Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: May 2008

Onur Caymaz

Monday, May 12, 2008

dünebakan ekim 2007

1 Ekim
Hüseyin Alemdar, Attila İlhan şiir ödülünü kazanmış. Attila İlhan’ı tek t ile yazan bir sürü katılımcı arasından ve yine belki de zamanında İlhan için onca laf edip yine katılan bir dolu şair arasından. Sonuna kadar hak ediyor şiirimizin bu vefalı ağbisi. O nedense abi değil, ağbi oldu hep benim için. Bir şeyler yapmalı.

5 Ekim
Ben hiç böylesini görmemiştim / Vurdun, kanıma girdin, itirazım var... Attila İlhan

Dediler ki gam giderir, çok bade içtim sensiz... Fuzuli.

9 Ekim
Mösyö Mardik, tamam. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin sonu kafamda bitiyor. Ramazan gelip de geçmiş. Bu sene biraz daha uzak. Eski bir Ramazan gününü anımsamak. Edirne’de bir sokaktayım. Kadir Gecesiydi. Sanırım bugün de Kadir gecesi. Karanlık, soğuk bir sokak. Ucunda çok eski bir cami duruyor. Buğulanmış camlara ışıklar vuruyor. Demir kafesler camlarda. Kar kokusu var havada. Çocuklar birden bir çete gibi çıkıyor karşıma. Ellerinde kandiller var. Para topluyorlar usulca. Kandil ya. Maniler okuyorlar, şiir söylüyorlar... İftar topu patlamış. Teravih bekleniyor. Sonra bir muhallebiciye gittim. H leri söylenmemiş kelimeler. Boza içiyorum. Edirne’nin asıl adı Hedirne’ymiş derler, Hadriyanus’tan gelen. Fakat o kadar söylenmez ki orada H harfleri. Edirne oluvermiş zamanla kentin ismi. Hatta Hasan adlı bir çocuğun hikayesi meşhurdur. Arkadaş sünnet oluyor Edirne’nin bir köyünde. Komşular tabii hediye getirecekler. Adının baş harfini taşıyan bir kolye alalım diye düşünüyorlar. Tahmin edeceksiniz. Zincirin ucunda bir A harfi sallanmakta.
Ezginin Günlüğünün Çeyrek adlı albümünden, Grup Gündoğarken’den Eksik Bir Şey ve hiç sevmesem de kendisini Yavuz Bingöl’den Küçüğüm. Çoğu kez cover dedikleri türde yapılan şarkılar eskisini aratır. Bunlar hatırlatmıyor bile. Çok çok güzel.


12 Ekim
Bayram. Biraz daha uzak her şey bu sene. Bunu farketmek öyle acı ki. Yine de anneanneye el öpmeye. Uğur’la. Nargileye. Aslı’yla nevalemizi aldık. Al Pacino da geliyor, Kadın Kokusu. Rakı. Bolca yağmur dışarda.

13 Ekim
Tembellikten başka bir şey değil. Bütün gün oturup battaniyenin altında film izledik. Gırgıriye’de Bayram Var, Selvi Boylum Al Yazmalım. Yağmurlar yine.

14 Ekim
Telli Baba’nın biraz daha yukarsında Nesli diye bir meyhane. Burayı bir hikayeye sokmalı muhakkak. Jason Bourne serisinin son filmi. Kendime bazen şaşırıyorum bu konuda. Hiç yapmadığım şeyleri yapabiliyorum. Böyle yaşlanacağım herhalde. Kalbin ve Tenin.... Yazıldı ve bitti.

18 Ekim
Doğumgünüm. Aslı. Başkaca ne. 30 yaşını bitirince insan. Ne düşünüyor. Bir hane daha değişti yaşımdan. On yıldır aynıydı o hane. Şimdi o da arttı. 2 değil artık. Her şeyin en üst seviyede yaşandığı yaşmış otuzlar. Yirmi yaşındayken de yirmi yaşındakiler böyle diyordu. Kırk yaşına gelince kırk yaşındakiler böyle diyecek herhalde. Bir şeyler okumuyorum bu aralar. Dergilerle geçiştiriyorum nedense. Bu günü bekliyordum belki. Bu kadar zaman sonra, 30 yaşında bir adam olarak elimde kalanlar. Bir muhasebe. Vicdan muhasebesi falan değil canım. Onunla yaşıyoruz zaten. Bildiğiniz muhasabe. Kıyıda köşede beş altı kitaptan başka hiçbir şey yok. Bir de yeni yazılanlarından başka. Bir de ayrılıklar, başarısız bir evlilik, ölümler, bu çağ işte sonra... Bir araba, bir ev falan. Aslı’nın bazı arkadaşlarıyla tanıştığımda bakıyorum da. Daha çok maaş alanlar, kendi işini kurmuş adamlar, paralılar. Ne bileyim bir zaman önce, bir gün bunların koyacağını düşünmezdim hiç.
Tek başımayım doğumgünümde Aslı çalışıyor. Selim İleri’nin 40. Edebiyat yaşı kokteyli var. İleri’nin de dediği gibi bunlar artık bir şenliğe dönüştürdüler işi. Canı isteyen Selim’in kırk yılını kutluyor. Bu kez Hilton. İnci Aral, bana inanılmaz şeyler söyledi çok mutlu oldum. Ayşe Sarısayın ile Behçet hocadan şiirler okuduk, Cenk Gündoğdu; incecik bir adam, Deniz Kavukçuoğlu; kendini Romain Gary sanıyor, neşeli, Turhan Günay; en güzel ceketlerin adamı ve kim? Türkan Şoray, gidip Vesikalı Yarim’i anlatıyorum, öpüyor beni, gidip bir çok hikayeme konu olduğunu anlatıyorum, ay ne şeker diyor, öpüyor, bugün benim doğumgünüm efendim, diyorum, öpüyor, elleri titriyor fakat hep, inanılmaz bir kadın, kaç yaşına bastın bakayım sen diyor, otuz bitti diyorum. Ah pardon, diyor, ben sizi küçük bir şey sandım da öpüyorum öyle deminden beri, önemli değil efendim, diyorum gülerek. İnternette tesadüfen bir fotoğraf sitesinde gördüklerimi anımsıyorum. Bir genç arkadaş, çektiği bir çiçek fotoğrafının altına yorum olarak benim Kasımpatı şiirimden dizeler alıntılamış. Bir doğumgünü armağanı daha.



19 Ekim
Hüseyin Alemdar için yazdığım yazı Radikal Kitap’ta yayınlanıyor. Alemdar’dan ses yok hiç. Sonunda aradım dergiyi görmedi mi acaba diye; telefonda ağlıyor. Çok duygulanmış. Ben de çok kötü oluyorum öyle duyunca sesini. Sonuçta hep karşımda dimdik durmuş koca bir adam. Ağlamaklı bu kez, sana yazıyı görür görmez e-posta gönderdim, konuşacak halim kalmamıştı yazdım diyor, fakat ben dışarda olduğum için görmemişim postayı. Vefa’yı düşünüyorum.
İngiltere için gereken belgeler toparlanacak. Pasaport dairesine gideceğim için dışardayım, nüfus kağıdı değişecek diyorlar, nüfus idaresine gidiyorum muhtarlık kağıdı diyor, muhtarlığa gidiyorum, Kurtuluş’a, kaydınız burada değil eski taşındığınız yere bakın diyorlar, Beylikdüzü’nden bahsettiğini bilmiyor olsa gerek. Gidiyorum Beylikdüzüne. İki saat sürüyor. Tam kağıdan gireceğim, öğle tatili diyor muhtar hanım. Bir buçukta gelecekmiş kendileri. Bir buçuk saat öğle tatili. Gidip eski mekanımı geziyorum. Burayı anımsamaya çalışıyorum. Bellek bazıları geri itiyor, yoksa unutmak diye bir şey olduğunu sanmıyorum. Fakat ne kadar da değişmiş. Bazı yerler sadece acı veriyor. Bazılarında kaybettiğim zamanı anımsıyorum. Doğru dürüst bir ilişki hiçbir zaman kurulamıyor belki. Belki ilişki doğru dürüst bir şey değildir. Ama Aslı arıyor. Belki hep bir umut. 30 yaş için bir umut. Şirkete gidiyorum. Pasta kesiyorlar benim için. Akşam Edebiyat Koop’ta söyleşim var. Gidiyorum. Şeref ve Betül. Leyla Şahin; hep o fular, romandan bir bölüm okuyorum, roman değil bu, şiir diyor. Şiirdir doğru. Hayat şiir. Onlar da pasta almışlar. Mutluluk üstüne mutluluk.
Çıkıyorum. Aslı Cevahir’in oradaki nargilecideymiş. Eh artık, daha ne olsun.
Günler gelip geçiyor, kış kapımızda.

20 Ekim
Cankurtaran’da Erol Taş kahvesi’ne devriliyoruz İnce Memed’le birlikte. Sonra Sabahattin’in Yeri.

24 Ekim
Kitap Fuarı geldi çattı. Bir fuar anımsıyorum.2004 yılının sanırım. İmza günüm vardı o sene fuarda. Roman yeni çıkmıştı. Nurgül ile yaşadığım evi terkettiğim sabah. Elimde pijamalarımın ve bir iki kitabımın durduğu küçücük bir çanta. Bir yaşantının sonundan bir romana savrulmuşum. Tuna Kiremitçi’yle yanyana imzalarımız var. Onun masasının önünde 180 civarında okur (beklerken sıkıntıdan saymıştım), benimkine de arada bir uğrayan üç beş hayran. Bir de onun önündeki sırada beklemekten sıkılan bir iki genç hanımın zaman zaman benim yanıma gelip kitaplarımı karıştırması.
İmza günlerinin böyle bir sıkıntısı var işte. Ortaya bırakılmış bir meyve gibi kalırsınız orada. Biri gelir sizin canınızı dişinize takarak yazdıklarınıza dokunur, alır eline, isteksiz bir iki dudak kıvrımıyla bazı sayfaları karıştırır, kitabı yerine koyar, başarılar dilerek ya da çoğu zaman hiçbir şey söylemeyerek ayrılır yanınızdan. Bu yine de olağandır diyelim. Çünkü o gün üç beş tane bayan çocuklarına alacağı Orhan Kemal kitabının hangi yayınevinde olduğunu ya da yanımdaki tezgahtan aldığı bir kaç kitabın fiyatını, ya da bilmemne yayınevine nasıl gideceğini bana sordu hep. Sizin orada yazar olarak bulunma amacınızla çok fazla ilgilenmez kimse.
Sonra VİP salonunda Tuna’yla birlikte oturup bir şişe viski içmiştik. Doğan Hızlan da sanırım katılmıştı çok kısa bir süreliğine aramıza. Ben sonra fuarda oturup yanıma gelen bir sürü liseli çocuğa Attila İlhan’ı anlatmıştım. Bunun bile üzerinden kaç sene geçmiş.
O gece fuardan çıkıp sevgili yazar dostum Derya Erkenci’nin evinde kalmıştım. Deli adamın tekidir o da. Elindeki Türk filmi arşivinden konuşmuştuk boyuna. Dayanamıyordum ama. Böylesine ortada kalmış olmaya dayanamıyordum. Reis, demiştim, bana bir otel bul. Çırağan olur mu demişti. Gülerek neden olmasın, diyorum. Yok abi öyle değil, şaka yapmıyorum diyordu, bildiğimiz zenginlerin Çırağan Oteli’nin karşı sokağında başka bir Çırağan Oteli daha var. Elli milyon, bir kişi.
Soğuk, kar. Yürüyorum Barbaros Bulvarı’ndan Ortaköy’e. Kendime geliyorum. Otel odası. Tahta yatak, kirli lavabo, kör pencereler... Böyle kaç tane oda var hayatımda kimbilir. Yatağa uzanıyorum sonra. Üşümek ki nasıl... Kafamı biraz daha kaldırıyorum. Başucumda bir Yahya Kemal şiiri... Canan ki...

25 Ekim
Beyoğlu’nda yeni bir nargileci buluyoruz Uğur’la. Sen Antuan kilisesinin karşı sırasında, Barselona Pastanesi vardır, onun bulunduğu sokağın içinde, Sefa diye bir yer. Çok güzel.Bir yandan İnce Memed 1, bir yandan naneli. Daha ne olsun. Son Ultimatom adlı filmi izliyoruz sinemada. Ne kadar zekice ve dopdolu bir film. Bu kadar az kan olan fakat bu kadar heyecanla izlediğim başka bir film az hatırlıyorum ki aksiyon filmlerinden hoşlanmam ben. Jason Bourne’nin filmin sonundaki yazılardan zaten bir roman kahramanı olduğunu anlıyorum. Roman ve macera arasındaki çetin ilişki...

29 Ekim
İnce Memed bütün edebiyat lezzetinin yanında bence düpedüz bir macera romanı. Akıcılığı ve güzelliğini biraz da “olay”ından alıyor. Biz genelde romanları macera romanı, aşk romanı, best seller diye ayırıyoruz yanına bir de edebi roman diye bir şey konuluyor. Bakıyorum da aslında Jason Bourne ile İnce Memed arasında büyük fark yok. İkisi de çok sıkıştırılan insanın trajedisi ve kendini arama mücadelesi. Kendini ararken hayatı öğreniyor ikisi de. Romanımızda macera öğesi. Sanırım Cemal Süreya’nın bir yazısında görmüştüm bunu. Attila İlhan ne kadar da iyi yapardı bu işi. Zenciler Birbirine Benzemez olsun Kurtlar Sofrası olsun, edebiyatın yanında bir film izleniyor gibi de okunabilecek sinematografik romanlardı.

31 Ekim
Kaptanzade Ali Rıza bey. İlk Türk tango yazarımız:
Akşamı süzme deniz / Renginden gözüm yandı / Engindeki pembe iz / Gönlümde halkalandı /
Ufkun kızıl ateşi / Yanar derdimin eşi / Ruhum solan güneşi / Gurbetin gülü sandı
Yeniden bayi toplantıları başladı. Bu kez Taksim’deki Divan Otel’deyim. Yine her şeyi bıraktım yazmıyorum, okuyorum sadece. Kendime bir sürü şeye bölmekten yoruldum.

dünebakan Eylül 07



3 Eylül
Şirketten yeni bir iş. Karaköy’deki Liman lokantasında yapılacak bayi toplantılarında görev alacağım. Oranın internetini ve bilgi işlem desteğini sağlamak. Liman lokantası harika bir yer. Karşısı bütün bütün liman.Deniz. Yabancı bandıralı gemiler. Bir gemi anımsıyorum. Rus bandıralı. Sevastapol gemisi. Bacası beyaz. Fakat beyazın altından görünen, eskimiş bir orak çekiç işareti. Ne kadar hatırlanamayacak bir olayı söylüyor. Komünizm günlerini Rusyanın, Prag Baharını, Bulgaristan’daki komünizmi... Ancak kitaplardan bilebiliyor bizim kuşak. Fatsa deneyini bile. Terzi Fikri’nin romanı mesela, neden yazılamaz bugün...
Düşünüyor insan.



8 Eylül
Yeni şiir dosyasının adı Yaz Tarifesi olacak. Biten bir yazı anlatan şiirler, hafif dokunan, ama acıtan zaman zaman... İnsanlar için yazdığım şiirler için ağırlıkta olacak. İnsanlar için şiir yazmanın boşluğuna gönderme belki de. Alınlığında isimler duran şiirler. Kuzeyde Bir Otel ve Arkadaşlar...Ayrılıklar... adlı iki bölüm düşünüyorum. Kitaplarımızı basanlar en azından bir kitabı “daha” basmamaya devam etmiş olurlar.

10 Eylül
Kaçak Yayın dergisi kapandı. Günlükleri bugüne kadar orada yayınlıyordum. Öksüz kaldılar şimdi. Borçlarımı yavaş yavaş kapamaya başladım. Nicedir parasızlık. İnsan sokağa çıkınca gönlünce bir şey alabilmeyi özlüyor. Kimseyle görüşmüyorum bu sıra. Bir tek o var. Bir de iş ve İngilizce kursu. Roman içimsıra gidiyor bu ara sadece. Yazmayı yine boşladım. Ama olacak biliyorum. Bir kaç işi birarada yaparken yazı yazmak, ve yazı yazarken üç beş türe dağılıvermek.
Mahmut Özay yazısı güzel oldu. Zaman kitap ekinde gördüm. İnsanın kendi yazdıklarını başka yerde görmesi garip bir duygu.
İzne çıkıyorum yine. Kaş.

12 Eylül
Meis adasına bakarken bir şişe küçük rakı, köyden gelen teyzenin özel yaptığı mezeler, karşımda. Siyah bir gül gibi oturuşu. Masa örtüleri. Değerli misafirlerimiz diye bizi karşılayan garson. Ritsos’a kaldırılan kadeh. Ne diyordu: “Ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin / görmeyeyim diye gözlerimden öperdin”.
Yaz başında yapayalnız gittiğim Kaş’a bu sefer onunla gidiyorum. Tam Yaz Tarifesi. Bomboş, tenha oteller, yıkık iskeleler, emekli yabancı turistler, kibar yaşlılar, iyi niyetli esnaf. Bu kez Selahattin. Pansiyonun yetkilisi. Geçen seferkilerin kadın kız atmak için işlettikleri pansiyonda bu kez köydeki sevgilisine aşık gerçek bir adam duruyor. Hikayesiyle, tavrıyla ve iyiniyetiyle. İyi ki tesadüfen Sonne’yi bulmuşuz diyorum. Balkonundan deniz yine. Denize bakmak ne iyi geliyor.

13 Eylül
Balzac. Kaputaş Plajı yine. Buraya bir daha gelebileceğimi sanmıyordum. Yine buradayım. Hayatı anlamak öyle güç ki. Ne yapacağını bilemiyorsun hiç. Hababam Sınıfı’nda sevdiğim bir replik vardı, Adile Naşit, çıkarın kağıtları sözlü yapacağım dediğinde, Kemal Sunal (öldü değil mi ikisi de), “ne yapacağı hiç belli olmaz, bak yazılı gibi başladı, sözlüye karar verdi) derdi. Onun gibi. Ben de tam tersi ama. Sözlü gibi başlayıp yazılıya karar veriyor hep. Yazmaya.
Kaktüs çiçeklerinin ortasından çıkan meyvenin yenmesi, Kaş Pazarı’nda meyve sebzelerin çocuk kokusu, sokaklarda açelyalar, gecelerin ortasında yıldız çiçekleri hep. Gökyüzünün kadifeden kumaşı. Votka. Suskunluklar hep. Erenköy’deki geçen ilkgençlik günleri. Çocukluk. Bosna. Hikayesi. İnsanların hikayelerinden neden bu kadar çok etkileniyorum ben ?

15 Eylül
Yaz bitti. Söylenmeyen şeyler kaldı geride diye Ülkü Tamer mi söylemişti bir şiirinde. İşte bugün bizim için yaz bitiyor. Aslı ve benim için. Akşamları pansiyondan çıkıp Palmiye Pastanesine gitmek. Ona krem karamel bana muzlu nargile. Ne konuşuyorduk saatlerce. Bir akşam İngiltere’yi anlatmıştı bana, bir akşam da ben ona, ondan önce yaşadıklarımı.
Dün bütün gün kötü bir boğaz ağrısı. Gecesine yine burada adaçayı içiyorum. Bir de nargile yine tabii ki. Ateşim çıkacak gibi. Oradaki telaşını anımsıyorum. Odamızın balkonundan geceleri uzaktaki Yunan adası ve kardeş yıldızları. Sonra Selahattin işte. Karpuz kavun yeyin, çay demledim isterseniz diye ikram eden. İstemeyenlere kendin bilin diyen kibar adam. Şiirlerden de konuştuk mu? Elbette konuştuk. Güzel şiirlerden bahsettim ona ben, çirkin şairlerden.Sabah kahvaltılarına Celine Dion’un sesiyle uyanmak sonra. Sonra bir akşam gittiğimiz Bilokma adlı lokantada yediğimiz mantı. Bir akşam etli dolma yediğimiz küçük şirin mekân. Orada insanların cinsel kimlikleri üzerine konuştuklarımız. Bu ülkede, tecavüz olmasa bile, çocukluğunda taciz görmüş kaç kişi vardır acaba ?

16 Eylül
İnanılır gibi değil. İstanbul’dayız. 17 saati geçti yolculuk. Kaş’ta olmak ne güzel, Kaş’a gitmek ne zor. Uçakla bile çok zor ve uzun; değil ki otobüsle. Yolculuk garipti. Burdur’da kaptanların yolu şaşırması. Önümüzdeki Moldovalı kadının gece boyu sürekli bir takım meyveleri föşürdete föşürdete yiyişi, hatta yemekten çenesinin hiç durmaması; hatta bir ara sabah beşe doğru verilen molanın dönüşü aynı kadını koca bir topak çikotalı kestane şekeri yerken bulmamız. Otobüsün gece klimasının bozulması. Sekiz derecede yolculuk etmemiz.
Otobüs yolu şaşırdığında kaptanı uyaran iki kafadar. Belli ki çok uzun yıllardır arkadaşlar. Birbirlerinin her şeyini bilen iki eski dost. Hangi meyve nerde iyi çıkar, ucuza rakı balık nerede iyi yapılır, hangi sebzeler nasıl pişirilirden tut da, tütünün alkolün en iyisine kadar hepsini bilen kalender tiplerdendiler.
İstanbul’a gelmek. Garip. Yine aynı sıkıntı verici macera. İyi ki o var. Kahvaltı ediyoruz. Biraz dinlenip sinemaya gidiyoruz. Av Peşinde. Uzun zamandır sinemada bir filmi alkışlamamıştım. İnanılmazdı. Akşama Güllaç. Ramazanın en hoş sürprizlerinden.
Ben ya hiç güllaç yemedim ya da anımsamıyorum yediğimi. Bu kadar güzel bir şeyi nasıl kaçırmışım. İnsan bazen hiçbir şey farketmiyor.

19 Eylül
Halil’e e-posta atıyorum. Artık Doğan Kitap’la çalışmak istemediğimi, bunun için gerekli hukuki süreci başlatmasını rica ettiğimi yazıyorum. Şiir basmıyorlar, bittiğini düşündüğüm kitabımın ikinci basımını yapmıyorlar, o kadar ödül aldım bir küçücük ilan bile vermediler. Kaldı ki meraklısı değilimdir bu işlerin. Ama büyük bir holding kurumuyla çalışmak bunca ilgisizliği göğüslemek demek olmamalı. Bir kaç yayınevine de tanışmak amaçlı e-postalar gönderiyorum. Yarım saat sonra bir telefon. İthaki’den arıyorlar.

23 Eylül
Cihangir’de bir antikacı. İçeri giriyoruz. Dünya değişiyor. Bir köşede bir daktilo var. İkimizde bakakalıyoruz. Bana dönüyor. Alayım mı bunu sana diyor, doğumgünü hediyesi. Ama doğumgünüm değil ki daha... 18 Ekim’e kadar kalmaz bu daktilo burada bu fiyata diyor. Alalım. Var sayalım ki bugün doğumgünün. Bunu daha önce ben yapmaz mıydım.. O yapıyor şimdi. Bir kırmızı şapka vardı bir de orada. Julie ve Jim’i izliyoruz. Fransız yönetmenin. Çok iyi çok hoş da evlilik kurumunu bu kadar yıpratmak için ya da değişiklik olsun diye.. ne bileyim. Belki de ben bu işlerden hiç anlamıyorum. Bu daha mümkün görünüyor gözüme. Kapatıyorum konuyu. Sen otur Muhsin Bey’i seyret Onur Caymaz.

24 Eylül
İthaki ‘den Ahmet Öz’le Kadıköy’deki Eminönü iskelesinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. İskeleden iner inmez tanıyor beni. Ben daha önce hiç görmemiştim kendisini. Denizatı’na gidiyoruz. Daha önce oraya gidişlerim geçiyor aklımdan. Anılar bazı insanların peşini hiç bırakmıyor galiba. Anı hayaletleri. Ahmet çok sıcak bakıyor konuya. Önceki kitapları da yeniden basmaya talip. Kendi kendime yaptığım şeyler... Heyecanlanıyorum. Murathan’ın dedikleri hep aklımda. Ben hayatımda ne yaptıysam hep beş dakika içinde düşünüp yaptım... Beş dakika. Olur, diyorum Ahmet’e. Oldu o vakit diyor o da. Uğur geliyor Denizatı’na. Onunla da tanıştırıyorum onu. Tamamen tesadüf. Uğur’a yazdığım hikayeyi basmayan Doğan Kitap’tan ayrılmak üzereyim. Söz konusu hikâyeyi basacak yayıneviyle toplantıdayken beyefendi nargile diye çıkageliyor. Beşiktaş. Güzel bir kahve buluyoruz. Aslı’nın tabiriyle püflüyoruz. Her şey nasıl da güzel gidiyor böyle. İnsan ürküyor bundan. Anı hayaletleri.



25 Eylül
İngilizce kursu başlıyor yeniden. Orazio’yu özlemişim. Hayatın içine karıştırdığı enteresan insanlar bunlar. Bana eşcinsel olduğunu söyleyiveriyor durup dururken. Birden her şey nasıl da değişiyor. Çok sevdiğiniz bir erkek arkadaşınız başka bir erkekle yattığını düşündüğünüzde kendinizi nasıl da garip hissediyorsunuz. Bunu garipsemek iyi bir şey değil, ama garipsememek de çok zor. Büyümek kirlenmek galiba her anlamda. İnsan hep do you love her diye soracağına do you love him diye sormak zorunda kalınca ne kadar çok şey değişebilir ki.


26 Eylül
Kitabın ve diğer kitaplarının basılacağı fikri beni nasıl da bu kadar mutlu etti. Yazıya gerçekten de ne kadar çok bağlandığımı anlayabiliyorum şimdi şimdi. Bunun bana bir gün bir hayat biçeceğini de. Doğan Kitap’la anlaşmayı feshediyoruz. Kitaplarımın ellerinde kalan stok sayılarını istiyorum. Rakamlar inanılmaz. Nerdeyse üçü tamamen bitmiş, Ezilmiş Leylaklar‘dan hiç kalmamış. Karşımdaki kibar hanım neden ayrılıyorsunuz dediğinde, bu rakamlara rağmen ikinci basımları yapmayışınız diyesim geliyor. Demiyorum. Ben galiba bir süredir hiç kimseye bir şey demiyorum.. Önümüzdeki bir kaç hafta içinde İthaki’yle resmi süreç başlayacak. Ocak 2008’in sonuna doğru yeni kitap çıkacak. Gökyüzü Sineması olacaktı hikaye kitabının adı. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri olmasına karar veriyorum. Gazeteport için bir yazı daha. Aslı’nın Gelincikleri.

30 Eylül
Jaklin’le Sultanhamet’te buluşup sendikaya gidiyoruz. Akgün Akova’yla karşılaşıyorum orada. Nerelerdesin diyor. Görüşmeliyiz muhakkak seninle. Akgün ağabeyle görüşülmez mi hiç. Dünya gözümden düştüyevski demişti bir şiirinde. Ne çok severek okurduk üniversite yıllarında. Fişekçi’nin o kadar yanına gittim, bir merhaba demedi. Saçma bir herif! Olcay Özmen’le karşılaştık. Dediğim gibi yapmış. Çekilmiş, kimseyle görüşmüyormuş. En iyisi bu değil mi sahi. Arif Damar’ı gördüm. Yüzü gözü mosmordu. Hüseyin Alemdar, Yılmaz Arslan. Salih Bolat oradaydı. Çıkışta Refik Durbaş, Celal Üster, Behçet Çelik , Jaklin, Atilla Birkiye birlikte Dergah’a gittik. Adaçayı. Ardından Sultanahmet köftecisi. Pehlivan tefrikalarını anlattı Refik Durbaş. Divan şiiri ağır perdeden okunur diye bir cümlenin kültür bakanlığının bir çevirmeni tarafından slow curtain diye başladığını... Ağır perdeyi anlamadığını... daha nice şey. Kemal Tahir’in erotik hikayelerini, Mike Hammer’lerindeki elverir yavrum şeklindeki Çorum ağızlarını... Varlık çıkmış. Selim İleri’nin Daktilosu yayınlandı. Evdeki daktilomu düşündüm. Onur Caymaz’ın Daktilosu diye diye girdim yeniden Dergah’tan içeri. Püf.
Murat’ı aramak nereden aklıma geldi pekiyi. Ezilmiş Leylaklar’da o kadar uzun uzadıya yazdığım o güzel aileyi. İlk gençliğimin ikinci ailesini. Her şey nasıl da değişmiş. İyi ki gittim. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin sonunu söylüyor bilmeden Murat. Eski komşuları ilk opera şeflerinden Berç Mardirosyan’ın ölümü... Onu Kalbin ve Tenin bütün İsteklerin’deki Mösyö Mardik’in ölümüne yakıştıracağım. Sanat bir yakıştırma değil midir ? Ellerini yıkama hastalığına tutulmuş Murat. Bir gidişte dört kere yıkıyor ellerini. Zaman zaman Nurgül’ü görüyormuş. Bundan bahsetti. İnsan üzülmüyor bile çoğu kez. Anca belki geçen zamana üzülüyorsun. O da geçiyor. Ne diyordu Cansever: “Ne çok insan sevdim unuttum sonra da”