Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: February 2008

Onur Caymaz

Tuesday, February 26, 2008

Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri - Mart başında...



"Ama o muhallebici. Bütün bir hayatın özetiydi sanki. Arkadaki masalar –aralarında kıtalar vardı sanki; o denli uzak-. Derinlere doğru gittikçe soğuyacaktı sanki her şey. Talaşın nemli sarı kokusu. Her şeyi duyuyordu içinde. Her şey ruhunu uyuşturacak kadar canlıydı.
Sesinden utanmak. “Bir tane tavukgöğsü verir misiniz” diye rica eden çocuk sesi. İçine dokunuyordu. Garsonun iyi taranmamış saçları. Koltukaltlarında birikmiş ter kokusu. Dışardan içeriye süzülen ışık –hep ışıklar-.
Bütün bu duyuş, acımayı getiriyordu sonra. Canı yanıyordu. Neden olduğunu bilmiyordu. Öteki masalarda çoğunlukla kimse olmazdı. Bazen bir iki yaşlı, nişanlı bir çift –kızın kollarında hep müstakbel kayınvalidenin aldığı bilezikler dururdu-, esnaftan birileri –tavuklu pilav yedikten sonra dişlerini kürdanla karıştırmayı bir türlü beceremeyen manav-. Orada kendi başına bir şeyler yiyen insanlara acıyordu. Kendine acıyordu. Huzur yoktu. Şortunun bacağına dokunuşu bile rahatsızlık verirdi. Herkesin, garsondan bir şey isteyen o kırık sesi yüzünden kendisine baktığını düşünüyordu. İçine bir taş gibi oturuyordu tüm ayrıntılar. Yarım bırakıp kalkardı tatlısını.
Bir tavuk göğsü bile yiyemeyecekse insan bu hayatta… Rahat rahat bir tavukgöğsü bile…"

Arka kapaktan:

" “Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri” Selim İleri’nin saklı şiir heybesinden çıkıp, konuvermiş Onur Caymaz’ın gömlek cebine, tam da yüreğinin üstüne... Onun iç-gözlerinin önüne.
Sonra, Turgut Uyar’ın aşikâr öykü heybesinden “açıp sonsuz bir camı, bir uzak bir iskeleye…” dizesini çıkarıp oradan bakmış hayata bütün gözleriyle. Ve okurlarının zekâsına duyduğu saygı yüzünden yazamadığı şu Turgut’ça fısıltıyla tamamlamış kitabını: “Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam”.
Öyküyü kuramlardan sağan biri olmadı hiç Onur Caymaz, onu hep hayattan devşirdi. Biliyordu çünkü hayatın ağlamaya duran solgun dudaklar kadar yalın ve yalın olanın gökten yere ağan şimşekler kadar tutulamaz, kuşatılamaz oluşunu.
“Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri”ndeki öykülerini de böylesine bir yalınlık üstüne kurmuş, ikiz isteklerin yakınlık ve uzaklığından kendi hayat türkümüze yepyeni bir ses katalım diye...

Ömer Lekesiz
"

Monday, February 18, 2008

Etkinlik ve Yine Zuhal...

Sevgili Dostlar, Zuhal Olcay'dan bir klip...O efsanevi dizi Gecenin Öteki Yüzü üzerine çekilmiş...

Ayrıca 26 Şubat Salı akşamı Paradiso Sanat Evi'nde edebiyat gecesinin konuğuyum.
Beklerim.
Paradiso Sanat Evi
Adres : Ayhan Işık Sok. Deniz Apt No:11/1
Beyoğlu / İSTANBUL

Tel :0212 243 13 58 / 243 01 68

Wednesday, February 13, 2008

Sirkecide Bahar

bu sabah çıkmış henüz elleri terli
bir kelepçe soğuğu gece çayları unutmadığı
tokalaşıp çıktığı bir hemşeri gardiyan içerden
gözler duman yüzü esmer sokaklar bahar

cigara yanığı bir adam Sirkeci’de
akşamdan kalma aşk lekeleri Galata Kulesi’nde
bu sabah çıkmış bir haftadır kirli gömleği
kumaşlar masum güvercinler gri özlemler bahar

yırtık bir kadın resmi iç cebinde
bu sabah çıkmış günlerdir sesinde zemheri
boğulmuş cariye çığlıkları Sarayburnu’ndan
askerler izinli buluşmalar gül rengi yalnızlık bahar

gidecek yeri yok bir adam Sirkeci’de
sevinir durur kepenkler Mahmutpaşa’da
bu sabah çıkmış aylar olmuş kuşları görmeyeli
gelinlere basma çocuklara simit damatlar bahar

bu sabah çıkmış on yıldır kıpır kıpır yüreği

Wednesday, February 06, 2008

dünebakan 8



1 Ağustos
Eğerci köhne metayız revacımız yoktur
Revaca da o kadar ihtiyacımız yoktur
Nabi



6 Ağustos
Beyoğlu’nda evvelce bir adam gezerdi takım elbisesiyle. Kızların yollarını kesip güzelliğinize bir şiir yazabilir miyim derdi. Anımsayacaksınız. Hafifçe tombul, gıcırdan takım elbiseleri, kel, top sakallı. Elinde dosyalarıyla onun bunun önünü keserdi. Daha önce kendisiyle ilgili yapılmış haberler vardı dosyada. Şairliğini ispatlardı böylece o güzel hanımlara. Yine de biraz içtikten sonra masadaki her kadına bulaşan edebiyat cıvıklarından daha samimiydi. Nicedir yoktu ortada. Bir kere geçen sene görmüştüm. Takım elbisesi yoktu üzerinde. Kendi kendine konuşuyordu. Elinde halen bir takım dosyalar, kağıtlar.
Bugün Beyoğlu’nda tesadüfen rastladım. Saçları çamur içinde. Gözleri velfecri okuyor, bir yandan bir yana dönüp duruyor. Elinde dosyalar yok. Kimbilir nerede. Şiirlere ne oldu. Neden hep böyle oluyor. İçim acıdı. Beyoğlu’nu, bizim lise yıllarımızın Beyoğlu’su yapan şeylerden biri de oydu.
Bir gün bize hiçbir şey kalmayacak anılardan.

9 Ağustos
Sadri Alışık’ın Ah Müjgan filmi. Ne diyordu para için kendisini bırakıp giden genç kıza Alışık ustamız. Gözlerinin o büsbüyük hüznüyle, o kavruk delikanlı sesiyle, o Turist Ömer’ine çok değer verdiğimiz ama Ofsayt Osman’ını pek anlamadığımız, hüzünlü diye çabuk geçtiğimiz o büyük oyunculuğuyla; “Senin araban bizim bu ara sokaklara sığmaz be kızım...” Çok mu arabesk. Evet. Çok diyeceksiniz belki de. Ama biçim içerik tartışması burada çetrefilleşiyor. Öyle güzel söylüyor ki bunu usta. Ne arabesk kalıyor ne başka şey.. Sadece ince bir hüzün.. Bir kuş uçarken yanıveriyor....

10 Ağustos
Ciddi ciddi parasızlık içindeyim. Kredi kartının hiç bitmeyen faizi ve ne kadar ödesem de bitmeyen devreden borcu. Gökçenur Ç bir şiirinde şöyle demişti “Ölüm, kredi kartı borcunu ödemek için, kredi alıyor...”
Bir de üstüne onun dizesindeki kredi borcu eklendi.
Sevdiğin tek işi yaparak tüm bu borçları ödeyememek ne hazin!


15 Ağustos
Eve nargile. Uğur’la salonu tekkeye çeviriyoruz annem evde yokken. Mikis Theodarakis, To Gelasto Paidi. Annem evde yokken, halen böyle çocukluklar. Hiç büyümeyeceğiz sanki. Karşı komşular pencerenin ardında, salonun ortasında közlerle uğraşan iki çocuğa kaçamak bakışlarla biraz da ibretle bakıyorlar. Üst katta Müfide İnselel piyanoya oturdu, güzelim bir şarkı çalıyor, bilmiyorum ne çaldığını, Romain Gary’nin internette bulduğum o gözlüklü resmini düşünüyorum, boğazlı kazak, kemik gözlük, ikinci dünya savaşının yılgın günleri, Varşova, Prag, Paris’te oturduğu ev, sakallarından akıp giden günler, karısı intihar ettikten sonra yaşadığı yalnızlık...

18 Ağustos
Bugün tesadüfen farkediyorum. Edip Cansever’in Ruhi Bey’inin gittiği Dört Mevsim Lokantası Gloria Jeans olmuş. Markiz Pastanesi de, başka bir kahve dükkanına satılmış. İçindeki resimlere dokunulmamış ama. Benim aklıma bir kış günü geliyor hep orada yaşanmış. Yeni boşanmışım, hayat bir garip akıyor, zaman bir başka... Birisiyle birlikteydim o zaman, ama bütün yanyalıklardan korkuyordum. Sanki Yarın Nisan’ı yazıyordum. Seni Hatırlatan Yıldızlar çıkalı bir iki ay olmuştu. Onun için bir imza günü düzenlendi. Kalabalık bir etkinliğin bir parçası da bendim. Yazarlar kendilerini anlatan mekanlarda okurlarıyla buluşacaklardı. Markiz’e giriyorum. Benim bu romanı beğenen adamların Markiz’i seveceklerini ya da en azından orada oturup çay içebileceklerini düşünmemiştim. Pahalı bir mekandan söz ediyoruz çünkü. Doğruymuş. Romanın zamanla hayat karşısında edindiği bir tavır oluyor. Böylelikle o romanı sevebilecek kişilerin kan grubunu, nelerden hoşlanabileceklerini, nelerden hoşlanamayacaklarını anlayabiliyorsunuz. Dostoyevski’yi çok seven kişilerin hepsi de biraz aynı tipte insanlar değil midir? Orhan Kemal romanlarından zevk alanlarla Sevim Burak öykülerinden zevk alan kişiler aynı müzikleri dinlerler mi? Takılıyor aklıma. Düşün dur.

25 Ağustos
Yaşamımdan geçen insanları düşünüyorum. Ne garip. Orta yaşın eşiğinde olduğunu o zaman anlıyor insan. Daha iyi anlıyor diyelim. Berberde kesilen saçlarımın arasındaki beyazlar, geçip giden zamanlar. Oturup Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’ne yeniden başlıyorum. Bu kez deliler gibi akıp gidiyor. Yazılacak şey belli oluyor. Cinselliğin tam çukuruna düşecekken okuru alıp başka bir yere taşımak. Isınmak değil, bir yorgana sarınmak sadece, ağlamak için bir kıyı kahvesine götürmek okuru... Tam aklına sevişme isteğini getirmişken, acının çukuruna sokup çıkarmak, korunaksız bırakmak. Çıplakken korunmasız, sevişirken çıplak... En büyük sevişmenin sevişememek olduğunu anlatmak belki. Aslı güllaç alıyor. Güllaç, bir sevgi çiçeği, vazoyu boş getirip bırakacak sonra, bitmiş bu diyecek. Bütün dekorlara birer adet gelincik koyacak, televizyonda yine türban tartışılıyor olacak, dolar’ın o sunu incelterek söyleyecek sunucular, her şeye yeniden zam gelecek, ben cebimde üçyüz bin lirayla bir kaç gün işe gideceğim, paramı denkleştirip borçlarımı kapatmaya çalışacağım... Yeniden içimden geçen insanlar konusunu açmak. Yaşamımdaki insanlar. Kalbin ve Tenin bütün istekleri, bambaşka olacak bu kez. Bitecek sonra.

29 Ağustos
Necati Tosuner’in Sancı.. Sancı.. ‘sı. Aslan Babama diye bir ithaf sayfası var kitapta. Nasıl acıtıcı bir hitap biçimi. Aslan Babama. Sancı.. Sancı.. gerçekten delice güzel bir roman. Almanya’da yaşayan bir grup Türk ve Alman kişinin birbirinden bağımsız gibi görünen ama gitgide birbiriyle ilişkilenen hüzünlü öyküsü. Her şeyiyle kusursuz. En çok Osman ama. Ben en çok Osman’ı seviyorum. Tosuner’in kambur kahramanını. Bardaki kadını çok sevip sırtlarımızı değişelim mi diyen... Güneş Giderken’i anımsıyorum sonra. Yapı Kredi’den çıkan o öykü kitabını. Arka kapağında ne yazıyordu. Kış geliyor, şimdi bir nane limon kaynatanın da yoktur senin, değil mi? Var mıdır?

30 Ağustos
Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü’nden bir öykü. Babamın ölüm yıldönümü bugün. Bir köprü üstünü hatırlıyorum. Levent’te bir özel hastaneye kaldırmıştık babacığımı. Babacığım dedim değil mi? Ne garip. Oğuz Atay babasına yazdığı mektupta, ben de senin gibi ölecek miyim babacığım, diyordu.
Kusuyordu hep. Evde ölmesin yeter acı çekmesin diyerek hastaneye yatırmıştık. Hiç değilse uyuşturucu falan verirlerdi. Hastane, 4 Levent Metro’nun çıkışında bir yerdeydi. 6 yıl önce bundan. Bir akşamüstü, işten çıkıp hastaneye geldim. Karşıdan karşıya geçmek için köprü üstünü kullanacaktım. Uğur’la karşılaştık. Merdivenleri çıktık. Altımızdan geçen bir sürü araba. Bir akşam vakti. Gün batımı. Karşı pencerede babamı, başında bekleyen annemi görmüştük. Bak dedim, bir gün bunun hikayesini yazacağım biliyor musun? Babam ölecek ve adını Nokta. koyacağım hikayemin. Bir yol olmuştu hikaye bana. Ödül kazanmıştım. Bir şeyler yazmama ve yazdıklarımı yayınlatabilmeme, azıcık tanınabilmeme bir yol. Hep acılar demek ki... acılardan geçen sokaklarla bir yola çıkabilmek. Boşandığımda da İki Nokta yı yazmıştım bu kez. Bütün kayıplarıma birer noktalama işareti... Hep yazıyı imlemek için. 30 Ağustos evet. Sadece babamın ölüm yıldönümü.
Ben de senin gibi ölecek miyim babacığım...

Monday, February 04, 2008

Adalet Ağaoğlu’yla Bir Cumartesi





Ellerim tutmanın elleri gözlerim bakmanın
Benim değil ayaklarım yürümenin
Solumaya bir yerlerim sevmeye başkası
Ben yaşamanın olmalıyım öyleyse, değilim

İnsan hatıraları kadar var, diyor adaşım. Karşımda oturuyor, bir kahvedeyiz, nargile içiyoruz. Mesela şimdi, diyor; ben anneme bir tablo aldım, ucuz bir şeydi ama annemin hiçbir zaman tablosu olmamıştı, onu duvara astı. Çok sevindi. O öldükten sonra ben bizim eve gidip o tabloya baktığımda annemi hep o günkü gibi mutlu anımsayacağım...
Ben de sanat ve hayat arasında hep buna benzer bir ilişki kurdum. Bir şeylerin başka şeyleri anıştırması üzerine... Şehirlerle, çocuklarla, filmlerle, kitaplarla...
Uçurtmayı Vurmasınlar mesela Sevgi Soysal’dır hep. İzmir’e gitsem, telefonunu bildiğim halde Tarık Dursun’u asla arayamam, İzmir’dir çünkü. Porselen vazolarda çiçekler, kilise tavanlarında melekler görsem Dostlukların Son Günü’yle Selim İleri...

Benim yaşamam mı ne, belki de şu :
Kesin bir şiirde kendi gibi olmak
Bir kapı hep nasıl açılır hani o
Yok bir değişmesi esnemenin hani
Ayna ayna, yankı yankı, akarsu su
Yaşama, hani apaçık ya işte o
O elindekini bitir gidelim

İşte ne zaman bir Gülten Akın şiiri okusam, o zaman da aklıma Adalet Ağaoğlu gelir. Benim için şiirimizin Gülten Akın’ı neyse, öykücülüğümüzün Adalet Ağaoğlu’su odur çünkü. Oturduğumuz kahvede, çay bardaklarının arasında duruyor elimdeki kitap, ismi “Hadi Gidelim”.. 1982’de Remzi Kitabevi yayımlamış.
Adalet Hanım, yani, Remüs Telada, Adalet Sümer, Parker Quinck... Mesela Adalet Hanım, Bir Düğün Gecesi, mesela Ruh Üşümesi, Ölmeye Yatmak, hep otobüslerde bitirdiğim Yüksek Gerilim, Romantik Bir Viyana Yazı, Üç Beş Kişi... O elim kaza sonra, sonra bir yerde karşılaşıp söyleşmemiz, sonra eski kitaplarının kapakları... İlle de Hadi Gidelim’den şu satırlar:
“çok kısa bir süre,
anlık. Çorapların kiri iyi akmamış.
Otobüsün kalkmasına çok az zaman var.
Susuzluğu hala geçmedi. Bir çay içse. Çöpü dışarı
koysa.Muslukları yoklasa. Kitapları seçse. Bir not yazsa.
Yapılacak böyle, bir iki küçük şey daha.
Gecikmese.” (Çok Özel Küçük Şeyler).
Bu kitaptaki öykülerin temel özelliği bir çoğunun 12 Eylül’ün sisli havasından bahsediyor olması. Özellikle adını andığım öyküdeki saati bileğinde parçalanan çocuk, çocuğun para biriktirerek aldığı saati başkarına gösterme hevesi, o saatin tıkırtıları... Şiir ve Sinek, Dar Odanın Karanlığı, Savun Sevdam Sen Savun hep böyle öyküler.
Öykülerin bir çoğunda günlük yaşamdan çok net anlar, izler bulmak mümkün. Ağaoğlu her zaman olduğu gibi keskin diliyle ve şaşmaz gözlemiyle güncelin tam orta yerine götürdüğü okuru orada harikulade şiirlerle sarmalıyor.
Üstelik kapalı denecek kadar zordur yazarımızın öyküleri. Sahilde yatıp güneşlenirken okunmaz pek. Biraz diklenmeniz mümkünse bir masada olmanız, en azından elinizde bir kalem bulundurmanız daha iyidir. Çünkü çetincevizdir. Bir yerinden yakalayamazsanız kaçırısınız yazdıklarını. Bir de yakaladınız mı ? Her zaman bir sürprizi vardır. Sürprizi yoksa çarpıcı bir eleştirisi, öyle bir eleştirisi yoksa bir ironisi...
İroni evet. Bir yanıyla sivri dilli bir “kadın yazar”dır Ağaoğlu. Edebiyatımızda yazar ve kadın yazar ayrımı sıkça yapılır ya. Madem bu yapılacak Dar Zamanlar serisinde yazarımız, bir çok erkekten daha “erkek” bir dille yazmıştır yazacaklarını. Sadece Bir Düğün Gecesi’nin bazı bölümleri bile bu savımı ispatlamaya yetecektir.
Aynı ironi duygusunu bu kez edebiyat dünyamızı eleştirmek için üstü örtülü bir biçimde kullanmıştır kitaptaki Kimi Zaman da Yapayalnız Gitmek Uzun ve Çok Dönemeçli Yolları adlı uzun isimli öyküsünde. Yazarımız o öyküde sadece belirli bir kişiyi anlatmıyor erkek egemen yazı dünyasına da açık göndermelerde bulunuyor. Anlayana tabii...

Biter bir yenisi gelir o elindeki mi?
Benim yaşamam mı? Ne gezer canım
Hep böyle kesin mi düşünür isterim
Bir şey aktarır gibi bir elden bir ele
Haydi hep birden ne istediğini bilmemeye
O elindekini bitir gidelim

Bir de Karanfilsiz, Ooof! Ohhh! ve kitaba adını veren Hadi Gidelim...
Ooof! Ohhh! özellikle... Adalet Ağaoğlu için ince duyarlıkların yazarı denmez sıklıkla. O daha çok geri dönüşlerin, iç monologların, toplumsal dönüşümlerin, değişimlerin yazarıdır... Fakat yazarken okurunun saçlarını taradığı da olur. Ooof! Ohhh!’un şu bölümlerinde olduğu gibi.
“Süpürgenin sopasına dayıyor çenesini. Yüzünde esiveren bir gülümseme. Çok kısa sürüyor: Gelin ona da kızar sonra. Olur olmaz şeylere para harcıyorsunuz, der. Suçlanırım. Yarın, öbürsü gün de el ayak tutmaz olacak... Ya bunarsam? Bunaklığı da yüzüme vurulursa ya? Of, offff! Kendi evimde olsam hiç koymaz da, burada...”

Hadi gidelim, diyor arkadaşım. Biraz daha diyorum, biraz daha. Adalet Hanım’ın öykülerinde kalalım biraz daha. Biraz daha bu kahvede kalalım. Gülten annenin şiirlerinde kalalım. Bu güzellik sarıp sarmalasın bizi ve kitaba adını veren öykünün sonundaki yüze benzeyelim... Hayatımda gördüğüm en güzel öykü bitişlerinden birindeki o yüze:
“...o kadar büyük bir buketi kucaklamıştı ki, yüzünü göremiyorduk. Sesini, o koca çiçek yığını ardından işitmiştik. Ben onu hep, işte bu, çiçekten yüzüyle düşünürüm. Hep de o sesi: ‘Hadi Gidelim...’ “

Onur CAYMAZ
onurcaymaz@hotmail.com