tag:blogger.com,1999:blog-246443922008-07-03T06:13:22.492-07:00Onur CaymazOnur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comBlogger64125tag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-31981871951407611042008-07-03T06:12:00.000-07:002008-07-03T06:13:22.547-07:00Sanat Cephesi Sivas Soruşturması yanıtları...Sanat Cephesi – Sivas Katliamı Üzerine Sorular<br />1) Sivas'ta 2 Temmuz 1993 yılında yaşanan acı olayların, sizde bıraktığı kişisel izlenimleri paylaşır mısınız?<br />1993 yılında 16 yaşında bir delikanlıydım. Sanırım lise ikiye gidiyordum. Yeni yeni şiir yazıyorum o zamanlar. Dergilerden bihaberim. Yazdıklarım şiir de değil aslında, karalamalar sadece... Şairlik gibi bir mevki umrumda değil. Zaten şairlikle ilgili bir derdim hiç olmadı. Ben şiire aşıktım. Yine öyleyim.<br />Olayı televizyonda izlemiştim. Şairler yakılmış. Görüntüyü unutabilmek ne mümkün; hani şu meşhur görüntüyü; otel yanıyor, deli gibi bağırılıyor, antik çağdan kalma bir tören sanki, ne ki ulu bir amacı bile yok bunun, üstelik burada yakılanlar insan...<br />Kara kalabalık 37 insanı yakıyor, kara kamu buna kayıtsız kalıyor, susuluyor, bekleniyor, meşrulaştırılıyor. Ölüm çarşılarda dükkân açmış, ölüm bir otobüs şoförü, ölüm minare olmuş, ölüm haç olmuş, ölüm deniz kenarında balık ekmek satıyor, ölüm sevgilisiyle buluşuyor, ölüm pikniğe gidiyor, maçlardan sonra havaya ateş açıyor, ölüm her şeyden utanıyor, erkekler birbirileriyle öpüşürken tahrik olacaklar diye yanaklarını değil kafalarını değdiriyor birbirine, ölüm saçları görünmesin diye, kimse saçlarından etkilenmesin diye, onları örtüyor. Ölüm, kimse kimseyi o kadar sevmiyor, o kadar da istemiyor aslında. Ölüm aramızda o gün bu gün daha çok gezmeye başlıyor. Ölüm, İbrahim Tatlıses’i hoca yapıyor, çünkü yıllarca hocalarını, öğretmenlerini yakıp harcamış; ölüm akşamları Seda Sayan’ı izliyor, sonra rakı içip uyuyor. Ölüm, cumaya da gidiyor, kerhaneye de... Ölüm, aramızda yaşayan bir canlı artık.<br /><br /><br />2) Madımak olaylarının ardından, bu süreci konu alan çeşitli ürünler ortaya konuldu. Bu olayların edebiyata yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yeterli nicelikte ve nitelikte ürün ortaya konabildi mi?<br />Yirminci yüzyılın insanında en fazla bir yıl sürer ölüm acısı, diyordu Nazım Hikmet. Ben kendi adıma o zaman ölenlerin bir çoğunu tanımıyordum. Ama bir insanın ölümü hep acı verdi bana. Kimi daha çok, kimi daha az. Bir logo anımsıyorum. O sıralar edebiyat dergilerinin kapaklarında sık sık görünürdü. Altında Sivas’ı Unutma yazardı. Dikkat isterim, sadece edebiyat dergileri. Başka dergilerin bizde edebiyatla, yakılan şairlerle pek ilgisi olmaz.<br />Terezin esir kampını gezmiştim. Hep söyledim; biz hafızasız bir ülkede yaşıyoruz. Bu kampta büyük acılar vardı. Bir de küçük bir getto. O gettoda bir anaokulu. Batının insanı hatırlatmak ve unutmamak için orayı bile bir müze haline getirmişti. Eşsiz bir sunumla. Batı budur çünkü. Sunar. Sunumda iyidir. Batı görsel, yazınsaldır. Biz anlatıdan ibaretizdir genelde. Hikâye anlatılır, yazılmaz bizde. Mekânlar hatırlatmaya yarar gelişmiş ülkelerde ve hafızalarda. Onlar mekânları yaşatır; biz, lümpenlerimiz çay içsin, burjuvalarımız koca bulsun diye yıkıp alışveriş merkezi yaparız. Sivas’ı hatırlatmak için ne yaptık? Ben kendi adıma üç beş şiir yazdım diyelim hadi. ‘‘Ben’’ sonuçta küçük bir şey. Sınırı belli. Ülkece ne yaptık, aydınlarca ne yaptık? Toplu hareket, gücünü yitireli öyle çok zaman geçti ki.<br />Edebiyat dergileri şimdilerde başka işlerle meşgul. Görsel şiir var, postmodernite var, hakkında yazılması gereken arkadaş kitapları var. Bunlarla uğraşılıyor. Küçücük bir acıyı bile anlatmaya hiçbir şey yetmez. Değil ki şiir, sanat... Yetmedi. Yetmeyecek de. Zaten eski ilginin de kaldığını sanmıyorum. Sönüp gidiyor her şey, tutkusuz, hınçsız. Hınçlarımız bilenmiyor bizim, öfkemiz kabarık değil. Sivriliklerimiz yontuluyor. Sivrilik olmadığı zaman batan bir şey olmayacağı için rahatsızlıklar ortadan kalkar. Herkes çok rahat artık. Kimse uyumak için başını yastığa koyduğunda vicdanıyla başbaşa kalmıyor. Kolayca sindiriliyor, kolayca yutuluyor. Herkes, her şey hakkında, her zaman, her şeyden ve hep sorumludur, cümlesini kurabilmiş saralı dostumuz Dostoyevski unutuluyor. Lise yıllarında okunan, okunup aşılması gereken bir şey o...<br /><br /><br />3) Toplumsal hafızaya kazınmış böylesi acı olayların toplumsal süreçlerin edebi ürünlere "konu olması" sizin açınızdan nasıl bir önem taşıyor?<br />12 Eylül 1980 darbesinin, onu yaşıyanların ve farkında olan insanların dışında, toplumun büyük bir kesimi tarafından hatırlanmasını Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filmine borçluyuz kanımca. Bu film, ardından gelen Beynelminel’i ve diğerlerini getirdi. Aradan 30 sene geçti neredeyse. Ancak şimdi sinemaya girdi 12 Eylül, (arada yapılmış bir kaç ‘sosyal içerikli iş’i saymazsak). Bu süreç, artık yazınsal anlamda da başladı işlenmeye. Ama daha nice yeni. Bilen tabii ki biliyor. Buna bir lafımız yok. Bilmeyen daha çok ama. Hatırlatmak, öğretmek, unutturmamak için, yaşanan olayın yazıya dökülmesi çok önemlidir.<br />Kendi adıma mesela 12 Eylül’ü, o vakitler daha üç yaşında bile olsam alıp, anladığım, kavradığım kadarıyla son kitabımdaki Gökyüzü Sineması adlı uzun öyküme yerleştirdim. Umuyorum ki Sivas da yazılacak. Hem şimdiden Genco Erkal ustamız onu oyunlaştırmadı mı? Dedim ya, olay yaşandığında ben lise öğrencisiydim. Geçen kış bu oyunu izlediğimde dakikalarca kanımın donduğunu, titrediğimi anımsıyorum. Şimdiyse o kara kalabalıklar, Metin’le, Behçet’in yandığı yerde kebap yiyorlar. Kör olasıca diyesim geliyor ama, kör olmasalar da görseler...<br /><br /><br />4) Bu katliam gerici ideolojinin bir tür "cinnet anında" ortaya çıkmış da olsa, dinci gericiliğin siyasi bir hareket olrak yükselişte olduğu bir dönemde yaşanmıştır. Türkiye'de toplumsal kaynakları açısından islamcı ideolojinin o süreçten bugüne geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?<br />Türkiye’nin resmi dini ikiyüzlülüktür. Yaşantılarımızda her şey büyük bir ikiyüzlülükle yürümekte. Bu çirkeften nasibini tüm yapı ya da kurumlar almakta. Bachmann, faşizm iki insan arasında başlar derken bunu kastediyordu. İnsan ilişkilerindeki ikiyüzlülük, siyasaya, sanata, dine ve her şeye bulaşıyor. İslamcı hareket de bundan nasibini alıyor, bundan besleniyor.<br />Türk halkı, son seçimlerle birlikte rengini belli etmiştir. Bu sadece iki çeyrek altınla, bilmem kaç kilo odunla ölçülebilecek bir şey değildir. Bu toplumda ciddi bir Osmanlı refleksi var. Bir de yoksunluk derecesinde bir bileşime gidememe durumu. Bir senteze ulaşılamaz Türkiye’de, çıkarım yapılmaz. Mantık yürütülmez. Hüküm verilir ve giydirilir.<br />İslamcı hareketi türban sananın yanıldığı gibi, türbanın islamcı harekette bir simge olma durumunu göremeyenler de yanılıyorlar. Her şey için özgürlük isteyenler, şimdiye kadar çok mu özgürdü bu bilinmiyor. Bunun yanı sıra kabul etmek gerekir ki Türkiye’de islami cephe zafer kazanmıştır. Çıkan her kitabı okuyan, önyargısız her gazeteyi takip eden, her şeyden haberdar olan, kendini iyi kurmuş yeni nesil islamcı kuşaklar, kendilerini sonunda siyasal olarak ortaya koymuştur. Üstelik her şey yasal düzlemdedir. Mazlumu oynadıkları için sevimli görünmektedirler. Solun yıllarca yapamadığı şeyi, onlar yaptılar. 1960’larda başlayan hareketliliği 2000’lere gelindiğinde hızlandırıp bir yere getirdiler. Bu süreç bize cumhuriyet mitinglerinde bayrak sallamanın, başörtülü kızların başörtülerini indirmek isteyecek kadar kindar olmanın işe yaramadığını göstermiştir. Sosyoloji bilmek, sosyoloji bilmiyorsak da zekâyı devreye sokmak gerekiyor. Bu ülkenün büyük çoğunluğu solu hiçbir zaman sevmedi. Sevmesi gerektiği mi düşünüldü onu da bilmiyorum. Fakat hava bir zaman sonra dönecek. Çünkü çöküş başladı. Her şey her an yıkılıyor aslında. Çatırdıyor her şey. Bir kaç maç kazanmak kimseye yetmiyor artık. Günü kurtarıyor ancak bunlar. Vatan için kurşun atmak da, kurşun attırmak da yaramıyor. Görülüyor bunlar. Bir kaç kuşak daha harcanacak bu yolda. Kurtlarla dolu vadiler, yüzüklerin ve paraların efendileri gelip geçiciliğini gösterecek. Sonra rüzgâr yeniden bizim tarafa dönecek. Dönmek zorunda. Matematiğe inanmak gerekiyor.<br />Bugüne bakarsak da şunu kesinlikle görmek gerek. Halk ya da anlı şanlı boyalı medya, bugün solu silmekle meşgul bu ülkeden. Kurtlar Vadisi dedim demin. Bir kere seyretmek gafletinde bulundum. Orada da karşıma Muro denen bir yalama çıktı. İçimdeki bu insan sevgisine lanet olsun, diyerek devrimcileri küçümsemek. Görüş budur. Ortalamanın, ortalama ahlakın devrime, sola bakışı budur. Devrim kelimesini Kenan Evren sözlüklerden kaldırmıştı, dil devrimi nitelemesi bile batıyordu onlara, şimdi halkın belleğinden onu silmeye çalışıyorlar. Ama dedim ya, rüzgâr bizden yana dönecek. Onların ellerinde hiçbir şey yok. Bizim Dadaloğlu’muz, Yunus’umuz, Deniz’imiz, Homeros’umuz, Anadolu’muz var. Onlarınsa kuru bozkırları. Çabalamak, Metin olmak, Hasret olmak, Aziz olmak, Behçet olmak, Nâzım olmak, Kemal olmak; zekâyı ve özgüveni elden bırakmamak gerek. O kadar...Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-87361670768721203332008-06-29T22:42:00.000-07:002008-06-29T22:44:33.716-07:00Sivas Bir Olay Değil, Bir Katliamdır...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SGhygPipRZI/AAAAAAAAAEs/6a8jZ81iMNg/s1600-h/madimak_sivas.jpg"><img style="cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SGhygPipRZI/AAAAAAAAAEs/6a8jZ81iMNg/s200/madimak_sivas.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217546066561942930" border="0" /></a><br />Bu alevlerin arasından...<br /><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SGhyoofqyFI/AAAAAAAAAE0/TrzUZ5-ZkeQ/s1600-h/300px-Otel_Mad%C4%B1mak.jpg"><img style="cursor: pointer; width: 150px; height: 196px;" src="http://bp2.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SGhyoofqyFI/AAAAAAAAAE0/TrzUZ5-ZkeQ/s200/300px-Otel_Mad%C4%B1mak.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217546210699298898" border="0" /></a><br />Bu noktaya gelindi. Orası artık bir kebapçı..Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-74850871165909405062008-06-29T22:35:00.000-07:002008-06-29T22:41:00.907-07:00Akşam Destanı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SGhx4lnDP6I/AAAAAAAAAEc/55uPG3tU86o/s1600-h/kas_2.jpg"><img style="cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SGhx4lnDP6I/AAAAAAAAAEc/55uPG3tU86o/s200/kas_2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217545385291235234" border="0" /></a><br /><br />akşamları ne kalır günlerden bilirim<br />olsa olsa pencere önünde bir menekşe<br /><br />çocuktur mesela bir renkte unutulmuş<br />kim ne bırakabilir böyle bir renge<br /><br />akşam diyordun işte oluyordu bir şiirde<br />trenler gidiyordu hep bir gönül gurbetine<br /><br />ankara oradaydı mesela saçımı hiç okşamadı<br />eskişehir lacivert hırkasıyla bir üvey anne<br />bir gün yarınlar kuracak mıyız bizde<br />de ayrı aslında<br />çözdüğüm bir kurdeleydi izmirde<br /><br />akşamlara ne kalır günlerden<br />yorgun balkon kapıları mektupsuz bir ümit<br />ümitler neye yararsa…<br /><br />sonunda böyle oluyormuş insan hep yaralı<br />bir ses buluyor ve yaşıyor işte<br />ölülerinden ayrı, ölenlerle birlikte<br /><br />akşam bir içli türküden, solgun bir lokantadan<br />sessiz bir berberdir sevdalı otellere düşer<br />yaralı kalkar içki masalarından hep<br />rakıdan da çöplenir ama en çok votkadan<br /><br />yanarken bir muma durur sigarası çok zaman<br />kiliselere durur, haçlara, kadınlara, rumcaya<br />çiçeğe durur dalları nisan mayıs aylarında<br /><br />bir gün bir kadının göğsüne düşmüştü başım<br />uyumuştu orada yanan bir kağıt kokusunda<br />iflah olmaz bir it, kırılgan bir hayta<br />görsel şiirle falan anlatılmaz, postmoderniteyle<br />bir gülüşü vardı o gün eski bir dostumun<br />anlatılmaz yalan dolu büyük şairlerle<br /><br />akşam dolmuş çeken taksilerden,<br />kalaylı sahanlarda sucuklu yumurtadan<br />ellerinden pezevenklerin, sinema gişelerinden<br />fatura koçanlarından, sirkesinden piyazın<br />terzi sabunlarında, kırık pencerelerde akşam<br />nedense çoktan unuttuğum bir yazın…<br /><br />akşamlara ne kalır günlerden<br />dizinde yattığım belki bir türkü<br />ablamın çeyizi düğünü mavi kravatım<br />bir süvariydim küçükken yeleler tüyler<br />bilemiyorum kanatlıydı belki de atım<br /><br />ki caddelerden gelirler, çamaşırhanelerden<br />takvimlere cemre düşüren bahar günlerinden<br />eski birkaç kasetinden grup yorumun<br />damar dergisine abone olduğum on beş yaşımdan<br />yine bir gün uyumuştum yaşarken<br />bir daha uyanmadım<br />uzaklardan gelen bir zarfta yazıyordu adım<br /><br /><br />akşamları bir türkü oluyor destan bırakıyor seyrana<br />kaşta bir balkon bilirim uzanıp yıldızları öperdim<br />çiçek koyardım bir bardağın içine<br />aynalar vardı gülerek uyanırdım kendime<br />çarşafın serinliği dolmuş kalbime<br />kaşta bir balkon bilirim az sonra denize açılacaktım<br />bir balkon ne zaman atlasam düşerdim<br />sevecen bir tanrının eline…<br /><br />sonra beşiktaş çarşısına doğru bir yokuş<br />yağmura soyunur orada akşamları veremli bir adam<br />Süslü Karakol’u Necatigil’in kebapçı şimdi<br />Behçet’le Metin’in külleri üstünde doyuyor halkımız<br />bakkal dükkânı hayal içindedir meyhane duruyor<br />mezar unutulur insanlarda anıda taşda “da”lar ayrı<br />bir defterde olsun kalır belki adımız<br /><br />ah sabahları ne kadar iyiydimde<br />de ayrı tabii apak bir zambak bilirdim<br />çocuktum kuşlar konardı omzuma akşamları<br />bir bağ bıçağım vardı sanki bir asma ağacım<br />hiçbir okulun duvarından atlayıp kırmadım bacağımı<br />cam kırmadım deniz kızı görmedim kalp kırmadım<br /><br />bir bağ bıçağım vardı da sanki kendime kıydım…<br /><br /><br />Nisan 08Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-56260887216095538822008-06-22T23:01:00.001-07:002008-06-22T23:07:18.832-07:00Attila İlhan, Enis Akın ve Puşt Ahali<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SF89fNGU_iI/AAAAAAAAAD4/pNu0MpSGLyI/s1600-h/208829.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SF89fNGU_iI/AAAAAAAAAD4/pNu0MpSGLyI/s320/208829.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214954499819765282" border="0" /></a><br /><br />Varlık Mayıs 2008. Bir Enis Akın yazısı. Yazıyı okuyanlar anımsayacaktır, yazacaklarım onlar için yeniden hatırlama ve gözden geçirme imkânı sağlayacak (bazen tekrar gözden geçirmek işe yarar); okumayan büyük çoğunluk için de (ki onlar muhtemelen bu yazıyı da okumayacaklardır), bir takım sorulara neden olacak. Sorularsa iyidir…<br />Fakat önce Enis Akın’ı tanıyalım. Edebiyat dergilerini her zaman edebiyatın içindeki kişiler okumuyordur değil mi? En azından onlar için, kısa bir bilgi... İbrahim Enis Akın (EA diyelim yazı boyunca) 1964 doğumludur, bilgi teknolojileri alanında eğitim görmüştür, 1987’de Edebiyat Dostları dergisine katılmıştır. Hiç Ama Birini, Öyleyse Ayrılalım, Puşt Ahali ve Öpünce Geçmez adlı şiir kitapları, inceleme ve eleştirileri yayımlanmıştır.<br />Edebiyat Dostları, dedik. Kısaca ona da bakalım. 1987 – 1989 arasında yayımlanmış, adıyla geçmiş yıllardaki Halkın Dostları dergisine gönderme yaptığını düşündüğüm dergi. Bir köşeye halk, diğer köşeye edebiyat konulmuş demek ki… Zaten derginin tavrına baktığımızda böyle bir durumu olduğu açık, bakın dergi şöyle anlatılıyor: “Afaroz edilmecesine toplumcu gerçekçilikle hesaplaştılar, 40 kuşağıyla, sanatı politikanın güdümünde görmek isteyen politik çevrelerle hırçın kavgalar verdiler. Bir tavır dergisi olmanın gücünü, yaptıkları haftalık toplantılardan alan dergi yazarları, şiir ödüllerine, hapse girince hepsi şair oluveren gençlere ve bunlara verilen günah çıkartma ödüllerine, imza günlerine, sosyalist politikacıya biat eden sosyalist sanatçıya, Türk şiirindeki, müziğindeki arabesk solculuğa, Babıâli’nin usta çırak ilişkilerine ‘alçakgönülsüz fırçalar’ atmakta adeta sözleşmiş gibiydiler.” <br />Kişinin aynası, işi olduğuna göre bir de EA’dan birkaç dize: “sezeryan! bu ne? – bir elektrik süpürgesi / - al o boşluğun içine gidelim” hatta konumuzla daha çok ilgili olduğunu düşündüğüm şu dizeler: “gel ben sana bir ilhan abiyim / savaşmayı ishal edinen saçlarımla, ben sana / kalın gözlüğümle bir bakayım gözlerinden içine, gel ben sana” …<br /><br />Attilâ İlhan’ı tanıyalım. Tanımayan vardır belki... 15 Haziran 1925. İzmir Menemen. Hukuk Fakültesi terk. Demokrat İzmir gazetesinde başyazarlık. Sanat Olayı ve Cönk dergilerini yönetti. Garip ve İkinci Yeni’ye karşı çıktı. Mavi dergisinde yayımladığı yazılarla Maviciler denen toplumsal gerçekçilik akımını başlattı. Şiir, roman, gezi, deneme, eleştiri, senaryo alanlarına dağılmış otuzu aşkın kitaba imza attı, yayın danışmanlığı yaptı.<br /><br /> Varlık Mayıs 2008 sayısındaki söz konusu yazıya dönelim.<br />1954 yılında Ahmet Oktay’ın (ki o zamanlar 21 yaşındadır) Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında Mavi dergisinde yaptığı çetin yorumlarla açılıyor yazı. Dağlarca 40 yaşında o vakit ve EA’ın deyimiyle “neredeyse ders kitaplarına girmiş”. EA şikayet ediyor; neden 21 yaşındaki gençler 40 yaşındaki usta şairler için uzun zamandır böyle şeyler yazmıyor, diyor. Cevabını da kendi veriyor: “Gençler o birikime, cesarete ya da dil yetisine sahip fakat asıl sorun, böyle bir arzuya sahip olmamaları.”<br />Söz dalaşı ya da edebiyattaki özel çerçevesi içinde kalem kavgası anlamlarına gelen polemik, EA’ya göre uzun zamandır gözden düşmüş bir yazı türü, rağbet edilmeyen bir sanatsal ilişki biçimiymiş artık... Polemik antik Yunanca’da düşmanlık anlamına gelmektedir. Düşmanlıksa sözlüklerde birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse olarak açıklanıyor. Düşman olmak için de bir takım geçerli sebepler gerekiyor haliyle.<br />Oysa bırakın bugün düşman olmayı Türk şairi sevgi, dostluk havasındadır. Bir şair, başka bir şairin şiirini ön sevişmeyi es geçip orgazm olabilen şiir olarak tanımlarken, bir diğerinkini ön sevişmeyi öne çıkaran; bir ötekiniyse hem ön sevişmeyi hem de orgazmı bir arada veren diye niteleyebilmektedir. Böyle tanımlamalar beraberinde polemiği getirmiyor doğal olarak.<br />Fakat işte EA’nın deyimiyle bizim “genç Marksist” Ahmet Oktay ne diyeceğine tam karar veremediği için, bulduğu her noktadan ateş açıyor. Yazının sonunda anlıyoruz ki, Dağlarca’nın şiiri gündelik hayattan kopmuş ve aydınlık adına savaşmamış, Oktay da bu yüzden karşı çıkıyor.<br />Ahmet Oktay. Seni Hatırlatan Yıldızlar’ın bir yerinde romanıma konuk olmuştu. Envanter adlı şiirini nasıl da severim: “çok az şey biriktirmişim yaşamımda; / hiçbir andaç yok babamdan, / verdiği mineli çakmağı / unutmuşum bir amerikan bar'da; / ah umursamaz gençlik! / sımsıkı tutsaydım şimdi / avucum ısınır mıydı acaba?”<br />EA o kadar polemik istiyorsa ben de aynı sebepten ya da sadece estetik bir duyuştan ya da belki de yaşantıda karşılığını bulamadığımdan İlhan Berk’in şu dizelerini sevemedim bir türlü: “Seine, pis / Kiliselere güneş sokmalı / Gençliği put gibi kalyonlar / arasında geçti / oramla oynuyorum / Bir zenciyle konuştum / Ey karşıt kraliçeler / (Aritmetik! Geometri! Cebir!) / Kasaplar kasaplar kasaplar / Ne zamandır Hıristiyan / uyanıyorum” Buyrun polemiğe.<br />Fakat EA’nın derdi bence polemik değil. Bir sıkıntısı var ve bu sıkıntısını söylemek için bir yerlere gelmeye çalışıyor. O dönemlerde bir gencin bu sözlerini yayımlayabilecek bir edebiyat ortamı olduğunu söylüyor; ne güzel, fakat her ne hikmetse, ona göre bunca gelişkin ortamda dergiler, bir fikir birliği içinde örgütlenememişler. Hisar’ın, Varlık’ın hele hele Türk Dili’nin belli bir ütopyası olmadığını söylüyor.<br />Dünyada yaşanan büyük savaş sonucunda ortaya çıkan varoluşçu düşüncenin belirgin ama konuşulmayan bir etkisi olduğundan bahsediyor ki doğrudur. Bu arada EA, o çok söylenen 40 kuşağı, acılı kuşak kavramına belki de hafif istihzalı, dokundurmadan edemiyor. “TKP tevkifatları yeni olmuş; solcu şairlerin ’40 kuşağı, acılı kuşak’ fotoğrafına uygun derli toplu bir görüntüleri yok.” EA acaba hiç işkence gördü mü diye düşünüyor insan? Polemikti ya istenen, o bakımdan.<br /><br />Yavaş yavaş sadede geliyoruz. James Dean bir filminde karakolda rol icabı masa yumruklayacak, isyan edecek. Fakat gerçekten elini kırıyor masaya vurduğunda. Düşman ya da iktidar, neye olursa olsun, bir isyan nesnesi bulunduğunda, isyan kaçınılmaz bir biçimde popülerleşiyor, diyor yazarımız. Bu örnek veriliyor ki o vakitler isyan eden insanların çoğunun bu popülist havaya uyum sağlama isteğine kapı açılsın. Attilâ İlhan’ın en sevdiğim tespitlerinden biriydi; Türk aydınında bir nonconformist olma conformismi vardır, derdi.<br />Sonra EA’nın ağzından Mavi’yi tanıyoruz. Ama önce Attilâ İlhan ne demiş Mavi’yle ilgili ona bakalım. EA’nın dedikleri, günün moda deyimiyle: ‘Az Sonra’.<br />“Mavi’yi Ankara’da ‘gençler’ çıkarıyor. Son derece karma bir dergi. Kimden yazı bulunursa, alınıyor. Önceleri derginin çıktığından bile haberim yok. Sokaktaki Adam yayımlandıktan sonra Ahmet Oktay, Mavi’de bir eleştiri yayımladı. Tesadüfen, o zamanlar ‘köprü’ye bitişik olan Kadıköy İskelesi’ndeki kitapçıda gördüm. O akşam oturup bir cevap, bir de mektup yazdım. Gerçekçilik Savaşı hanidir başlamıştı, sürüyordu; onlarla işbirliği önerdim. Mavi’yi bana açtılar… Mavi hareketine iyi-kötü bulaşmış yazar ve ozanların adlarını da bu arada anmak gerekiyor: Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay, Ferit Edgü, Oğuz Arıkanlı, Orhan Çubukçu, Fikret Hakan, Demirtaş Ceyhun, Demir Özlü, Hilmi Yavuz, Güner Sümer, Asaf Çiyiltepe, Tevfik Akdağ, Özdemir Nutku.<br />Gerçekçilik Savaşı sırasında, Maviciler toplumsal gerçekçi bir platform üzerinde görünüyorlardı ya, onların yaşıtı diğer bazı genç yazarlar daha yumuşak, daha ılımlı, daha ‘sırf’ edebiyat bir çerçeve içinde Mavicilerin karşısına çıktılar. A, Onüç, Çağıltı vs.... En önemlisi A dergisiydi. Belleğimde dergi çevresindeki adlardan sadece Erdal Öz, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Konur Ertop kalmış…”<br />Şimdi de aldı EA:<br />“Ortalamanın üzerinde eğitim sahibi, edebiyatsever bir arkadaş grubunun ortak çalışması olan dergi, iddiasız şiirler ve edebiyatla psikolojinin ilişkisi veya şiir çevirmenin incelikleri gibi şiirin iç meseleleriyle ilgili yazılar yayınlıyorlardı. Yazarlar arasında Teoman Civelek, Özdemir Nutku, Ali Püsküllüoğlu, Bekir Çiftçi, Tarık Dursun K., Muzaffer Erdost, Demir Özlü, İlhan Berk, Cemal Süreyya (henüz iki y harfiyle) ... Derginin 21. sayısından itibaren bir tür ilan edilmemiş başyazar veya ‘ağır top’ olarak Attilâ İlhan’ı görüyoruz.<br />Mavi’ye Attilâ İlhan’ı getiren şey sanırım Ahmet Oktay’ın Mart 1954’te 15. sayıda çıkan Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam romanı hakkındaki eleştirisi olmuştur. Ahmet Oktay’ın tanıklığından öğrendiğimize göre de o günlerde Attilâ İlhan’la İstanbul’da yaptıkları görüşmede ‘dergiyi sola çekmek’ üzere anlaşıyorlar… Attilâ İlhan burada hem derginin bu eksikliğini doldurup hem de sosyal realist teorisini başyazarlık kürsüsünden okuma fırsatı bulunca, 21. sayıdan itibaren Mavi dergisi en azından dışarıdan bakılınca, Attilâ İlhan’ın kanatları altına girmiş gibi bir görüntü çizmeye başladı.”<br /><br />İlhan ne diyor, EA ne diyor... Adı anılan isimlerden en az bir kaçının tutması iyi yine de. Diyelim EA’ın ya da diyelim İlhan’ın dediği gibi oldu. Burada bir sorun görmek öylesine zor ki. Çünkü bütün olay (yani Mavi ve Attilâ İlhan olayı) temelde şundan ibaret: Bir adam çıkıyor. Derdi var. Bir şeyler okumuş. Ortaya bir şey koymak istiyor. Kendine uydurabileceği ya da kendiyle birlikte yürüyebileceği insanlar arıyor doğal olarak ve buluyor. Çünkü şiir biraz da, benimle yürür müsün demektir, biraz da atlarsan atlarım demektir şiir…<br />Ve düşündüklerini yaymaya başlıyor. Arzuyla, istekle. Hani demin yukarda EA artık arzu kalmadığından dem vuruyordu. Bir adam, fakülteyi bırakıp Nazım’ı kurtarmak için Parislere gitmiş, sürekli bir şeylere ulaşmaya çalışmış, çağını yakalamayı denemiş, hiç değilse ortalığa çıkıp fikirlerini söylemiş. Buradaki şiiri yakalasanıza!<br />Fakat sorun yavaş yavaş anlaşılıyor. EA o sıralar henüz yeni çıkmakta olan İkinci Yeni akımı için Attilâ İlhan’ın henüz net bir tutum belirtmediğini söylemiş. Onun deyimiyle yine “Ağır Top” İlhan, bakın daha daha ne hatalar yapmış:<br />Oktay, Sokaktaki Adam için yazı yazınca, demin de okuduk, İlhan da ona mektup yazıyor. Oktay, İlhan’a yazısında kısaca diyor ki “sen toplumundan kaçanları eleştirmedin, onlara doğruyu göstermedin”; İlhan da cevaben “romancı anlattığı her şeyi savunmak zorunda değildir, üstelik bu eser üç serilik bir dizinin ilkidir, müspet tip üçüncü serinin sonunda bulunacak,” diyor...<br />Fakat EA’ya göre bir tatsızlık var. EA günümüzde romanda en zor bulunan şeyin olumlu ya da olumsuz farketmez, “tip” olduğunu unutmuş ya da buna dair hiç yazmıyor da, tam olarak nerelerde geçmiş olduğunu bile bilemediğimiz bu yazışmalar için oturup sayfalarca yazı yazabiliyor. Keşke İlhan’ın Aynanın İçindekiler adını verdiği dizi roman serisinin yazılış hikâyesini biliyor olsa… Belki de biliyordur.<br />Evet, İlhan böyle yaparak eserini EA’ya göre “icazetle” lekelemiş, “ergen” olmaktan çıkarmıştır. Ergen: Döl verebilecek duruma gelmiş olan, erin, yeni yetme, akil baliğ, baliğ; henüz evlenmemiş, bekâr. İcazet: İzin, onay, diploma… Yani, diye sorası geliyor insanın. Bir kere o ergen acaba erden mi olacaktı, orası meçhul, icazettense bir şey anlamak mümkün değil. EA’ya göre İlhan bu gençleri etkisi altına alacak, bir himaye alanı kuracak. O zaman neden icazet beklesin bu çocuklardan… Anlamak zor. Türk aydını her zaman olduğu gibi çıkmazda!<br /><br />EA da aynı Oktay’ın gençliğinde yaptığı gibi, bulduğu her yerden ateş açmaya devam ediyor ve Mavi dergisini “sola çekme” meselesine geliyor. Gerçi İlhan’ın kendi ifadesinden anlaşıldığı kadarıyla böyle bir derdi yok. Yazan isimlere bakarsak derginin asla sağda olduğunu söyleyemeyiz üstelik. Ama EA, sola çekme mevzusunda kararlı. EA’ya göre, İlhan’ın bu yaklaşımı da manipülatif. Bir türlü rahmetlinin yaklaşımlarına uygun kelimeler bulamıyoruz. Acaba bu yazılar o yaşarken yayımlansa daha uygun kelimeler için kendisi genç arkadaşlara yardımcı olur muydu? Yönlendirmeci demek istiyor EA ve Türk Edebiyatı’nı hedefleyen bir ‘şiirde bağlanma’ önerisi olduğunu çıkarıyor buradan hareketle.<br /><br />Diyor ki EA: “Resmi idealler dışında bir ideale bağlanma önerisinin, TKP kovuşturmasıyla ortadan kaybolan sol entellektüellerin bir programı veya yayın organı olmamasının yarattığı boşlukta ve dönemin DP iktidarının uyguladığı polis baskısı altında bir yeniliği, bir değeri vardı. Ancak genç TC‘de bir bağlanma önerisi ortaya çıkar çıkmaz, ki bu ‘her bir amatör dergi için bir öneri’ demektir, hemen her zaman masaya bir de yanında manipülasyon önerisi konmasına ne kadar alışık olsak da, manipülasyonun, tasfiyeciliğin, kariyerizmin, hiyerarşi silsilelerinin solculuk olarak yutturulmasından epeydir sıkılmaya başladık…” Kim o yutanlar ve yutturanlar acaba? Burada üzülerek belirtmeliyim ki yutulan bir şey varsa EA’nın çapaklı, huysuz Türkçesi...<br />Şaka bir yana deniyor ki, Attilâ İlhan, aslında solculuk adı altında kariyerizm, hiyerarşi silsileri ve tasfiyecilik yaptı. Neler yapmış. “Bu tip ilişmelerin / ilişkilerin “Türk Edebiyatının Gizli Sayfaları olmaktan kurtarılması gerekiyor”muş artık. O gizli sayfalara bakarak okuyup yazılacak, açıklanacak neler var daha sevgili EA! Hani Cansever diyordu ya; ‘neden kimse bugüne dek kendini açıklamadı,’ diye. Bunlara gelene dek neler var öyle...<br />Sonra EA, Attilâ İlhan’ın sentezlerinin yanlışlığından dem vuruyor. Onun Garip’i kötüleyişini hoş karşılamıyor ve dünya vatandaşı olmaya karar verdiğini söylüyor. Hyde Park’ta midye satan Mardin’lileri getiriyor aklımıza (Mardinli olmazsanız Taksim’de midye satamazsınız...), ‘dolmuş çekebilmek’ için kurulan İtalyan mafyası vb.… Töre cinayetlerini, Kurtlar Vadisi’ni, Türkiye’nin sınıf atlarken topal kalan yerlerini, bir türlü tam oluşturamadığı sınıflarını, kapısında kaldığı okullarını, yüksek lise olan üniversitelerini, nüfusuna bakarak zar zor var edebildiği okuma yazma oranını, açlık sınırını, çoklarının en fazla bildiği kelime sayısının üç yüz oluşunu...<br />EA dünya vatandaşı olurken “kariyerist” İlhan 12 Temmuz 1979’da, neredeyse otuz sene önce ne demiş bakın:<br />“İşte Türkiye’deki şiddet hareketlerinin tablosu: İşçileşmemiş kırsal kesim lümpeni zenginleşmek, kendisine ‘güneşte bir yer edinmek’ için silah kaçakçılığı yapıyor, hayat koşulları yüzünden gittikçe işçileşmek tehlikesiyle karşılaşan, oysa burjuvalık özlemleri taşıyan küçük burjuva lümpeniyse onun sağladığı silahlarla banka soyup, şunu bunu kaçırarak, sözde devrimcilik, gerçekte ise basbayağı asilik yapıyor. Bunun böyle olduğu, ideolojik amaçlı bilenen bazı soygunlarda, bazı çetelerin çaldıkları paranın önemli bir kısmını takım giysiye, ipek gömleğe harcamış olmasından da anlayabiliriz belki…”<br />Ne çok solcu düşmandı bir vakitler İlhan’a. Stalin ile ilgili yazdığı yazılardan sonra hele… Vatanını düşünen bir aydın denince EA ne anlıyordur acaba? Dergilerde yayımlanan barkodlu şiirler olabilir mi anladığı, yoksa laboratuvara dönen Türk şiiri mi?<br />Dünya vatandaşı oluruz tabii. Dağlarda çocuklarımız ölürken buna dair yazı, şiir yazmamak, bağırmamak dünya vatandaşlığının parçası mıdır mesela, eskiden Fruko tabelelarını Türkçe değildir diye taşlayanlar nerdeler? ‘O mahur beste gidince’, onlar da mı gitti… Dile duyarlı olmak dünya vatandaşlığı mıdır? Bizim Homeros’umuzu Homer yapanlar, bir gün başka bir çok şeyimizi de değiştirecek... Küçük şey demeyin, zaten birbirini zar zor anlayan bizler, dilimizi de yitirince, vuslata ermiş olacağız. Nasıl olsa dünya artık küçük bir köy !<br /><br />Ve EA’nın niyeti sonunda anlaşılıyor. Attilâ İlhan’ın derdi, Turgut Uyar ve onun nezdinde ikinci yeniyle diyaloğa girmekmiş. EA tam olarak ne olduğu anlaşılmayan ama yine Oktay’ın tanıklığına başvurarak öğrendiği kadarıyla Attilâ İlhan’ın derlediği bir Roger Garaudy makalesinden bahsediyor. İkinci Yeniciler’e sesini duyuramayan İlhan bu makaleyle sesinin volümünü(!) ve alıntılarının politik dozunu artırarak yazmaya devam ediyor ve fakat asıl tepkiyi hiç beklemediği bir taraftan görüyor, Kemalist’lerden. Yaşasın !<br />Bunun ardından Attilâ İlhan’ın Ataç’la kavgasından bahsediyor. Bu kavga konusunu meraklısı olanlar İlhan’ın Gerçekçilik Savaşı adlı kitaptan öğrensinler. EA’nın birilerinin tanıklığına başvururarak anlattığı bilgiler, İlhan’ınkiyle eş uyumda değil. Yazı yazarken dipnotları kendi düşünceleriyle değil, daha çok kitaplardan ve belgelerden yaptığı alıntıların kaynaklarıyla doldursaydı yazısının güvenilirliği artardı sanırım.<br /><br />Sonunda 1956 yılında Mavi dergisi kapanıyor da herkes rahatlıyor. EA da tabii. Bakın ne düşünüyor: “Sonunda sadece bir belkemiğinden ibaret kalarak ölene dek savaşan Attilâ İlhan teoride kimseyle uzlaşmayan bir tasfiyenin teorisyeni, roman ve şiirlerinde bohem karanlıkların, melankolinin şairi, İzmir Kordon’da ve TV’deyse izlenen bir hatip oldu. Mutsuz, aksi bir portre çizdi. Bütün bu mutsuzluktan sorumlu tuttuklarının başında Turgut Uyar’ın yer aldığını sanıyorum. Attilâ İlhan, Turgut Uyar’a büyük öfkesini 1985’te ölümünün ardından yazdığı yazıda belli etti. Herkes hakkında konuşmuş ama kimsenin arkasından bu kadar “acı” konuşmamıştır” .<br />EA, İlhan’ın yanılmıyorsam Sanat Olayı dergisinde söylediği o sözleri buraya almaktan utanmış. İnsanların görüp, bilmesi gerek diye düşünüyorum ben, buyrun. Yazının tamamını Tomris Uyar’ın hazırladığı Şiirde Dün Yok mu? adlı kitapta bulabilirsiniz.<br />“Şairler Ayakta Ölür / Şairi; canlı ve üretici kılan, toprağıdır yani halkı ve tarihi! Kökleriyle tarihinden özsuyunu süzüp dallarıyla halkının antenlerini oluşturdukça, ayaktadır ve verimlidir: Üreteceği şiir, toprağına dökülünce bereketlenecektir, çünkü bakarsın yarısı halk olup somutlaşmıştır, yarısı tarih olup gerçekleşmiş! Şair, toprağından sökülmedikçe, ayakta ölür: ağaçlar gibi.”<br />Burada Turgut Uyar’ı aradan çekelim. Pek de öyle hopurdanıp bopurdanacak bir şey yok sanırım. Bir çok kişi üstteki paragrafa katılacaktır. Geçerli örnekler bin yıldır bu topraklarda söylenen sözden, Yunuslardan, Veysellerden ortada... İspatı açık, kale gibi, dağ gibi duruyorlar ortada.<br />Esas üzücü olanlar şu cümleler:<br />“Ölüm birden gelse, iyi! Gelmiyor. Önce ilgisizliği gönderiyor, arkasından istihzayı, sonra da unutulmayı! Öyle ki, sonunda şairin kapısı çalındığında, eski yakınları bile 'on yıl gecikmiş bir ölüm' diyebileceklerdir. Üstelik, 'ayakta olmayan'.<br />Türk Edebiyatı Tarihi'ni yazacak olanlar böyle 'uzun' ölen şairlerin hesabını kimden soracaklar? O şairleri topraklarından sökenlerden mi? Soyut 'ecnebiliklerine' alkış tutanlardan mı? Alkolizm batağında kadehdeşlik edenlerden mi? Yoksa birkaç sanatçı nesline 'çağdaşlaşma'nın, 'ulusallık' kapısından geçeceğini bir türlü anlatamayan, 'kültür politikaları'nın sorumlularından mı?<br />Şair dediğin toprağında yaşar, ayakta ölür.”<br />Üzücü mü? Evet üzücü. Ne yazık ki çok üzücü. Turgut Uyar benim en sevdiğim şairlerden biri. Hele ki Tomris Uyar’ın günlüklerinde hastalığının son aşamalarının anlatıldığı bir takım bölümler vardır. İç acıtıcı denecek kertede. Fakat büyük usta Uyar’ı dışarda tuttuğumuzda bu sözler bugün gerçekliğini korumakta mıdır? EA, buradan yakalım derim ateşi. Buradan tutuşturalım. Şiir öldü mü, 80 şairi var mı, 90lar kuşak olabildi mi tartışmalarını bırakalım. Şairin hayatı şiire dahil demiş ya Cemal Süreya, oradan gidelim. Şair bugün kimdir, nasıl yaşıyordur, toplumu üzerinde ağırlığı nedir? Bunları konuşalım...<br />Adını andığımız insanların hiçbiri bugün yaşamıyor. Yaşarken bir hayatları, bir mücadeleleri, sevapları, günâhları, kendilerine çizdikleri yolları vardı. Haksızlık her konuda üzücü, fakat edebi anlamdaki haksızlık hep daha çok dokunur bana. Bugün dolmuşlarda Ben Sana Mecburum yazan tabelalara rastlıyorsak, fabrikalarda işçilerin yemek yediği yemekhanelerde “Dehrin cefasını çektik / sefasını süreceğiz” dizeleri varsa, fakülteli aşıklar birbirine onun şiirlerini okuyorlarsa bu adam da az buçuk bir şey yapmış demektir EA.<br />Ne dersin? Melankoli’nin şairiymiş, varsın olsun. Kürt şair, kadın şair, eşcinsel şair, erkek şair yok mu? Bu da olsun. Kendisiyle yapılan bir röportajda bak ne diyor İlhan: “Bir defa kendi sentezini yapmak zorundasın. Eğer edebiyat tarihinde dipnot olmak istemiyorsan, orijinal sentez yapacaksın. Senin bir sentezin olacak. Dönüş noktası sende olacak. Benim hiçbir zaman söylemediğim bir şeyi etraftan bana söylüyorlar. Ben bunun olmasını isterdim tabii. Ama bunun söyleneceğini beklemiyordum. Namık Kemal, Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, Attilâ İlhan diyorlar. Bu çizgi kendiliğinden olmuyor. Sen bir şeyler yapıyorsun, onu okur, kamuoyu kendi kendine yakıştırıyor. Böyle bir bağa sokuyor seni. Onun için her şeyi bilmek, öğrenmek zorundasın. Hele sanatı, diğer insanların ulaşamayacağı büyülü bir uğraşı diye tarif edersen, o zaman adamı çöp sepetine koy, Sarayburnu'ndan at. Hiçbir işe yaramaz.”<br />Diyorsun ki Turgut Uyar’ın mezar taşında yazanlar Turgut Uyar, Ağustos 1928 – 1985. Bizden bir dua bile beklemiyor, diyorsun. Tersi kötü müdür? Ötekinin cenazesindeyse büyük kalabalıklar vardı, parti başkanları, bürokratlar, sağcılar, solcular… Cenaze topluluğunda ötekinin fikirleri gibi bir sentez vardı, diyorsun. Eklektizmin ütopyası mı bu diye soruyorsun. Bu sorularla, orada, o cenazede, arka sırada durup durup ağlayan yaşlı bir kadın vardı, o hiç ilgilenmeyecek EA. Onun bunlardan haberi bile olmayacak. Cenazede bulunan bir arkadaşım anlatmıştı.<br />Aydın, sanatçı cenazesi bizde şöyledir genelde. Teşvikiye Camisi’ne gidilir, ölünün son durumu hakkında yazar çizer arkadaşlar birbirleriyle caminin değişik köşelerinde sigara içerek ve son projelerinden / dedikodulardan bahsedip biraz söyleşir, hoca cenaze namazına davet ettiğinde üç beş kişi gider, tabutun altına da üç beş kişi girer kaldırmak için, sonra tabut giderken herkes alkışlar. (Bu arada ölenin islami gömülme şeklini seçmemiş olması da trajik bir durumdur, Aziz Nesin bile islami usullürle gömülmüştür...) Neyi alkışladıkları bile belli değildir. Ölüm bir sessizliktir oysa. Yaşarken alkışlamaktan kaçındıklarını alkışlarlar genelde. Bu mudur sence olması gereken cenaze? İğrenerek bir köşeye itilen halk, sadece kaynana gelin programı izleyip Seda Sayan’la göbek atan lümpen kalabalıklar değildir, bir şeyleri anlamaya çalışan, sezen bir halk da var bu memlekette. Memleket diyorduk değil mi.. Evet memleket… Evet, az da olsa var.<br />Arkada bir yaşlı kadın, başındaki eşarbın bir ucuyla sürekli gözyaşlarını siliyormuş. Varsın Uyar’ın yazmazken, Attilâ İlhan’ın mezar taşında bir sürü şey yazsın. Bu hiçkimsenin değerinden bir şey eksiltmeyecektir. Sen değil miydin söz konusu yazının başında, kimse büyük şair olmak istemiyor diyen. Büyük şair olunmuyor işte EA, ne yazık ki insan oraya getiriliyor sonunda. Attilâ İlhan Türkiye’de her konu hakkında konuşabileceğin ender hafızalardan biriydi, Türk aydınının ne kadar karanlık olduğunu bilirim ben derken belki de boşa konuşmuyordu. Bilinmez ki.<br />Edebiyat hayatı şükranla anımsamaktır. Bak Ece Temelkuran Attilâ İlhan için ne demişti köşesinde, şu melankolinin şairi aksi hatip için: “Şairler, halklarının ümitsizce aradığı sözcükleri bulanlardır. Kim nasıl hatırlarsa hatırlasın, ama bu ülkenin sokaklarındaki insanlar, hiç şiir okumaz dedikleriniz bile, Attilâ İlhan'ı, o en amansız aşklarına sözcükler bulan adam olarak hatırlayacaktır. Sevgililere bırakılan işaretli mendiller gibi temiz ve kıymetli bu şiirleri, bir daha görülmeyecek sevgililerin fotoğrafını saklar gibi iç cebinde saklayacaktır. Sonradan bakkal olsa da, bir gişe kabininde tıkılıp kalsa da, çoluk çocuk sahibi mazbut bir kadına dönüşse veya araba taksiti ödeyen bir noter memuru olsa da, vaktiyle yaptığı bir aşk deliliğini, insan olduğunun ispatı olan o günleri hatırlarken muhakkak bu hatıralara bir Attilâ İlhan dizesi iliştirecektir.<br />Bir halkın kalbinin en mahremine ismini yazmış olmaktan daha kıymetlisi var mıdır?”<br /><br />Yoksa ötesi koyuver senin dediğin gibi olsun. İkinci Yeni evrensele ulaşmış olsun, Attilâ İlhan yerel kalmış olsun, varsın senin dediğin gibi büyük şair şiirinde duyguya yenik olsun, varsın Mavi diye bir şey olmamış olsun, varsın sen yine radikal mastektomi gibi, zımnen gibi enteresan kelimeler kullanarak bir şeyler öner, ben yine bunlara cevap vereyim. İlhan’ın yazdığı şu sözler geliyor aklıma: “Dediklerim size, tepeden tırnağa yanlış gözükebilir. Siz büsbütün başka türlü düşünebilirsiniz. Olsun. Okuyun. İtirazlarınız varsa, yazın. Belki ben yanılmışımdır. Çekişir, anlaşırız.”<br /><br />Bir de şu tabii, ne kadar tanıyorsun bilmiyorum ama huysuz, sinirli, aksi biri göstermişsin İlhan’ı ki ustamdır. İlk kez karşı karşıya gelmişiz. Bir kitap fuarı. Bir kitabını imzalatacağım. Sağ elimde kitap. Terlemiş avuçlarım. Kitaba sıkıca sarılmışım. Merhaba, diyor. İmza günü. Taksim’de o sıralar Tüyap. Elini sıkmak istiyorum. Bir dost bilmişim onu kendime, fakat yanlışlıkla o elim boş olduğundan sol elimi uzatıyorum, önce şaşırıyor sağ elini kaldırıyor, farkediyor hemen gülümseyerek sola davranıyor… Bu inceliği unutmam hiç.<br /><br />Aynı Mavi’ye yaptığı gibi, hayatı da biraz daha sola çekiyor…Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-4253746264465341892008-06-18T22:44:00.000-07:002008-06-18T22:45:31.963-07:00Alaz Dergisi - Söyleşi1-Sevgili Onur Caymaz, “Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri” isimli son öykü kitabınızda, kentin yorgun yüzü, kirliliği, duygusallığı öne çıkıyor. Öykülerinizde okuru iç dünyasıyla yüzleştirirken nasıl bir duygu yoğunluğu yaşıyorsunuz? <br />Ben yazı yazarken hep şuna inandım Mine, yazdığımız bir şeyin okuyanların içine dokunmasını istiyorsak, yazarken önce bizim içimize dokunmalı kelimelerimiz. Kendisine samimi olamayan başkasına olamıyor çünkü. Başka bir söyleşide de dile getirdim. Editörlük yaptığım günlerde tanıdığım bir romancı, yazdığı romanları, yazdıktan sonra bir daha dönüp bakmadığını, hatta sonuna doğru sıkılıp yenisine başlamak istediğini söylüyordu. Bu durumda okuduğunuz metinden size bir sıcaklık geçmesini beklemek mümkün değil pek. Yazdığınız şey onurunuzdur diye düşünürüm, yazdığınız bir şeyin yayımlanması biraz da ortalarda savunmasız gezinmektir, kalkansız dolanmaktır biraz da yazı yazmak. Bu anlamda bahsettiğim sonuçlar kaçınılmaz. Sizi acıtan başkasını acıtır kesin. Ben yazarken genelde heyecan duyarım, bilmediğim bir şehirde tek başına sokaklarda gezinmek gibidir yazı maceram. Nereye çıkacağımı çok zaman bilemem. Seni Hatırlan Yıldızlar’a iki tane son yazmamın sebebi de buydu belki…<br />2- “Düz yazı yazmak şiir yazmaktan daha zordur.” Demişti bir söyleşisinde<br />Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bazı şairler ise bu görüşün tersini savunuyorlar.<br />Kitaptaki “Rüzgarlı Bir Gün” isimli öykünüzden (s/24) <br />bazı satırları alt alta sıraladığımızda şiir dizelerinin oluştuğunu görüyoruz. Örneğin;<br />Radyodaki eski şarkılar, Nilgin’ün saçlarına dökülür. <br />Yapraklardan birkaçı tozlanmış, <br />camın üzerine düşmüşler, sehpada sonbahar .<br />Kitaplarımızla eşyalarımız yan yana duruyorlar,<br />satırları mı giyiniriz akşamları?<br />Öykü ve şiir dili aynı olmasa da kardeştir diyebilir miyiz?<br /><br />Kesinlikle evet. Kardeştir. Hatta sadece öykü ve şiir değil, bütün yazı biçimleri birbirleriyle akrabadır. Öykü tabii bunların içinde şiire en yakın olanı. Benim de buna dair hoş bir anım var. Bazen yazdıklarımı, bir ilk heyecanla dostlarıma okuduğum olur. Rüzgârlı Bir Gün’de de böyle olmuştu. Can arkadaşım Ümit’e metin hakkında, ne olduğu hakkında hiçbir bilgi vermeden hikâyenin bir kısmını okumuştum. Çok güzel bir şiir olmuş demişti. Bu anlamda da bir yakınlık kurmak mümkün. Edebi türler bazen anlamak istediğimiz gibi yorumlanabiliyor. Bu anlamda ben türlerin varlığına da pek itibar etmiyorum. Roman, öykü, şiir birbirine geçip duran şeyler. Hep söylerim. Füruzan’ın bir öyküsünde “iyi bir insan yüzü gibiydi akşam” diye bir dize vardır. Neredeyse aynı kelimelerle kurulan bir dizesi var Yahya Kemal’in. Bunu seviyorum.<br /> <br /> <br />3-Okuyucuyla göz göze bir iletişim kurarcasına öykülerinizi yazıyorsunuz. <br />Öyküye başlayan okurun öyküyü bitirmeden elinden bırakması, imkânsız. Yazmak, Onur Caymaz için nasıl bir tutkudur?<br />Söylediğiniz çok hoş bir tanımlama, tam da yaratmak istediğim şey. Ben de çok zaman yazdığım şeyi sonlandırmadan bırakamayıp büyük bir iştahla sarılırım kelimelere. Yazmak tutkuydu ama o eskidendi. Şimdi yazmak benim için bir biçim. Yaşama katlanma biçimi. Tabii çok zaman bir tutku o ayrı, ama ilk elden bir tutku değil artık. Tutkuda bir geçicilik var. Benimki bir bağlılık belki. Geçenlerde göz muayenesi için doktora gitmiştim. Doktor bir ilaç damlattı gözüme. Bana damlanın ne için olduğunu söylememişti. Siz şimdi çıkın dedi. Birazdan tekrar çağıracağım. Çıkar çıkmaz yakını göremediğimi, gördüklerimi okumadığımı, göremediğim için de yazamadığımı fark ettim. O anki korkumu anlatamam. Oysa ki sadece doktorun bir deneme yapması için bir kaç saatliğine etkisini sürdürecek bir ilaçmış damlattığ… ama yaşadığım sıkıntıyı anlatamam. <br /> <br />4-“ İstanbul ve yazar” bu iki sözcük yan yana geldiğinde size ilk anda neleri çağrıştırıyor?<br />İstanbul’un yazarı, İstanbul’u yazmak, yazların İstanbul’u… Çağrışımlar öylesine çeşitli ki. Benim aklıma bu iki kelime Edip Cansever’i getiriyor nedense. Yazdıklarının arasına İstanbul’un kokusu sinmiş bir şairdir kanımca Cansever. Sonra ben kendi yazdıklarımı anımsıyorum. Ben de katıksız bir İstanbul sevdalısıyımdır. Ama öyle günümüz İstanbul’unun değil. İstanbul’un içindeki gizli sırrın… Gizlenmişçesine duran mahalle kahvelerinin, meyhanelerin, kıyıların, büyülü çıkmaz sokakların, kuytu lokantaların, otellerin, unutulmuş müzelerin, ikon olmuş bir takım kişilerin… Şiirli İstanbul’un…<br /> <br />5-Yazmaya nasıl başladınız? <br />Ben kendimi bildim bileli yazıyla ilgili bir şeyler yapıyordum galiba. İlkokuldaydım, babamın aldığı bir tane ajandam vardı. Oraya gizli gizli oyun yazdığımı anımsıyorum. Sonra bir şiir defterine Attila İlhan ustadan çaldığım dizeler. Hepsi dün gibi. Unutmak ne mümkün. Kitaplığımda duruyor tüm o defterler. Hep yazarken görüyorum kendimi geçmişe baktığımda. Ama öyle düzenli bir yazma eyleminden bahsetmek mümkün değil. Yazının bir iş haline dönüşmesi daha yakın zamanlarıma denk düşüyor…<br /><br />6- İstanbul’da yaşamak şiirlerinize ve öykülerinize katkı sağlıyor diyebilir miyiz? (Usta yazar ve şairlerle iletişim açısından, hem de kentin büyülü güzelliği olarak da değerlendirebilirsin sevgili Onur)<br />İkinci söylediğiniz belki mümkün evet. Gerçi insan kendi içindeki şarkıdan başkasını yazamaz ama, yaşanılan yerin de etkisi yadsınamaz. İlkiniyse daha gençken önemsiyordum. Fakat şu an baktığımda… Ben çok uzak biri oldum çıktım zamanla. Hem kendi içimde hem de başkalarına karşı büyüttüm uzağı. Ustalarım dediğim insanlar arasında o kadar azı hayatta ki. Yaşayanlarla da öyle az görüşmeye başlamışım ki. Hem hayat şartları, hem de başka şeyler… Bu bağlamda taşra ya da merkez diye bir ayrım olduğunu düşünmüyorum ben. Taşra illa ki olacaksa bazen merkezden daha doğru olduğunu düşünmekteyim üstelik. Benim görüşmem de ne olacak, iki kadeh rakı içince Selim İleri’ye, Şükrü Erbaş’a attığım kısa mesajlar, bahar sabahları da ara ara Necati Tosuner’e açtığım telefonlar. Acaba rahatsız mı ederim kaygısı hep…<br /><br />7-Ufukta yeni kitap çalışmalarınız var mı?<br />Olmaz mı hiç… Bir roman var. Başlayamadığım bir kaç yıldır. Yazıp yazıp başa döndüğüm. Artık onunla uğraşacağım. Öykü sürüyor bir yandan, bir temizlikçi kadının yaşadıkları içten içe akıp gidiyor. Sürmüyor aslında, zorluyor beni. Bırakıyorum odada bir yere, canım sıkıldıkça alıp değiştiriyorum orasını burasını. Şiir kitabı hazır ama. Üçüncü şiir kitabı. Yaz Tarifesi olacak adı… Kitaplar aşktır, nasıl devam etmesin ki…<br /><br />Sevgili Mine bu güzel söyleşi için teşekkür ederim…Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-65115461779124961422008-06-18T22:38:00.000-07:002008-06-18T22:44:19.463-07:00Bazen Ayla - Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri'nden.Feride Çiçekoğlu’na.<br />Neden burnun uzamadı İnci?<br /><br /><br /><br />Ayla öldü, dediler...<br /><br />Ben Beyazıt’a gitseydim. Yağmur yağmasaydı. Çabucak akşam oldu annecik. Abim bi trene binip yeni gitmişti. Kâkülleri vardı. Cigara içiyodu vapurda. Dudakları güzeldi. Fethi Usta şu köşedeki manavın sağından bi sap, o sokağın sonunda büyük bi ağaç var demişti. Beş yüz yaşındadır demişti. Ağaçlar o kadar yaşıyo mu sahiden? Gerçek mi? İnanmadım. Ağaçlar o kadar yaşarsa, Ayla öldü dediler, yalan. Yalan ki ne yalan! Ustalar da yalan söyler, böyle beyaz beyaz bıyıklarıyla, böyle gözlükleriyle, kocaman ellerinde küçücük kalan çay bardaklarıyla… Ustaların elleri kocamandır...<br /><br />Ben bi tane rüya gördüm sonra, karışık şeyler. Küçük olmak karışık bi şey zaten. Beyazıt’a gidecektim. Tek başıma evet. Ne olur ki? Artık kaybolmam ki. Öğrendim hepsini. Gitmedim. Yol biraz kolaydır bizim evden ama bizim ev değil aslında burası. Biz babaannemin evine taşındık. Abim üzülme demişti anneciğe o zaman. Bu günler de geçer demişti. Bütün günler geçiyo ki...<br /><br />Ben bi sürü kalabalık insanlar gördüm Ayla’ların evinde. Bi tane aptal suratlı bi kadın helva pişiriyodu. Şekerli kokuyodu. Yemedim. Bakkaldaki helvalar başkadır. Geçen gördüm işte. Fethi usta bu yaz helvasıdır evlat, dedi. Sanki böyle, yaz eriyip gidiyo ağzımda. Güneş öyle sıcak ki bu sokakta. Çiçekçiler yok. Çocuklar var hep kalabalık. Ben babaannemden biraz korkuyom. Onun karşısındaki divanda yatırdılar beni. Divanın altında çekmeceler var. Bazen korkunca onların içine girsem diye düşünüyom. Güzel örtüler gördüm çekmecelerin içinde. Ben çok mu yalnızım? Örtülerin kenarlarındaki fırfırlara baktım. Çok mu? Dişlerini çıkarıp bi bardağa koyuyo o babaannem. Rüzgâr hiç esmiyo geceleri. Bacakları ne çok kalın. Dişsizken sanki beni geceyarısı yatağından kalkıp boğacakmış gibi geliyo. Saçlarını boyadı annem onun. Sarıya boyuyo. Dipten beyazlar geliyor diye bi laf duydum annecik. Annamadım hiç. Beyazlar hep sonradan mı geliyo demek... Annecik kapı önüne hiç çıkmıyo.<br /><br />Ben ilerki sokakta bi tane böyle kuleli bi yer gördüm. Annecik dedi ki, orası kilise dedi. Bi tane kambur bi adam vardı orada. Demirlerin arasından mavi oyuncakçıya gidiyoduk. Evet ya evet... Mavi oyuncakçı var. Orada böyle bi trenler gördüm. Kurmalı demişti abim. Alamayız dedi annecik. Alamayız. Abin çalışacak para getirecek belki o zaman. Kambur adamın kısacık boylu cüce bi karısı var. Geçen gün bana mendil verdi. Demirlerin oradan kiliseyi seyrettim. Pazar sabahları sesler çalıyo hep kambur adam. Yukarda kocaman kalp gibi bi şey var. Ona vuruyo. Çınn oluyo. İçim acıyo benim seslerden. Oyuncakçı mavi değil. Dükkânı mavi...<br /><br />Ben bakkala gitmiştim. Dönerken kapıda abime rastladım. Serinlik vardı. Gidiyodu. Annecik gömleğinin yakalarını düzeltmiş. Abim pek beceremez öyle şeyler. Giderken bana Pinokyo kitabı verdi. Pinokyo masal demektir. Dedi ki yalan söylersen böyle olur. Dudakları güzeldi. Kakülleri vardı. Bi kere birlikte vapura bindik. Cigara içtiğini vapurda gördüm ilk. Ama ölmedi, bi şey olmadı. Çocuklar saklambaç oynuyolar hep akşamları. Hışır hışır yapraklar arasından etekleri geçiyor kızların. O adamlar gelmeden önce biz, annecik, abim, ben başka bir evde oturuyoduk. Sonra böyle ellerinde kâğıtlarla geldiler. Kâğıttan uçak yapardı Ayla. Adamlar yazı yazdılar. Eşyalarımızı karıştırdı birisi hep. Başkasının eşyları karıştırılmaz derdi annecik. Babaannenin bile olsa derdi... Ayla Beyazıt’ta bi mağazada çalışıyodu. Bi kumaş dükkânıydı. Elleri yumuşacıktı. Saçları o kadar güzeldi ki. Yüzümü onun göğsüne gömüp uyumak istedim hep. Beyazdı. Yumuşaktı. Elma şekeri gibiydi. Pinokyo gibi sert değildi. Pinokyo bi masal demektir. Masal yalancıktandır...<br /><br />Ben bi tane rüya gördüm sonra işte. Aydede vardı böyle. Onun yuvarlak kenarında yürüyodum. Ayağıma diken battı. Sonra abim anneciğe dedi ki. O adamlar gidince yani. Bir kamyonun içine eşyalarımızı doldurdular. Ben kapı aralığından baktım. Yüzüme bi ışık vurdu oturma odamızdan. Oturma odamızın içine sabah o saatlerde ışık düşerdi. Halının üzerinde küçük bi yere. Ben hep o ışığın üstünde oturur, padişah olurdum. Babaannem beni boğmaz di mi? Kalın kalın elleri var. Ayla’nın incecikti. Abimle ikisinde de aynı yüzük vardı. Eşyalarımızı alıp gitti adamlar. Annecik dedi ki artık burada oturmayacağız. Beyazıt buradan yakındı. Ayla’ya gidip bakacaktım. Abim üzülme dedi. Bu günler de geçer dedi. Bütün günler geçer zati...<br /><br />Ben abimle vapurdaydım. Dudakları güzeldi. Kakülleri vardı. Ayla çok güzeldi. İnsanları seviyom ben. Bi de kedileri. Geçen gün Pinokyo’yla birlikte süt içirdik Tekir’e. Abim o heriflerden alacağım var diye konuşuyodu annecikle. Gidip isteyeceğim bu sefer puştlardan. Puşt küfür demektir. Yanıma geldi. Hadi vapura binicez dedi. İkimiz. Abimle ben. Hemen sevindim. Annecik eşyalarımız giderken adamların arkasından bakmıştı. Bi tane dolabımız vardı. Tahtadan. Çok eskiymiş. Onun içinde anneciğin bi tane kokusu vardı. Bazen sıkardı. O zaman çok güzel kokardı. Onu da götürdü adamlar. Geri getirecekler dedi annem... İnanmadım.<br /><br />Ben arabaları severim. Vapur iskelesinin oraya arabayla geldik. Başka insanlar da vardı içinde. Abim kolonya kokuyodu. Elini koltuğun arkasına attı. Bana sarılmış gibi oldu o zaman. Puşt küfür demektir. Masal yalancıktan... Yaz helvası erir. Vapura mı binicez dedim. Herkes bana baktı dolmuşta. Bi tane yaşlı kadın vardı. Saçıma dokunmaya çalıştı. Eli pütürlüydü. Saçımdaki tellere takıldı. Sonra yürüdük biraz. Değişik trenli bi yere geldik. Beyazıt nerde abi diye sordum. Susuyodu. Sinirliydi biraz. Alt dudağını kemiriyodu. Geceleri saklambaç oynayınca kimse kimseyi bulamaz ki. Gece neden bu kadar karanlık oluyo. Geçen gün Fethi Usta bana boyalar verdi. Mum boya bunlar dedi. Anlamadım ne demek? Bi sürü şeyler çizdim. Gece olsun dedim sonra, siyaha boyadım. Her şey silindi. Kayboldu gitti siyahın içinde. Sonra böyle kalabalığa geldik. Ben hiç vapura binmedim daha önce. Çok heyecanlandım. Elimi tuttu abim. Bi yerde sıra bekledik. Karnım çok acıkmıştı. Sustum biraz. Yanımdan bi adam geçti. Kötü kokuyodu. Simitçi vardı. Simit susamlıdır hep. Sarı böyle...<br />Ben hiç korkak değilimdir. Bi karanlık yerlerden geçtik. Sonra denizi gördük. Denizi tabii ki de biliyom. Ayla anlatmıştı. O bazen bizim eve gelirdi. Pinokyo’yu okurdu bana. Dizine yatardım. Abim ona aşıktı. Aşk öyle bi şeydir. Sabahları çan çalınca herkes toplanıyor. Yaşlı teyzeler, amcalar, kıyafetli kadınlar, adamlar. Öyle bi şey. Abimle evleneceklerdi. Bazen Ayla mutlu olurdu. Ama bazen. Ben bilirdim. Anlardım ki bi derdi var.<br /><br />Ben hiç şarkı bilmiyom. Birileri şarkılar çalıyodu vapurun orada. Gözleri bi garipti. Körmüş onlar. Görmemekten çok korktum. Bindik vapura. Bi tahtaların üzerinden geçtik. Demirler beyazdı. Hemen deniz kenarına oturdu herkes. Biz abimle ayakta durduk. Şimdi kalkar dedi abim. Öyle deyince uçucaz sandım ben. Elini cebine soktu. Bi tane cigara çıkardı. Yaktı ucunu. Yanakları içine doğru çekildi böyle. Dumanlar çıktı ağzından. Yine korktum biraz. Alacağımız var demişti onlardan. Gidip isteyeceğim küçük... Abim bana küçük dedi. Sevindim biraz. Bi adam geldi yanımıza sonra. Mor gömlekliydi. Bi gözü kayık gibiydi. Yanında bi tane basık bi kadın vardı. İki tane çocuk vardı. Kızlardı. Güllü bi elbisesi vardı küçüğün. Denize bakın dedi. Ben baktım. Karanlık gibiydi. Hava bozuyor dedi birisi. Uzakta ip gibi bir şey oldu. Gök gürledi sonra. Bunu biliyorum. Şimdi yağmur yağacak diye düşündüm. Yağmadı.<br /><br />Ben çarpıp kırılmak istemedim. Şimdi vapur çarpacak küçük, dedi abim. Korktum. Ayla’ya gidip baksaydık. Beyazıt’a. Kumaş dükkânında. Karnım çok acıkmıştı. İndik. Demir kapılar açıldı. Sesler çıktı. Kalabalık vardı. Kuşlar vardı. Orada bi yerde yemekçi vardı. Kırmızı bi ışığın altında. Yağmur karanlığında. Sosisli bu. Bi kere yemiştim. İçine turşu koyarken adam ağzım çekilir gibi bi şey olmuştu. Sevmiştim. Azıcık acılıydı. Abi dedim. Bana şundan alır mısın dedim. Paramız yoktu galiba. Alamayız küçük dedi. Ancak dönüşte dedi, bakarız dedi. İçimde bi şey oldu. Sanki vapur çarptı bi daha.<br /><br />Ben elimi kalbime koydum. Baktım atıyo. Demek daha ölmemiştim. Yağmur başladı çok. Bi hanlara gittik. Karanlık yerlere. Abim bana sen burada dur dedi. Bi kapı önünde. Karşıdan Ayla’ya benzeyen bi kız geçti. Dünyayı düşündüm. Pinokyo’yu düşündüm. Anneciği düşündüm. O çocuklarla tanışırdım belki. Ben de iyi saklanırdım. Üzgünken saklanırdım. Fethi Usta her şeyi bilirdi. Adamlar her şeyimizi aldılar. Geri getirecekler dedi annecik. Hiçbi şeyin geri gelmeyeceğini bilemeyecek kadar çocuk değilim. Burnum onlarınki gibi hiç uzamayacak...<br /><br />Dönüşte sosis bitmişti. Adamlar yeniden yapıyorlardı. Vapuru kaçırmayalım, dedi abim, gidelim.<br /><br />Ayla öldü dediler.<br /><br />Ben hiç inanmadım.<br /><br /><br />ağustos 2005<br />ModaOnur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-26618428575397291882008-06-06T04:04:00.001-07:002008-06-06T04:12:24.764-07:00şiir hayattan büyük müdür ?Murathan Mungan’ın bir yazısında okumuştum. Nükhet Duru, Beni Benimle Bırak’ın yeni duyulduğu günlerde bir taksiye biniyor. Radyoda söz konusu şarkı çalmaya başlıyor. Taksici, arka koltuktaki yolcuyu tanıyıp ona doğru dönerek, çok güzel söylemişsiniz abla, diyor. Sevdiniz mi, diye soruyor Duru. Taksici de sevdim ama beni benimle bırak ne demek anlamadım abla, diyor...<br /><br />Oysa bu topraklarda insanlar 700 yıl önce Yunus’un bir ben vardır bende, benden içeri dizesini söylüyordu. O bilgi, deneyim, gün görmüşlük, devinim, birikim nasıl oldu da bugünün, deyim yerindeyse pislik çuvalına, yozluğuna, anlamsızlığına dönüştü? Mehmet Teoman’ın bu güzelim şarkısını anla(ya)mayan kimselerin dedelerinin dedeleri bu topraklarda sözün sırrına erdi belki... O fay hattı ne zaman çatladı da var olan bilgi bugüne aktarılamadı. Daha geriye gidelim haydi, yüzüklerin ve paraların efendilerini bayıla bayıla izleyenlerin çokluğu bilmiyor; 15.537 mısradan oluşan İlyada’yı, Homeros bu topraklarda söyledi... Bugün halen okunuyor, üstelik dikkat isterim, söyledi; yazmadı. Peki o zaman bizler bugün şiirin ölüp ölmediğini, daha nasıl yaşayacağını tartışıyorsak yanlış neredeydi ey şair !<br /><br />O günlerden bugünlere nasıl gelindi? Bir kafeye gittiğinizde pahalı güneş gözlükleriyle, ithal gömleklerinin sonuna kadar açık düğmeleri ve siyah ceketleriyle, kel denebilecek denli kısa saçları, her daim kirli sakalları ve çok özendikleri abileri Polat Alemdarlarıyla bir dolu genç insan ne zaman yaratıldı? Ya oturdukları yerlerde hiçbir şeyden konuşamayan, son model kontörlü telefonlarıyla sürekli birbirinin resmini çeken, kafa tokuşturarak selamlaşan küpeli ama tespihli arkadaşlar? Ne zamandı? Peki bunlarda şairin payı...<br /><br />Şiir ve Hayat 2008’de Okuduğumuz şiirlerin önemli bir kısmı şairin hayatı ile şiirin hayatı arasındaki mesafenin açıldığını gösteriyor bize. Şiirlerin çoğunda kendini kabartan bir yaşantı yok! Bu noktada şiir mi hayattan uzaklaşıyor yoksa hayat mı şiirden sorusunu, çeviri ustası Roza Hakmen ile Marcel Proust’u Türkçe’ye kazandıran; güpgüzel bir kitap olan İlk Kan’ın şairi Ahmet Güntan bakın nasıl cevaplıyor: Bu, bu yılın sorusu galiba. ... Hayat sanki bir cevher kavram gibi kullanılıyor, nedir hayat? Şiir niye hayata kucaklarını açsın? Bunu anlamıyorum, ama şiirin deney¬ (sen yaşantı demişsin) içermesinden söz ediyorsan, senin tersini düşünüyorum, son beş yıldır deney (tecrübe) şiire geri dönmüştür.<br /><br />Hayat olmasaydı, şiir olur muydu diye soruyor ve hoşgeldin deney, deyip Şiir ve Hayat 2008’e dönüyoruz. İlk ben tanıtmıştım. 2005 Şiir ve Hayat diye çıkmıştı yola Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu. Aradan üç sene geçti ve onlar bu güzel seçmeyi hazırlamaya devam ediyor. Yine Üç Nokta dergisiyle verilen kitap, bu kez İkaros Yayınları’ndan. Doğan Ergül ve Mehmet H. Doğan’a adanmış. <br />Mehmet H. Doğan, Şiir Defteri dizisi için Bugüne dek hazırlanan yıllıkların en iyisi, demişti. Mehmet Doğan’ın Adam Yıllıkları’nı kim unutabilir? Bu yıllık zamanla bir ölçü olmuştu. Seven de, sevmeyen de dikkatle izlerdi. Şiir Defteri de ilerki yıllarda böyle bir noktaya erişecektir, tabii bir iktidara ya da hizibe dönüşmezse...<br /><br />Kitap Bilsel ve Gündoğdu’nun bildirisiyle açılmış, daha sonra dergilere dair söz düşümler ve 2007’nin poetik ortamı için hazırlanan bir soruşturma karşılıyor okuru. Soruşturmada dergilerden, Attila İlhan şiir ödülüne; şiir ve hayat ilişkisinden geçtiğimiz yıl yayımlanan şiir kitaplarına dek kapsayıcı bir bütünlük var. Burada Sinan Oruçoğlu ve Emel İrtem’in cevapları dikkat çekici. <br />Bilsel ve Gündoğdu, yıl içinde çıkan dergilerin handiyse hepsini tarayıp Arif Damar, Eray Canberk, Tarık Günersel ve Şükrü Erbaş’ın oluşturduğu kurula bu şiirleri bir takım sorular eşliğinde sunmuşlar. Burada Şükrü Erbaş’ın cevaplarını içeren doyurucu metnin önemini vurgulamak gerekiyor.<br /><br />Ayrıca Cihan Oğuz 2007’de eleştiriyi; www.siirpenceresi.com ile tanıdığımız Özcan Erdoğan elektronik ortamda şiir ve fanzinleri, ÇN ile önemli bir boşluğu dolduran Tozan Alkan çeviri şiiri, Sezai Sarıoğlu ise yıl içinde yayımlanan dikkat çekici şiir kitaplarını incelemiş. Şiir ve Hayat geçen yılın şiir ortamını merak edenler için olayları, dosyaları, şiirleri ve şiir kitaplarıyla üç yüz sayfadan fazla bir şiir yolculuğu vaad ediyor.<br /><br />Birde kitaptan çok önemli olduğunu düşündüğüm bir alıntı, Nilay Özer’den: Lirikten kurtulmayı denedik, şairanelikten kurtulmayı denedik, şiir çok gerçekçi olsun, gündelik hayatı ve konuşma dilini iletsin dedik, onu attık bunu attık bunu attık ve şiirin elinde ne kaldı sormak gerek. Ama bugün hâlâ etkilendiğimiz şiirlerde bunları aramıyor muyuz az çok, düşünmek gerek.<br /><br />Kendi adıma ben arıyorum Nilay... Ne demiş şair, evet dağlıyım / hem yanardağlı... Böyle bir şey arıyorum...Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-91628067180149808632008-06-02T04:10:00.000-07:002008-06-02T04:13:25.910-07:00Orhan Kemal İçin...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SEPVxq2HXwI/AAAAAAAAADw/kEoc5hpmDHs/s1600-h/8359576_568c6b9ee4.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SEPVxq2HXwI/AAAAAAAAADw/kEoc5hpmDHs/s320/8359576_568c6b9ee4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5207240643461996290" /></a><br /><br /><br />Cihangir’deki İkbal Kahvesi’ne yolunuz düştü mü hiç?<br />Kimsenin pek de uğramadığı o hüzünlü evde, bir yazarın ince bıyıklarından, hüzünlü yaşamına dek birçok şeye tanık olursunuz. Ama Orhan Kemal’in yaşamından söz açarken satırların arasına ille bir ev düşecekse, o Cibali’de Tekel Fabrikası’nın arkasındaki evdir.<br /><br />Müzedeki camlı dolaba gözünüz çarpar hemen. Bir takım elbise var orada. Kaç tane yaşayan "büyük" Türk yazarının artık pantolonu üstünde başında paralanıyor bilmiyorum ama o dolapta, sanki çoğu günler yağmur çamur demeden, yaz kış farketmeksizin Beyoğlu’na ya da Sirkeci’ye yürüyen bir yazarın iyice solmuş, yıpranmış ama yine de onun satırlarının yüreklerimizde bıraktığı iz kadar tertemiz duran bir takım elbise... Yine de yoksulluğun onurunu koruyan bir şey... Orhan Kemal’in ardından kalan eşyalarda bile yoksulluğun onuru... O değil mi ki Avare Yıllar’da, postallarının eskiliğinden utanan Rum kunduracıya, bırak da onlardan zenginlerimiz utansın diyen...<br /><br />Gidin bakın İkbal’e. Orada Tarık Dursun K’nın ustası bildiği yazarımıza kitabını imzalarken yazdıkları: "Hepimizin ustası, babamız Orhan Kemal’e saygıyla." Edebi ya da belki ebedi saygı mı eksildi, öyle ustalar mı yoksa hayat mı azalarak çekip gidiyor yaşamımızdan bilmiyorum. Hayat, yani ustanın yazdıklarında satır satır, kelime kelime, sabah dörtlerde o Cibali’deki 1 numaralı evin penceresinden dökülen daktilo şıkırtılarında karşımıza çıkan... O saatlerde kalkıp yazan incecik bir gölgeden bahsediyorum. Kışsa sobayı yakmaya çalışan bir adam. Sıcacık yatağından kalkarak... Yazsa eğer pencereleri açarak, yanında orta kahvesi, ta 9’a kadar. Önce hiç sevmediği ama para kazanmak için mecbur edildiği senaryolar, başka yazılar, sonraysa, belki günışığında kendi incelikleri, kendisi, romanları.<br /><br />İşte Orhan Kemal’in en çok kendi olduğunu belli eden; aydınlık gerçekçi roman anlayışının bildirisi sayılabilecek Bir Filiz Vardı’ya bakalım. Bu satırlar hep roman yazmanın ilk olarak insanın içindeki tutkuya içkin bir şey olduğunu anlattı bana yıllar boyu, roman yazacak adamdaki hayat aşkından, kadın aşkından, şiir aşkından, içindeki "büyük hasret"ten. Ne olduğunun öyle kolayca tarifi olmayacak ama Orhan Kemal’in günümüze ulaşmış her eserinde bir yıldız gibi parlayan tutkudur bu. Sadece yazma tutkusu belki, belki içindekiyle başa çıkamamak, belki kendiyle savaşında yenilen orduları insanın, her neyse ve her kimse.<br /><br />"Dünya şimdi bambaşka. Birdenbire Bedri Rahmi turuncusu, mavisi, moru, sarısı, pembesi uçuşmağa başladı içimde. Sait Faik hikâyelerindeki İstanbul. Ben ki, daha çok işçi ve köylüler Türkiye’sini kendime konu olarak almışım. Galiba bu renkler cümbüşüyle uğraşan hikâyeci, romancı, ressam, şair, müzisyen dost ya da yabancılar anadan doğma âşık.<br />...<br />Ben dünyanın bunca güzel olduğunu kırklardan sonra mı seçecektim?<br />...<br />Kumkapı’da çeşmenin yanındaki manavın açıkta duran domatesleri, portakalları, muzları, elmalarından sarılar, turuncular, kırmızılar uçuşuyor. Meyhanede müşteri tabaklarındaki rokalardan, sulandırılmış rakılar, ızgarada kızarmış balıklardan da yeşiller, kül renkleri, maviler... İnsan demek bir başka gözle, ölü sandığı dünyanın capcanlı renklerini görmeğe başlıyor<br />...<br />Sağda solda küfürler. Küfür bile, küfürler bile renkli, güzel..."<br /><br />İki türlü yazarlık olduğunu düşünürüm hep. Biri hayatın en uzağında duran, oturduğu masa başından dünyaya sataşan, onu okşayan, ona bir şeyler söyleyen, ya da onu hiç umursamayan satırların, dizelerin arasına karışan; öteki de adının dilimize çevrilmiş hali büyük acı olan Maksim Gorki gibi, Saroyan gibi Orhan Kemal gibi yaşamış gözlerin ışığıyla yapılan. Çok yaşamış, bilmiş, görüp anlamış gözlerin kırışığında, emeğinde.<br />Bu ikinci tür yazarlığın sonucu eserlerde hep bir ses duyagelirsiniz. Hiç tükenmez bir ses. Okuduğunuz kişi konuşuyordur sizinle. Konuşmak deyince bilirsiniz ki Türk edebiyatının en ölmez diyalog ya da iç konuşma ustasıdır Orhan Kemal. Yaşantısal malzemeyi, kâğıda döktüğü kişiyi, kurduğu atmosferi, içinden geldiği çevreyi anlatıya dökerken konuşturma tekniğini öyle güzel kullanır ki bunun tüm o "malzemeyi" çok iyi bildiğinden kaynaklandığını bile anlayamaz, sadece hayranlık duyarsınız. Hayranlık duymanın, yukarda da bahsettiğim tutkunun bir parçası olduğunu anlamak için otuzlara yaklaşmak gerektiğini de bilirsiniz böylece.<br />Buyrun usta konuşsun, yine Bir Filiz Vardı’dan:<br />"Ağlamak geçti yüzünden:<br />- Bilmiyorum kim, babamın kulağını doldurmuşlar...<br />- Ne diye?<br />- Yaşlı birisiyle konuşuyor diye...<br />İçimde bir lamba kısıldı."<br /><br />Orhan Kemal romanlarının bir özeliği de şudur: Onda sadece kötü ya da sadece iyi insanlar yoktur. Düpedüz insan gerçeğiyle karşılar sizi. Üstelik bunu Sait Faik sevecenliğiyle de yapmaz. Katı bir bakışla yapar. Murtaza mesela, işi için, kuralları için çok sevdiği kızı Cemile’yi fabrikanın gece vardiyasında uyurken yakaladığında bir tokatla yere yıkar, kız kafasını sertçe betona çarpar. Uyuduğu için ne cemile kötüdür burada, ne de Murtaza kızının ölümüne sebep olabilecek sorumluluk duygusunun ışığında ya da karanlığında belki, kötü kişi... Her ikisinin de olumlu ve olumsuz yanları vardır.<br /><br />Murtaza, evini ziyarete gelen kardeşi için karısına pastırmalı yumurta yaptırırken anlarız bunu. Oturacak doğru düzgün sandalye yoktur evde. O kadar üzülür ki kahramanımız. (dikkat edilecek başka noktaysa, önemli midir bilmiyorum, bugün kaç Türkçe romanda pastırmalı yumurtayı bulursunuz bilemem ben! Üzerinde upuzun yazılacak bambaşka bir konudur. Şimdilik geçelim.) Sonra Cemile iki üç güne kalmaz ölüverir. O kadar insani bir başka yönüyle karşılaşırız ki orada Orhan Kemal romanının. Oğlu sünnet olduğunda ona limonata ısmarlayacak parayı bulamamış bir yazardan söz ediyoruz. (Fikret Otyam anlatıyor, arkadaşım Orhan Kemal adlı şu günlerde tekrardan basılan kitabında.) Kızına yanlışlıkla bir tokat attığında içi günlerce acıyan bir babadan; bir kitabını "tüm kahrımı çeken cemile’me, hayat arkadaşıma," diye imzalayan bir kocadan; hapisten yazdığı mektuba, şimdi o mektubu ve babasını bizlere de anlatma mutluluğuna erişmiş oğlu için, "ona söz verdiğim bisikleti çıkınca alacağım," diyen adamdan. Bu insani yan şudur ki babası Murtaza’nın öldürdüğü Cemile, mavi taşlı bakır küpeleriyle gömülür toprağa. Murtaza kadar neşe içinde, cıvıltılı sayılabilecek bir romanda bunu yapabilen bir adamdır Orhan Kemal.<br /><br />Görürüz ki diyalog, atmosfer kurma, anlattığı yazınsal malzemeyi yaşantısal karşılıkta birebir izdüşerecek kadar çok iyi bilme yanında Orhan Kemal bir de Türk yazınında melodramatik öğeyi en iyi kullanan yazarlardan biridir.<br /><br />Onun senaryo ve tiyatro yazarlığı da yaptığını biliyoruz. Hazır Fikret Otyam’a ait arkadaşım Orhan Kemal adlı kitaptan da bahsettik. Onun bir kaç mektubundan alıntıyla bitirelim yazımızı o zaman.<br /><br />Tarih 6.12.1965. Yazarımız Beyoğlu’nda gezerken bir sinema önünde duruyor. Türkan Şoray’ı çok beğendiğini anlatıyor mektubunda. Yerli filmdir, pek iyi değildir gibi önyargılarla giriyor filme. Maksadının Türkan Şoray’ın gözlerini izlemek olduğunu belirtmiş. Bahsettiği film Ertem Eğilmez’in yönettiği Sürtük…<br />"Fakat birader, çarpıldım adeta! Bir sefer başta Türkan, ardından hemen Cüneyt, Ekrem Bora, ötekiler çok ama çok nefis oynuyorlar. Bir Sofia, bir ne bileyim hangi karın ağrısı da bu kadar güzel oynayabilirlerdi bu rolü... Oyunlar nefis, senaryo enfes, reji, kamera, şu bu hakeza.<br />...<br />Hatta filmin şerefine daldım bir Beyoğlu ara sokağına, üç nal mı bir yer var, iki duble..."<br /><br />Bu yazıyı yazdığım pazar günü öyle yalnızım ki. Şimdi balkonuma bir güvercin kondu. Telli pullu bir şey bekledim ama değildi. Bilmem gerek herhalde. Yazının yalnızlığında yaşanan şeydir yazarlık. Bir filmi, bir tiyatroyu, bir müzik parçasını, bir romanı çok beğenip onun şerefine çay ya da rakı içmeye bir yerlere hep yalnız gidilecek. Hep yalnız anılacak bunlar.<br />Ezilmiş Leylaklar Kitabı’mı anımsadım. İlk hikâye kitabım. Orada "Cennette İnecek Var" diye bir hikâye vardı. Filiz’e aşık olan minibüs kalfası İlyas’ı anlatmıştım. Orhan Kemal’e saygıyla diye başlar. Bu yazı da bugün sadece bunun için sevgili usta... Saygıyla...Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-10791042538706447192008-05-12T12:17:00.001-07:002008-05-12T12:17:45.325-07:00dünebakan ekim 20071 Ekim<br />Hüseyin Alemdar, Attila İlhan şiir ödülünü kazanmış. Attila İlhan’ı tek t ile yazan bir sürü katılımcı arasından ve yine belki de zamanında İlhan için onca laf edip yine katılan bir dolu şair arasından. Sonuna kadar hak ediyor şiirimizin bu vefalı ağbisi. O nedense abi değil, ağbi oldu hep benim için. Bir şeyler yapmalı.<br /><br />5 Ekim<br />Ben hiç böylesini görmemiştim / Vurdun, kanıma girdin, itirazım var... Attila İlhan<br /><br />Dediler ki gam giderir, çok bade içtim sensiz... Fuzuli.<br /><br /> 9 Ekim<br />Mösyö Mardik, tamam. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin sonu kafamda bitiyor. Ramazan gelip de geçmiş. Bu sene biraz daha uzak. Eski bir Ramazan gününü anımsamak. Edirne’de bir sokaktayım. Kadir Gecesiydi. Sanırım bugün de Kadir gecesi. Karanlık, soğuk bir sokak. Ucunda çok eski bir cami duruyor. Buğulanmış camlara ışıklar vuruyor. Demir kafesler camlarda. Kar kokusu var havada. Çocuklar birden bir çete gibi çıkıyor karşıma. Ellerinde kandiller var. Para topluyorlar usulca. Kandil ya. Maniler okuyorlar, şiir söylüyorlar... İftar topu patlamış. Teravih bekleniyor. Sonra bir muhallebiciye gittim. H leri söylenmemiş kelimeler. Boza içiyorum. Edirne’nin asıl adı Hedirne’ymiş derler, Hadriyanus’tan gelen. Fakat o kadar söylenmez ki orada H harfleri. Edirne oluvermiş zamanla kentin ismi. Hatta Hasan adlı bir çocuğun hikayesi meşhurdur. Arkadaş sünnet oluyor Edirne’nin bir köyünde. Komşular tabii hediye getirecekler. Adının baş harfini taşıyan bir kolye alalım diye düşünüyorlar. Tahmin edeceksiniz. Zincirin ucunda bir A harfi sallanmakta.<br />Ezginin Günlüğünün Çeyrek adlı albümünden, Grup Gündoğarken’den Eksik Bir Şey ve hiç sevmesem de kendisini Yavuz Bingöl’den Küçüğüm. Çoğu kez cover dedikleri türde yapılan şarkılar eskisini aratır. Bunlar hatırlatmıyor bile. Çok çok güzel.<br /><br /><br />12 Ekim <br /> Bayram. Biraz daha uzak her şey bu sene. Bunu farketmek öyle acı ki. Yine de anneanneye el öpmeye. Uğur’la. Nargileye. Aslı’yla nevalemizi aldık. Al Pacino da geliyor, Kadın Kokusu. Rakı. Bolca yağmur dışarda.<br /><br /> 13 Ekim<br /> Tembellikten başka bir şey değil. Bütün gün oturup battaniyenin altında film izledik. Gırgıriye’de Bayram Var, Selvi Boylum Al Yazmalım. Yağmurlar yine. <br /><br /> 14 Ekim<br /> Telli Baba’nın biraz daha yukarsında Nesli diye bir meyhane. Burayı bir hikayeye sokmalı muhakkak. Jason Bourne serisinin son filmi. Kendime bazen şaşırıyorum bu konuda. Hiç yapmadığım şeyleri yapabiliyorum. Böyle yaşlanacağım herhalde. Kalbin ve Tenin.... Yazıldı ve bitti.<br /><br /> 18 Ekim<br /> Doğumgünüm. Aslı. Başkaca ne. 30 yaşını bitirince insan. Ne düşünüyor. Bir hane daha değişti yaşımdan. On yıldır aynıydı o hane. Şimdi o da arttı. 2 değil artık. Her şeyin en üst seviyede yaşandığı yaşmış otuzlar. Yirmi yaşındayken de yirmi yaşındakiler böyle diyordu. Kırk yaşına gelince kırk yaşındakiler böyle diyecek herhalde. Bir şeyler okumuyorum bu aralar. Dergilerle geçiştiriyorum nedense. Bu günü bekliyordum belki. Bu kadar zaman sonra, 30 yaşında bir adam olarak elimde kalanlar. Bir muhasebe. Vicdan muhasebesi falan değil canım. Onunla yaşıyoruz zaten. Bildiğiniz muhasabe. Kıyıda köşede beş altı kitaptan başka hiçbir şey yok. Bir de yeni yazılanlarından başka. Bir de ayrılıklar, başarısız bir evlilik, ölümler, bu çağ işte sonra... Bir araba, bir ev falan. Aslı’nın bazı arkadaşlarıyla tanıştığımda bakıyorum da. Daha çok maaş alanlar, kendi işini kurmuş adamlar, paralılar. Ne bileyim bir zaman önce, bir gün bunların koyacağını düşünmezdim hiç. <br /> Tek başımayım doğumgünümde Aslı çalışıyor. Selim İleri’nin 40. Edebiyat yaşı kokteyli var. İleri’nin de dediği gibi bunlar artık bir şenliğe dönüştürdüler işi. Canı isteyen Selim’in kırk yılını kutluyor. Bu kez Hilton. İnci Aral, bana inanılmaz şeyler söyledi çok mutlu oldum. Ayşe Sarısayın ile Behçet hocadan şiirler okuduk, Cenk Gündoğdu; incecik bir adam, Deniz Kavukçuoğlu; kendini Romain Gary sanıyor, neşeli, Turhan Günay; en güzel ceketlerin adamı ve kim? Türkan Şoray, gidip Vesikalı Yarim’i anlatıyorum, öpüyor beni, gidip bir çok hikayeme konu olduğunu anlatıyorum, ay ne şeker diyor, öpüyor, bugün benim doğumgünüm efendim, diyorum, öpüyor, elleri titriyor fakat hep, inanılmaz bir kadın, kaç yaşına bastın bakayım sen diyor, otuz bitti diyorum. Ah pardon, diyor, ben sizi küçük bir şey sandım da öpüyorum öyle deminden beri, önemli değil efendim, diyorum gülerek. İnternette tesadüfen bir fotoğraf sitesinde gördüklerimi anımsıyorum. Bir genç arkadaş, çektiği bir çiçek fotoğrafının altına yorum olarak benim Kasımpatı şiirimden dizeler alıntılamış. Bir doğumgünü armağanı daha.<br /><br /><br /><br />19 Ekim<br /> Hüseyin Alemdar için yazdığım yazı Radikal Kitap’ta yayınlanıyor. Alemdar’dan ses yok hiç. Sonunda aradım dergiyi görmedi mi acaba diye; telefonda ağlıyor. Çok duygulanmış. Ben de çok kötü oluyorum öyle duyunca sesini. Sonuçta hep karşımda dimdik durmuş koca bir adam. Ağlamaklı bu kez, sana yazıyı görür görmez e-posta gönderdim, konuşacak halim kalmamıştı yazdım diyor, fakat ben dışarda olduğum için görmemişim postayı. Vefa’yı düşünüyorum.<br />İngiltere için gereken belgeler toparlanacak. Pasaport dairesine gideceğim için dışardayım, nüfus kağıdı değişecek diyorlar, nüfus idaresine gidiyorum muhtarlık kağıdı diyor, muhtarlığa gidiyorum, Kurtuluş’a, kaydınız burada değil eski taşındığınız yere bakın diyorlar, Beylikdüzü’nden bahsettiğini bilmiyor olsa gerek. Gidiyorum Beylikdüzüne. İki saat sürüyor. Tam kağıdan gireceğim, öğle tatili diyor muhtar hanım. Bir buçukta gelecekmiş kendileri. Bir buçuk saat öğle tatili. Gidip eski mekanımı geziyorum. Burayı anımsamaya çalışıyorum. Bellek bazıları geri itiyor, yoksa unutmak diye bir şey olduğunu sanmıyorum. Fakat ne kadar da değişmiş. Bazı yerler sadece acı veriyor. Bazılarında kaybettiğim zamanı anımsıyorum. Doğru dürüst bir ilişki hiçbir zaman kurulamıyor belki. Belki ilişki doğru dürüst bir şey değildir. Ama Aslı arıyor. Belki hep bir umut. 30 yaş için bir umut. Şirkete gidiyorum. Pasta kesiyorlar benim için. Akşam Edebiyat Koop’ta söyleşim var. Gidiyorum. Şeref ve Betül. Leyla Şahin; hep o fular, romandan bir bölüm okuyorum, roman değil bu, şiir diyor. Şiirdir doğru. Hayat şiir. Onlar da pasta almışlar. Mutluluk üstüne mutluluk. <br /> Çıkıyorum. Aslı Cevahir’in oradaki nargilecideymiş. Eh artık, daha ne olsun. <br /> Günler gelip geçiyor, kış kapımızda.<br /><br />20 Ekim<br />Cankurtaran’da Erol Taş kahvesi’ne devriliyoruz İnce Memed’le birlikte. Sonra Sabahattin’in Yeri.<br /><br /> 24 Ekim<br /> Kitap Fuarı geldi çattı. Bir fuar anımsıyorum.2004 yılının sanırım. İmza günüm vardı o sene fuarda. Roman yeni çıkmıştı. Nurgül ile yaşadığım evi terkettiğim sabah. Elimde pijamalarımın ve bir iki kitabımın durduğu küçücük bir çanta. Bir yaşantının sonundan bir romana savrulmuşum. Tuna Kiremitçi’yle yanyana imzalarımız var. Onun masasının önünde 180 civarında okur (beklerken sıkıntıdan saymıştım), benimkine de arada bir uğrayan üç beş hayran. Bir de onun önündeki sırada beklemekten sıkılan bir iki genç hanımın zaman zaman benim yanıma gelip kitaplarımı karıştırması.<br /> İmza günlerinin böyle bir sıkıntısı var işte. Ortaya bırakılmış bir meyve gibi kalırsınız orada. Biri gelir sizin canınızı dişinize takarak yazdıklarınıza dokunur, alır eline, isteksiz bir iki dudak kıvrımıyla bazı sayfaları karıştırır, kitabı yerine koyar, başarılar dilerek ya da çoğu zaman hiçbir şey söylemeyerek ayrılır yanınızdan. Bu yine de olağandır diyelim. Çünkü o gün üç beş tane bayan çocuklarına alacağı Orhan Kemal kitabının hangi yayınevinde olduğunu ya da yanımdaki tezgahtan aldığı bir kaç kitabın fiyatını, ya da bilmemne yayınevine nasıl gideceğini bana sordu hep. Sizin orada yazar olarak bulunma amacınızla çok fazla ilgilenmez kimse.<br /> Sonra VİP salonunda Tuna’yla birlikte oturup bir şişe viski içmiştik. Doğan Hızlan da sanırım katılmıştı çok kısa bir süreliğine aramıza. Ben sonra fuarda oturup yanıma gelen bir sürü liseli çocuğa Attila İlhan’ı anlatmıştım. Bunun bile üzerinden kaç sene geçmiş.<br /> O gece fuardan çıkıp sevgili yazar dostum Derya Erkenci’nin evinde kalmıştım. Deli adamın tekidir o da. Elindeki Türk filmi arşivinden konuşmuştuk boyuna. Dayanamıyordum ama. Böylesine ortada kalmış olmaya dayanamıyordum. Reis, demiştim, bana bir otel bul. Çırağan olur mu demişti. Gülerek neden olmasın, diyorum. Yok abi öyle değil, şaka yapmıyorum diyordu, bildiğimiz zenginlerin Çırağan Oteli’nin karşı sokağında başka bir Çırağan Oteli daha var. Elli milyon, bir kişi.<br /> Soğuk, kar. Yürüyorum Barbaros Bulvarı’ndan Ortaköy’e. Kendime geliyorum. Otel odası. Tahta yatak, kirli lavabo, kör pencereler... Böyle kaç tane oda var hayatımda kimbilir. Yatağa uzanıyorum sonra. Üşümek ki nasıl... Kafamı biraz daha kaldırıyorum. Başucumda bir Yahya Kemal şiiri... Canan ki...<br /><br /> 25 Ekim <br /> Beyoğlu’nda yeni bir nargileci buluyoruz Uğur’la. Sen Antuan kilisesinin karşı sırasında, Barselona Pastanesi vardır, onun bulunduğu sokağın içinde, Sefa diye bir yer. Çok güzel.Bir yandan İnce Memed 1, bir yandan naneli. Daha ne olsun. Son Ultimatom adlı filmi izliyoruz sinemada. Ne kadar zekice ve dopdolu bir film. Bu kadar az kan olan fakat bu kadar heyecanla izlediğim başka bir film az hatırlıyorum ki aksiyon filmlerinden hoşlanmam ben. Jason Bourne’nin filmin sonundaki yazılardan zaten bir roman kahramanı olduğunu anlıyorum. Roman ve macera arasındaki çetin ilişki...<br /><br />29 Ekim<br />İnce Memed bütün edebiyat lezzetinin yanında bence düpedüz bir macera romanı. Akıcılığı ve güzelliğini biraz da “olay”ından alıyor. Biz genelde romanları macera romanı, aşk romanı, best seller diye ayırıyoruz yanına bir de edebi roman diye bir şey konuluyor. Bakıyorum da aslında Jason Bourne ile İnce Memed arasında büyük fark yok. İkisi de çok sıkıştırılan insanın trajedisi ve kendini arama mücadelesi. Kendini ararken hayatı öğreniyor ikisi de. Romanımızda macera öğesi. Sanırım Cemal Süreya’nın bir yazısında görmüştüm bunu. Attila İlhan ne kadar da iyi yapardı bu işi. Zenciler Birbirine Benzemez olsun Kurtlar Sofrası olsun, edebiyatın yanında bir film izleniyor gibi de okunabilecek sinematografik romanlardı.<br /><br />31 Ekim<br />Kaptanzade Ali Rıza bey. İlk Türk tango yazarımız:<br />Akşamı süzme deniz / Renginden gözüm yandı / Engindeki pembe iz / Gönlümde halkalandı /<br />Ufkun kızıl ateşi / Yanar derdimin eşi / Ruhum solan güneşi / Gurbetin gülü sandı <br />Yeniden bayi toplantıları başladı. Bu kez Taksim’deki Divan Otel’deyim. Yine her şeyi bıraktım yazmıyorum, okuyorum sadece. Kendime bir sürü şeye bölmekten yoruldum.Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-37317395638473528562008-05-12T12:00:00.000-07:002008-05-12T12:02:51.309-07:00dünebakan Eylül 07<a href="http://bp3.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SCiUQyiyeWI/AAAAAAAAADo/wuu20l5Lj5g/s1600-h/kokorok+037.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_6Pydn-DyliY/SCiUQyiyeWI/AAAAAAAAADo/wuu20l5Lj5g/s320/kokorok+037.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5199568785965742434" /></a><br /><br />3 Eylül<br />Şirketten yeni bir iş. Karaköy’deki Liman lokantasında yapılacak bayi toplantılarında görev alacağım. Oranın internetini ve bilgi işlem desteğini sağlamak. Liman lokantası harika bir yer. Karşısı bütün bütün liman.Deniz. Yabancı bandıralı gemiler. Bir gemi anımsıyorum. Rus bandıralı. Sevastapol gemisi. Bacası beyaz. Fakat beyazın altından görünen, eskimiş bir orak çekiç işareti. Ne kadar hatırlanamayacak bir olayı söylüyor. Komünizm günlerini Rusyanın, Prag Baharını, Bulgaristan’daki komünizmi... Ancak kitaplardan bilebiliyor bizim kuşak. Fatsa deneyini bile. Terzi Fikri’nin romanı mesela, neden yazılamaz bugün...<br />Düşünüyor insan.<br /><br /><br /><br />8 Eylül<br />Yeni şiir dosyasının adı Yaz Tarifesi olacak. Biten bir yazı anlatan şiirler, hafif dokunan, ama acıtan zaman zaman... İnsanlar için yazdığım şiirler için ağırlıkta olacak. İnsanlar için şiir yazmanın boşluğuna gönderme belki de. Alınlığında isimler duran şiirler. Kuzeyde Bir Otel ve Arkadaşlar...Ayrılıklar... adlı iki bölüm düşünüyorum. Kitaplarımızı basanlar en azından bir kitabı “daha” basmamaya devam etmiş olurlar.<br /><br />10 Eylül<br />Kaçak Yayın dergisi kapandı. Günlükleri bugüne kadar orada yayınlıyordum. Öksüz kaldılar şimdi. Borçlarımı yavaş yavaş kapamaya başladım. Nicedir parasızlık. İnsan sokağa çıkınca gönlünce bir şey alabilmeyi özlüyor. Kimseyle görüşmüyorum bu sıra. Bir tek o var. Bir de iş ve İngilizce kursu. Roman içimsıra gidiyor bu ara sadece. Yazmayı yine boşladım. Ama olacak biliyorum. Bir kaç işi birarada yaparken yazı yazmak, ve yazı yazarken üç beş türe dağılıvermek.<br />Mahmut Özay yazısı güzel oldu. Zaman kitap ekinde gördüm. İnsanın kendi yazdıklarını başka yerde görmesi garip bir duygu.<br />İzne çıkıyorum yine. Kaş.<br /><br />12 Eylül<br />Meis adasına bakarken bir şişe küçük rakı, köyden gelen teyzenin özel yaptığı mezeler, karşımda. Siyah bir gül gibi oturuşu. Masa örtüleri. Değerli misafirlerimiz diye bizi karşılayan garson. Ritsos’a kaldırılan kadeh. Ne diyordu: “Ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin / görmeyeyim diye gözlerimden öperdin”. <br />Yaz başında yapayalnız gittiğim Kaş’a bu sefer onunla gidiyorum. Tam Yaz Tarifesi. Bomboş, tenha oteller, yıkık iskeleler, emekli yabancı turistler, kibar yaşlılar, iyi niyetli esnaf. Bu kez Selahattin. Pansiyonun yetkilisi. Geçen seferkilerin kadın kız atmak için işlettikleri pansiyonda bu kez köydeki sevgilisine aşık gerçek bir adam duruyor. Hikayesiyle, tavrıyla ve iyiniyetiyle. İyi ki tesadüfen Sonne’yi bulmuşuz diyorum. Balkonundan deniz yine. Denize bakmak ne iyi geliyor.<br /><br />13 Eylül<br />Balzac. Kaputaş Plajı yine. Buraya bir daha gelebileceğimi sanmıyordum. Yine buradayım. Hayatı anlamak öyle güç ki. Ne yapacağını bilemiyorsun hiç. Hababam Sınıfı’nda sevdiğim bir replik vardı, Adile Naşit, çıkarın kağıtları sözlü yapacağım dediğinde, Kemal Sunal (öldü değil mi ikisi de), “ne yapacağı hiç belli olmaz, bak yazılı gibi başladı, sözlüye karar verdi) derdi. Onun gibi. Ben de tam tersi ama. Sözlü gibi başlayıp yazılıya karar veriyor hep. Yazmaya.<br />Kaktüs çiçeklerinin ortasından çıkan meyvenin yenmesi, Kaş Pazarı’nda meyve sebzelerin çocuk kokusu, sokaklarda açelyalar, gecelerin ortasında yıldız çiçekleri hep. Gökyüzünün kadifeden kumaşı. Votka. Suskunluklar hep. Erenköy’deki geçen ilkgençlik günleri. Çocukluk. Bosna. Hikayesi. İnsanların hikayelerinden neden bu kadar çok etkileniyorum ben ?<br /><br />15 Eylül<br />Yaz bitti. Söylenmeyen şeyler kaldı geride diye Ülkü Tamer mi söylemişti bir şiirinde. İşte bugün bizim için yaz bitiyor. Aslı ve benim için. Akşamları pansiyondan çıkıp Palmiye Pastanesine gitmek. Ona krem karamel bana muzlu nargile. Ne konuşuyorduk saatlerce. Bir akşam İngiltere’yi anlatmıştı bana, bir akşam da ben ona, ondan önce yaşadıklarımı.<br />Dün bütün gün kötü bir boğaz ağrısı. Gecesine yine burada adaçayı içiyorum. Bir de nargile yine tabii ki. Ateşim çıkacak gibi. Oradaki telaşını anımsıyorum. Odamızın balkonundan geceleri uzaktaki Yunan adası ve kardeş yıldızları. Sonra Selahattin işte. Karpuz kavun yeyin, çay demledim isterseniz diye ikram eden. İstemeyenlere kendin bilin diyen kibar adam. Şiirlerden de konuştuk mu? Elbette konuştuk. Güzel şiirlerden bahsettim ona ben, çirkin şairlerden.Sabah kahvaltılarına Celine Dion’un sesiyle uyanmak sonra. Sonra bir akşam gittiğimiz Bilokma adlı lokantada yediğimiz mantı. Bir akşam etli dolma yediğimiz küçük şirin mekân. Orada insanların cinsel kimlikleri üzerine konuştuklarımız. Bu ülkede, tecavüz olmasa bile, çocukluğunda taciz görmüş kaç kişi vardır acaba ?<br /><br />16 Eylül<br />İnanılır gibi değil. İstanbul’dayız. 17 saati geçti yolculuk. Kaş’ta olmak ne güzel, Kaş’a gitmek ne zor. Uçakla bile çok zor ve uzun; değil ki otobüsle. Yolculuk garipti. Burdur’da kaptanların yolu şaşırması. Önümüzdeki Moldovalı kadının gece boyu sürekli bir takım meyveleri föşürdete föşürdete yiyişi, hatta yemekten çenesinin hiç durmaması; hatta bir ara sabah beşe doğru verilen molanın dönüşü aynı kadını koca bir topak çikotalı kestane şekeri yerken bulmamız. Otobüsün gece klimasının bozulması. Sekiz derecede yolculuk etmemiz.<br />Otobüs yolu şaşırdığında kaptanı uyaran iki kafadar. Belli ki çok uzun yıllardır arkadaşlar. Birbirlerinin her şeyini bilen iki eski dost. Hangi meyve nerde iyi çıkar, ucuza rakı balık nerede iyi yapılır, hangi sebzeler nasıl pişirilirden tut da, tütünün alkolün en iyisine kadar hepsini bilen kalender tiplerdendiler.<br />İstanbul’a gelmek. Garip. Yine aynı sıkıntı verici macera. İyi ki o var. Kahvaltı ediyoruz. Biraz dinlenip sinemaya gidiyoruz. Av Peşinde. Uzun zamandır sinemada bir filmi alkışlamamıştım. İnanılmazdı. Akşama Güllaç. Ramazanın en hoş sürprizlerinden.<br />Ben ya hiç güllaç yemedim ya da anımsamıyorum yediğimi. Bu kadar güzel bir şeyi nasıl kaçırmışım. İnsan bazen hiçbir şey farketmiyor.<br /><br />19 Eylül<br />Halil’e e-posta atıyorum. Artık Doğan Kitap’la çalışmak istemediğimi, bunun için gerekli hukuki süreci başlatmasını rica ettiğimi yazıyorum. Şiir basmıyorlar, bittiğini düşündüğüm kitabımın ikinci basımını yapmıyorlar, o kadar ödül aldım bir küçücük ilan bile vermediler. Kaldı ki meraklısı değilimdir bu işlerin. Ama büyük bir holding kurumuyla çalışmak bunca ilgisizliği göğüslemek demek olmamalı. Bir kaç yayınevine de tanışmak amaçlı e-postalar gönderiyorum. Yarım saat sonra bir telefon. İthaki’den arıyorlar.<br /><br />23 Eylül<br />Cihangir’de bir antikacı. İçeri giriyoruz. Dünya değişiyor. Bir köşede bir daktilo var. İkimizde bakakalıyoruz. Bana dönüyor. Alayım mı bunu sana diyor, doğumgünü hediyesi. Ama doğumgünüm değil ki daha... 18 Ekim’e kadar kalmaz bu daktilo burada bu fiyata diyor. Alalım. Var sayalım ki bugün doğumgünün. Bunu daha önce ben yapmaz mıydım.. O yapıyor şimdi. Bir kırmızı şapka vardı bir de orada. Julie ve Jim’i izliyoruz. Fransız yönetmenin. Çok iyi çok hoş da evlilik kurumunu bu kadar yıpratmak için ya da değişiklik olsun diye.. ne bileyim. Belki de ben bu işlerden hiç anlamıyorum. Bu daha mümkün görünüyor gözüme. Kapatıyorum konuyu. Sen otur Muhsin Bey’i seyret Onur Caymaz.<br /><br />24 Eylül<br />İthaki ‘den Ahmet Öz’le Kadıköy’deki Eminönü iskelesinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. İskeleden iner inmez tanıyor beni. Ben daha önce hiç görmemiştim kendisini. Denizatı’na gidiyoruz. Daha önce oraya gidişlerim geçiyor aklımdan. Anılar bazı insanların peşini hiç bırakmıyor galiba. Anı hayaletleri. Ahmet çok sıcak bakıyor konuya. Önceki kitapları da yeniden basmaya talip. Kendi kendime yaptığım şeyler... Heyecanlanıyorum. Murathan’ın dedikleri hep aklımda. Ben hayatımda ne yaptıysam hep beş dakika içinde düşünüp yaptım... Beş dakika. Olur, diyorum Ahmet’e. Oldu o vakit diyor o da. Uğur geliyor Denizatı’na. Onunla da tanıştırıyorum onu. Tamamen tesadüf. Uğur’a yazdığım hikayeyi basmayan Doğan Kitap’tan ayrılmak üzereyim. Söz konusu hikâyeyi basacak yayıneviyle toplantıdayken beyefendi nargile diye çıkageliyor. Beşiktaş. Güzel bir kahve buluyoruz. Aslı’nın tabiriyle püflüyoruz. Her şey nasıl da güzel gidiyor böyle. İnsan ürküyor bundan. Anı hayaletleri.<br /><br /><br /><br />25 Eylül<br />İngilizce kursu başlıyor yeniden. Orazio’yu özlemişim. Hayatın içine karıştırdığı enteresan insanlar bunlar. Bana eşcinsel olduğunu söyleyiveriyor durup dururken. Birden her şey nasıl da değişiyor. Çok sevdiğiniz bir erkek arkadaşınız başka bir erkekle yattığını düşündüğünüzde kendinizi nasıl da garip hissediyorsunuz. Bunu garipsemek iyi bir şey değil, ama garipsememek de çok zor. Büyümek kirlenmek galiba her anlamda. İnsan hep do you love her diye soracağına do you love him diye sormak zorunda kalınca ne kadar çok şey değişebilir ki.<br /><br /><br />26 Eylül<br />Kitabın ve diğer kitaplarının basılacağı fikri beni nasıl da bu kadar mutlu etti. Yazıya gerçekten de ne kadar çok bağlandığımı anlayabiliyorum şimdi şimdi. Bunun bana bir gün bir hayat biçeceğini de. Doğan Kitap’la anlaşmayı feshediyoruz. Kitaplarımın ellerinde kalan stok sayılarını istiyorum. Rakamlar inanılmaz. Nerdeyse üçü tamamen bitmiş, Ezilmiş Leylaklar‘dan hiç kalmamış. Karşımdaki kibar hanım neden ayrılıyorsunuz dediğinde, bu rakamlara rağmen ikinci basımları yapmayışınız diyesim geliyor. Demiyorum. Ben galiba bir süredir hiç kimseye bir şey demiyorum.. Önümüzdeki bir kaç hafta içinde İthaki’yle resmi süreç başlayacak. Ocak 2008’in sonuna doğru yeni kitap çıkacak. Gökyüzü Sineması olacaktı hikaye kitabının adı. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri olmasına karar veriyorum. Gazeteport için bir yazı daha. Aslı’nın Gelincikleri.<br /><br />30 Eylül<br />Jaklin’le Sultanhamet’te buluşup sendikaya gidiyoruz. Akgün Akova’yla karşılaşıyorum orada. Nerelerdesin diyor. Görüşmeliyiz muhakkak seninle. Akgün ağabeyle görüşülmez mi hiç. Dünya gözümden düştüyevski demişti bir şiirinde. Ne çok severek okurduk üniversite yıllarında. Fişekçi’nin o kadar yanına gittim, bir merhaba demedi. Saçma bir herif! Olcay Özmen’le karşılaştık. Dediğim gibi yapmış. Çekilmiş, kimseyle görüşmüyormuş. En iyisi bu değil mi sahi. Arif Damar’ı gördüm. Yüzü gözü mosmordu. Hüseyin Alemdar, Yılmaz Arslan. Salih Bolat oradaydı. Çıkışta Refik Durbaş, Celal Üster, Behçet Çelik , Jaklin, Atilla Birkiye birlikte Dergah’a gittik. Adaçayı. Ardından Sultanahmet köftecisi. Pehlivan tefrikalarını anlattı Refik Durbaş. Divan şiiri ağır perdeden okunur diye bir cümlenin kültür bakanlığının bir çevirmeni tarafından slow curtain diye başladığını... Ağır perdeyi anlamadığını... daha nice şey. Kemal Tahir’in erotik hikayelerini, Mike Hammer’lerindeki elverir yavrum şeklindeki Çorum ağızlarını... Varlık çıkmış. Selim İleri’nin Daktilosu yayınlandı. Evdeki daktilomu düşündüm. Onur Caymaz’ın Daktilosu diye diye girdim yeniden Dergah’tan içeri. Püf. <br />Murat’ı aramak nereden aklıma geldi pekiyi. Ezilmiş Leylaklar’da o kadar uzun uzadıya yazdığım o güzel aileyi. İlk gençliğimin ikinci ailesini. Her şey nasıl da değişmiş. İyi ki gittim. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin sonunu söylüyor bilmeden Murat. Eski komşuları ilk opera şeflerinden Berç Mardirosyan’ın ölümü... Onu Kalbin ve Tenin bütün İsteklerin’deki Mösyö Mardik’in ölümüne yakıştıracağım. Sanat bir yakıştırma değil midir ? Ellerini yıkama hastalığına tutulmuş Murat. Bir gidişte dört kere yıkıyor ellerini. Zaman zaman Nurgül’ü görüyormuş. Bundan bahsetti. İnsan üzülmüyor bile çoğu kez. Anca belki geçen zamana üzülüyorsun. O da geçiyor. Ne diyordu Cansever: “Ne çok insan sevdim unuttum sonra da”Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-14525832196220620482008-04-30T07:35:00.000-07:002008-04-30T07:47:20.001-07:00Leylak Likörühiçbirşey...sadeceruhunuokşadımgeçenrüzgarınhüzünlüsözlerimle parmaklarımdakulaklarınnicesözsöyledimipekmendilineürktügece hiçbirşey...incecikbirportakalkokusuvurdugözlerinebakıncayüzüme menekşeyeleylağacamlıdolaptakikederiyleeriyenbirmüzikaletine ahneçokyol,neçokkırgındenizünlemi,neçokadamvarkenarındaakşamın <br />sabahçıçocuklarınüşümüşönlüklerivoktakolalıyakaları <br />birazayrıkaldımkırıkaynalardatıraşoldumyüzümüörseledimişte <br />yağmurdabizeuydu,sakallıyağmur,yaşlıgözlüklübireğretilik birsaatinsedeftenrakamlarıarasındagezinengölgesipapyonlueskizamanın işeerkengeldim,otobüslerikaçırmadımhiç,buluşulacakheryerebinyılerkengittim kimseolmadıama,benheperkenvardımbiraşkınilkçıkmazsokağına <br />birazsokaklarısevdimbirazsokaklaraaçılanpencereleri <br />şarkısöylerkengözlerinikapayanşarkıcıları,annemisevdimbiraz yüzündekidağyollarınıparmakuçlarınıaşınmışındansözheykellerinikonuşurken konuşurkensözlerimdebirkültablasınınkırıkkenarlarını,suluboyaresimleri, <br />birgüninceparmaklıküçükbirelgelipdüzeltecekherşeyi hiçbirşey...<br />birleştirmeyidüşündüğümüzkitapdolaplarınısevdim <br />yazmayıdüşündüğümyenibirromanınmimarkahramanını giysileriyamatutmadıhiçgüzünhereylülsokaklardadalınaaşıklalyaprakları <br />adımkonulançocuklarısevdim otellersevdim,otelkatipleri,<br />"eysizidurmadanbirşeylerlededeğiştirenler"* denizekarşıpanjurlarsevdim,<br />vapurlardaçalışanişçilerindeniztuzukokusu benbirrüzgargülüaradımhepiçimdearamayısevdim geceleriyalnızsokaklardantekbaşına,hızlı,yavaş,farsızgidengecearabaları <br />gecelerinhayaletgibigeçişlerinisevdim,hicranyarası rüzgarınkulağınafısıldadığımsözlerden yaktığımtütsülerden,kilisecamlardansızanbirçeykaldıellerimde <br />banabakışınısevdimbunlareniyimsergözleridünyanın <br /><br />ben çok ayrılık yaşadım onun için hep birleşik yazdımOnur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-86518617460433831702008-04-16T04:39:00.000-07:002008-04-16T04:42:52.869-07:00Söyleşi İmza19 Nisan 2008 <br />Nazım Hikmet Kültür Merkezi<br />Altıyol / Kadıköy<br /><br />Saat: 16.00<br /><br />"Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri"Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-44138395165086694162008-03-12T00:17:00.000-07:002008-03-12T00:18:27.220-07:00"Kalbin ve Tenin..." ilk söyleşi... Hale Kaplan ÖzYalnızlık bile birileri varken anlamlı<br />'Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri' kitap ismi olarak Bilge Karasu'dan Selim İleri'ye, O'ndan da Onur Caymaz'a hediye. Türkçe'nin iki ustasından kalan bu isimle Caymaz, gittikçe grileşen hayata, 'şimdi'nin sahici hikayeleriyle not düşüyor. <br /><br /><br /><br />Onur Caymaz'ın dördüncü öykü kitabı “Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri” hayatın içinde duran fotoğraf karelerinden oluşuyor. “Artık hiçbir öykü kahramanı papatya tacı yapmıyor” diyen Caymaz, sokaktan çekip çıkardığı öykülerinde duyduklarını duyurmayı amaçlıyor. Kendine dokunmayanı okutmuyor. İçi acıyor çok kez yazarken, okurun da acısın istiyor. <br />Kentin gri hayatı, derdi olan, içinde çetin bir mücadele yaşayan karakterler... İç seslerin yoğun olduğu bu anlatılarda, kirliliğin kuşattığı bireyin kaçış öykülerini okuduğumu düşündüm. Hepsinin izleği tek gibi görünüyor. <br /><br />Yaşadığımız son dönemden bahsetmek istedim. Her gün televizyonlarda gördüğümüz bir yığın hazin öyküye gülüp geçememek, dünya elimizin altında küçüldükçe yok olan hayallerimiz. Eriştikçe sabretmeden, istemeden, tutkusuz, neşesiz hayatlarımız. Bütün bunlar içersinde şehir insanın gündelik kaygıları. Her gün yaşadığımız görüntü - ses kirliliği ile doların ve yatırım fonlarının kuşattığı gündelik yaşam. Yabancı ülkelerde en sıradan insanların gittiği çağdaş kahvelere gitmeyi sınıf atlamak olarak algılayan ne burjuva ne de proletarya olabilmiş garip bir orta sınıf. Alışveriş merkezleri, saçma TV dizileri ve her sabah biraz daha yorgun uyanmak... Bunca şeyin grileştirdiği hayata alışmak...<br /><br />Hayatın içinde duran öyküleri seviyorum ben. Çünkü orada her şeyi bulabilirsiniz. Bütün bu saydıklarımın yanında berber kanaryaları, kahve muhabbetleri, eski kasetlerinin satıldığı pasajlar, han avluları, lise bahçeleri, eczacı kalfaları, fahişeler de var. <br /><br />İç sese gelince; yazı bir iç yolculuk değil mi? Yazdıklarım kimseye anlatamadıklarım. Özdemir Asaf, "benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz yoktunuz," der. Büyük bir yalnızlığın çevresindeyiz hepimiz. Çok insan var. Kalabalıklar fakat, çok hiçbir şeydir. Ne yapıyoruz, ne yetiştiriyoruz bu kadar aceleyle...Anlamsızlık, hiçlik, boşluk; günümüzde kimi sanatçıların pek tuttuğu deyimler. Cehennem başkalarıymış dense de insan yine insanla anlaşılır. Yalnızlık bile birileri varken anlamlıdır. Bu çerçevede hikâyeler kurmayı denedim. <br /><br />İsmini Selim İleri hediye etmiş kitabın. Sahi o bu ismi koymadan aklınızda bir isim yok muydu? <br /><br />Bir akşam anımsıyorum, beş altı yazar yemeğe gitmiştik. Kimler vardı acaba? Herkes o aralar yazdığı şeylerden bahsediyordu. O geceye kadar kitabımın ismi, kitaptaki novellanın ismiydi, yani Gökyüzü Sineması. O gece Selim İleri bana yazmak istediği bir hikâyeden bahsetmişti. İsmini koymuş yazacağı şeyin ama henüz metin ortada yokmuş. İsmi ne diye sorunca Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri, diye cevaplamıştı. Ona da bu ismi çok sevdiğim yazar Bilge Karasu hediye etmiş. "Benden de sana geçsin bu isim hadi," diyerek gülümsedi. Becerebilir miyim diye çok düşündüm. Sonuçta Türkçe'nin iki ustasından kalan bir isim vardı elimde. Edebiyat yaşam biçiminizse hiçbir şey küçük ayrıntı değildir. Yazabilmek için günler geceler harcadım. <br /><br />Şair Onur Caymaz, o kimliğinden ne kadar sıyrılabiliyor öykü yazarken?<br /><br />Kitaptaki öykülerden birini çok sevdiğim arkadaşım Ümit'e okumuştum. İki paragrafı dinledikten sonra ne güzel şiir bu, demişti. İlginçtir. Ne yazarsam yazayım elim arada şiire gidiyor. Fakat bir kaç türde yazan insanlarda böyle bilinçsizce bir geçiş var. Yazı da hayat gibi çünkü; bir şey başka bir şeye her zaman yol olur. Her şey birinden ötekine ince çizgilerle bağlıdır. Şiir yazarken öyküye, öykü yazarken romana, romandan yine şiire... Tür sadece etiket, önemli olan yazıdır. <br /><br />Sinematografik öğeler yoğun öykülerinizde. Vakanın azlığı da sinema ile ayrışan yönü gibi geldi bana. En temelde okurun zihninde oluşturmayı hedeflediğiniz etki nedir?<br /><br />Çarpıcılık. Olay tabii ki çok önemli ama ben öyküyü olay ya da durum öyküsü olarak ayırmaktan yana değilim. Yalnızlık yaşamda bir andır. Öykü gibi; öykü hem yalnızlıktır, hem de bir an. O "an"da neler olabileceğini siz düşünün. Fotoğraftır öykü. Bir mağazanın önünden geçerken vitrinde kalan gölgeniz, Kapalıçarşı'da ışıklar, bir martı, parklar... Aklınıza ne geliyorsa girip çıkabilir öyküye. Bu anlamda sinematografik öğenin öykülerimde bulunması normaldir. Ne de olsa sinema dediğiniz şey özünde fotoğraftır. Çarpıcılık, akılda kalacak anlar, merhamet; kahramanlarımı seviyorum ben, onlarla aramda iyi şeyler geçiyor. En kötüsünü bile seviyorum, kötü ne ki diye soruyorum kendime. En kötüsünün içinde bile insani bir şey var. <br /><br />Şiirli sözler bir de. Kendime dokunmayanı başkasına okutmuyorum. İçim acıyor çok kez yazarken, okurun da acısın istiyorum. Sanat biraz da bu değil mi, duyduklarını duyurmak. <br /><br />Dış dünyadan çok içe yöneliyorsunuz. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünerek soruyorum. Bu durumun üretkenliğe etkisi ne yönde? <br /><br />Böyle bir ilgi kurmadım hiç. Üretkenlik bende değişken bir şey. İnsanın içindeki şarkıdan gayrısını söyleyebileceğine inanmıyorum. Bazen çok mutluyken, bazen de mutsuzken yazdığımı bilirim. Bazen gecenin bir yarısı, bazen sabahın çok erken vakti. Aşıkken ya da terkedilmişken. Masanın başında oturduğumda çoğu zaman ne yazacağımı bilmem. Asıl keyif de bu. Yolu bilmiyorsunuz ama bir yere gideceğiniz kesin. Rüzgâr nereye eserse. Grup Gündoğarken'in evvelce Herşeye Rağmen diye bir şarkısı vardı. Yazı yazmayı tarif eder bence: "Değişir düzenin herşeye rağmen / Bir rüzgâr eser de dağılır gidersin..." <br /><br />Ömer Lekesiz, "Öyküyü kuramlardan sağan biri olmadı hiç Onur Caymaz, onu hep hayattan devşirdi." tespitini yapıyor, katılmamak mümkün değil. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?<br /><br />Artık hiçbir öykü kahramanı papatya tacı yapmıyor. Otobüs duraklarına rastlamıyoruz, telefon kulübelerine, fal bakan komşu kadına, bulaşık yıkarken kırılan bardağa, masa örtülerine, hastanelere, loğusa şerbetine... Hayatımızdan usulca çekilip gitti mi bunlar? İnsanların sesleri nasıl da azaldı; Orhan Kemal'in neredeyse tamamı ikili konuşma şeklinde süren öyküsü vardır. Sait Faik'i, Tarık Dursun'u okuduğumuzda 50 yıl öncesini izleyebiliyoruz. Bizden 50 yıl sonra yaşayanlar bizi okuduklarında (o zamanlar okunuyorsak) 2008 yılını görebilecekler mi? Kendi konuştuğu kelimelerle yazmayan yazarlar var. <br /><br />Üstelik yazarlık sadece kuramla yapılmıyor. Tek başına yetenekse hiçbir işe yaramaz. Malumdur, anlatı geleneğinden geliyoruz. Herkesin hayatı "roman"dır bizde. Eften püften şeyler için "hikâye"den denir, güzel olan şeyler "şiir" gibi güzeldir. Çoğunluk bu kelimeleri böyle kullanır. Hakkımda sayın Lekesiz'in söyledikleri... Sesime bir yerlerden ses geliyor demek. Yazmaya devam! Bir de bir iki yerde, tramvayda , otobüste ya da bir uzak evin bir köşesinde kitabımız görülmeye başlasın, ötesi boş. <br /><br />Kuşağınız ve öykücülüğümüz ile ilgili genel bir soru sormak istiyorum son olarak. Zihinsel kodlarımızın ciddi bir dönüşüm yaşadığı bugün, öykümüze ne şekilde yansıyor? <br /><br />Bu çok zor bir soru aslında. İnsan kendi kuşağı hakkında konuşurken o topluluğun içinde bulunduğundan dışardan bakamıyor. Bugün geçmişteki gibi bir kuşak anlayışı yok artık. En açık görünen bu. Birey daha ön planda çünkü. Ortak hareket edebileceğimiz noktaları çok sık bulamıyoruz. Bulanlar bir dergi ya da manifestoyla derdini anlatıyor. <br /><br />Yakup Kadri söylemişti sanırım, 1920'lerden beri her konuda değişmeyen tek şey bireysel kinler, öfkeler, çekememezlikler, hiçe saymalar... "Bugün", artık bir cinnettir. Nazım'ın dediği gibi, domuzları balıkla, insanları yalanla besliyorlar . Zihinsel yapımız değişiyor evet; güçsüzleşiyor. Unutuyoruz. Her şeyi öylesine çabuk unutuyoruz ki. Murathan Mungan'ın belki de en sevdiğim cümlesidir: "Türkiye'de her şey olabilirsin, sadece rezil olamazsın"... "Bugün" yok Türkiye'de artık. Bugün yok, dün çok uzakta kaldı, geçmiş deyince evvelden anlaşılan beş yüz altı yüz yıldı, şimdi geçen hafta. Maziyi yitirdik. Bu çılgınlık bir yerde dibe vuracak. Sonra toparlanacağız. Ondan sonradır ki bugün daha çok girecek yazdıklarımıza.Onur Caymazhttp://www.blogger.com/profile/06051445477712805017noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-24644392.post-23053049510590223602008-02-26T23:11:00.000-08:002008-02-26T23:15:45.753-08:00Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri - Mart başında...<a href="http://bp2.blogger.com/_6Pydn-DyliY/R8UNd728GEI/AAAAAAAAADg/yHPo5xfIvPQ/s1600-h/caymaz+kapak.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_6Pydn-DyliY/R8UNd728GEI/AAAAAAAAADg/yHPo5xfIvPQ/s320/caymaz+kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5171554555040372802" /></a><br /><br />"Ama o muhallebici. Bütün bir hayatın özetiydi sanki. Arkadaki masalar –aralarında kıtalar vardı sanki; o denli uzak-. Derinlere doğru gittikçe soğuyacaktı sanki her şey. Talaşın nemli sarı kokusu. Her şeyi duyuyordu içinde. Her şey ruhunu uyuşturacak kadar canlıydı. <br />Sesinden utanmak. “Bir tane tavukgöğsü verir misiniz” diye rica eden çocuk sesi. İçine dokunuyordu. Garsonun iyi taranmamış saçları. Koltukaltlarında birikmiş ter kokusu. Dışardan içeriye süzülen ışık –hep ışıklar-. <br />B