
Ellerim tutmanın elleri gözlerim bakmanın
Benim değil ayaklarım yürümenin
Solumaya bir yerlerim sevmeye başkası
Ben yaşamanın olmalıyım öyleyse, değilim
İnsan hatıraları kadar var, diyor adaşım. Karşımda oturuyor, bir kahvedeyiz, nargile içiyoruz. Mesela şimdi, diyor; ben anneme bir tablo aldım, ucuz bir şeydi ama annemin hiçbir zaman tablosu olmamıştı, onu duvara astı. Çok sevindi. O öldükten sonra ben bizim eve gidip o tabloya baktığımda annemi hep o günkü gibi mutlu anımsayacağım...
Ben de sanat ve hayat arasında hep buna benzer bir ilişki kurdum. Bir şeylerin başka şeyleri anıştırması üzerine... Şehirlerle, çocuklarla, filmlerle, kitaplarla...
Uçurtmayı Vurmasınlar mesela Sevgi Soysal’dır hep. İzmir’e gitsem, telefonunu bildiğim halde Tarık Dursun’u asla arayamam, İzmir’dir çünkü. Porselen vazolarda çiçekler, kilise tavanlarında melekler görsem Dostlukların Son Günü’yle Selim İleri...
Benim yaşamam mı ne, belki de şu :
Kesin bir şiirde kendi gibi olmak
Bir kapı hep nasıl açılır hani o
Yok bir değişmesi esnemenin hani
Ayna ayna, yankı yankı, akarsu su
Yaşama, hani apaçık ya işte o
O elindekini bitir gidelim
İşte ne zaman bir Gülten Akın şiiri okusam, o zaman da aklıma Adalet Ağaoğlu gelir. Benim için şiirimizin Gülten Akın’ı neyse, öykücülüğümüzün Adalet Ağaoğlu’su odur çünkü. Oturduğumuz kahvede, çay bardaklarının arasında duruyor elimdeki kitap, ismi “Hadi Gidelim”.. 1982’de Remzi Kitabevi yayımlamış.
Adalet Hanım, yani, Remüs Telada, Adalet Sümer, Parker Quinck... Mesela Adalet Hanım, Bir Düğün Gecesi, mesela Ruh Üşümesi, Ölmeye Yatmak, hep otobüslerde bitirdiğim Yüksek Gerilim, Romantik Bir Viyana Yazı, Üç Beş Kişi... O elim kaza sonra, sonra bir yerde karşılaşıp söyleşmemiz, sonra eski kitaplarının kapakları... İlle de Hadi Gidelim’den şu satırlar:
“çok kısa bir süre,
anlık. Çorapların kiri iyi akmamış.
Otobüsün kalkmasına çok az zaman var.
Susuzluğu hala geçmedi. Bir çay içse. Çöpü dışarı
koysa.Muslukları yoklasa. Kitapları seçse. Bir not yazsa.
Yapılacak böyle, bir iki küçük şey daha.
Gecikmese.” (Çok Özel Küçük Şeyler).
Bu kitaptaki öykülerin temel özelliği bir çoğunun 12 Eylül’ün sisli havasından bahsediyor olması. Özellikle adını andığım öyküdeki saati bileğinde parçalanan çocuk, çocuğun para biriktirerek aldığı saati başkarına gösterme hevesi, o saatin tıkırtıları... Şiir ve Sinek, Dar Odanın Karanlığı, Savun Sevdam Sen Savun hep böyle öyküler.
Öykülerin bir çoğunda günlük yaşamdan çok net anlar, izler bulmak mümkün. Ağaoğlu her zaman olduğu gibi keskin diliyle ve şaşmaz gözlemiyle güncelin tam orta yerine götürdüğü okuru orada harikulade şiirlerle sarmalıyor.
Üstelik kapalı denecek kadar zordur yazarımızın öyküleri. Sahilde yatıp güneşlenirken okunmaz pek. Biraz diklenmeniz mümkünse bir masada olmanız, en azından elinizde bir kalem bulundurmanız daha iyidir. Çünkü çetincevizdir. Bir yerinden yakalayamazsanız kaçırısınız yazdıklarını. Bir de yakaladınız mı ? Her zaman bir sürprizi vardır. Sürprizi yoksa çarpıcı bir eleştirisi, öyle bir eleştirisi yoksa bir ironisi...
İroni evet. Bir yanıyla sivri dilli bir “kadın yazar”dır Ağaoğlu. Edebiyatımızda yazar ve kadın yazar ayrımı sıkça yapılır ya. Madem bu yapılacak Dar Zamanlar serisinde yazarımız, bir çok erkekten daha “erkek” bir dille yazmıştır yazacaklarını. Sadece Bir Düğün Gecesi’nin bazı bölümleri bile bu savımı ispatlamaya yetecektir.
Aynı ironi duygusunu bu kez edebiyat dünyamızı eleştirmek için üstü örtülü bir biçimde kullanmıştır kitaptaki Kimi Zaman da Yapayalnız Gitmek Uzun ve Çok Dönemeçli Yolları adlı uzun isimli öyküsünde. Yazarımız o öyküde sadece belirli bir kişiyi anlatmıyor erkek egemen yazı dünyasına da açık göndermelerde bulunuyor. Anlayana tabii...
Biter bir yenisi gelir o elindeki mi?
Benim yaşamam mı? Ne gezer canım
Hep böyle kesin mi düşünür isterim
Bir şey aktarır gibi bir elden bir ele
Haydi hep birden ne istediğini bilmemeye
O elindekini bitir gidelim
Bir de Karanfilsiz, Ooof! Ohhh! ve kitaba adını veren Hadi Gidelim...
Ooof! Ohhh! özellikle... Adalet Ağaoğlu için ince duyarlıkların yazarı denmez sıklıkla. O daha çok geri dönüşlerin, iç monologların, toplumsal dönüşümlerin, değişimlerin yazarıdır... Fakat yazarken okurunun saçlarını taradığı da olur. Ooof! Ohhh!’un şu bölümlerinde olduğu gibi.
“Süpürgenin sopasına dayıyor çenesini. Yüzünde esiveren bir gülümseme. Çok kısa sürüyor: Gelin ona da kızar sonra. Olur olmaz şeylere para harcıyorsunuz, der. Suçlanırım. Yarın, öbürsü gün de el ayak tutmaz olacak... Ya bunarsam? Bunaklığı da yüzüme vurulursa ya? Of, offff! Kendi evimde olsam hiç koymaz da, burada...”
Hadi gidelim, diyor arkadaşım. Biraz daha diyorum, biraz daha. Adalet Hanım’ın öykülerinde kalalım biraz daha. Biraz daha bu kahvede kalalım. Gülten annenin şiirlerinde kalalım. Bu güzellik sarıp sarmalasın bizi ve kitaba adını veren öykünün sonundaki yüze benzeyelim... Hayatımda gördüğüm en güzel öykü bitişlerinden birindeki o yüze:
“...o kadar büyük bir buketi kucaklamıştı ki, yüzünü göremiyorduk. Sesini, o koca çiçek yığını ardından işitmiştik. Ben onu hep, işte bu, çiçekten yüzüyle düşünürüm. Hep de o sesi: ‘Hadi Gidelim...’ “
Onur CAYMAZ
onurcaymaz@hotmail.com