Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: dünebakan ekim 2007

Onur Caymaz

Monday, May 12, 2008

dünebakan ekim 2007

1 Ekim
Hüseyin Alemdar, Attila İlhan şiir ödülünü kazanmış. Attila İlhan’ı tek t ile yazan bir sürü katılımcı arasından ve yine belki de zamanında İlhan için onca laf edip yine katılan bir dolu şair arasından. Sonuna kadar hak ediyor şiirimizin bu vefalı ağbisi. O nedense abi değil, ağbi oldu hep benim için. Bir şeyler yapmalı.

5 Ekim
Ben hiç böylesini görmemiştim / Vurdun, kanıma girdin, itirazım var... Attila İlhan

Dediler ki gam giderir, çok bade içtim sensiz... Fuzuli.

9 Ekim
Mösyö Mardik, tamam. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin sonu kafamda bitiyor. Ramazan gelip de geçmiş. Bu sene biraz daha uzak. Eski bir Ramazan gününü anımsamak. Edirne’de bir sokaktayım. Kadir Gecesiydi. Sanırım bugün de Kadir gecesi. Karanlık, soğuk bir sokak. Ucunda çok eski bir cami duruyor. Buğulanmış camlara ışıklar vuruyor. Demir kafesler camlarda. Kar kokusu var havada. Çocuklar birden bir çete gibi çıkıyor karşıma. Ellerinde kandiller var. Para topluyorlar usulca. Kandil ya. Maniler okuyorlar, şiir söylüyorlar... İftar topu patlamış. Teravih bekleniyor. Sonra bir muhallebiciye gittim. H leri söylenmemiş kelimeler. Boza içiyorum. Edirne’nin asıl adı Hedirne’ymiş derler, Hadriyanus’tan gelen. Fakat o kadar söylenmez ki orada H harfleri. Edirne oluvermiş zamanla kentin ismi. Hatta Hasan adlı bir çocuğun hikayesi meşhurdur. Arkadaş sünnet oluyor Edirne’nin bir köyünde. Komşular tabii hediye getirecekler. Adının baş harfini taşıyan bir kolye alalım diye düşünüyorlar. Tahmin edeceksiniz. Zincirin ucunda bir A harfi sallanmakta.
Ezginin Günlüğünün Çeyrek adlı albümünden, Grup Gündoğarken’den Eksik Bir Şey ve hiç sevmesem de kendisini Yavuz Bingöl’den Küçüğüm. Çoğu kez cover dedikleri türde yapılan şarkılar eskisini aratır. Bunlar hatırlatmıyor bile. Çok çok güzel.


12 Ekim
Bayram. Biraz daha uzak her şey bu sene. Bunu farketmek öyle acı ki. Yine de anneanneye el öpmeye. Uğur’la. Nargileye. Aslı’yla nevalemizi aldık. Al Pacino da geliyor, Kadın Kokusu. Rakı. Bolca yağmur dışarda.

13 Ekim
Tembellikten başka bir şey değil. Bütün gün oturup battaniyenin altında film izledik. Gırgıriye’de Bayram Var, Selvi Boylum Al Yazmalım. Yağmurlar yine.

14 Ekim
Telli Baba’nın biraz daha yukarsında Nesli diye bir meyhane. Burayı bir hikayeye sokmalı muhakkak. Jason Bourne serisinin son filmi. Kendime bazen şaşırıyorum bu konuda. Hiç yapmadığım şeyleri yapabiliyorum. Böyle yaşlanacağım herhalde. Kalbin ve Tenin.... Yazıldı ve bitti.

18 Ekim
Doğumgünüm. Aslı. Başkaca ne. 30 yaşını bitirince insan. Ne düşünüyor. Bir hane daha değişti yaşımdan. On yıldır aynıydı o hane. Şimdi o da arttı. 2 değil artık. Her şeyin en üst seviyede yaşandığı yaşmış otuzlar. Yirmi yaşındayken de yirmi yaşındakiler böyle diyordu. Kırk yaşına gelince kırk yaşındakiler böyle diyecek herhalde. Bir şeyler okumuyorum bu aralar. Dergilerle geçiştiriyorum nedense. Bu günü bekliyordum belki. Bu kadar zaman sonra, 30 yaşında bir adam olarak elimde kalanlar. Bir muhasebe. Vicdan muhasebesi falan değil canım. Onunla yaşıyoruz zaten. Bildiğiniz muhasabe. Kıyıda köşede beş altı kitaptan başka hiçbir şey yok. Bir de yeni yazılanlarından başka. Bir de ayrılıklar, başarısız bir evlilik, ölümler, bu çağ işte sonra... Bir araba, bir ev falan. Aslı’nın bazı arkadaşlarıyla tanıştığımda bakıyorum da. Daha çok maaş alanlar, kendi işini kurmuş adamlar, paralılar. Ne bileyim bir zaman önce, bir gün bunların koyacağını düşünmezdim hiç.
Tek başımayım doğumgünümde Aslı çalışıyor. Selim İleri’nin 40. Edebiyat yaşı kokteyli var. İleri’nin de dediği gibi bunlar artık bir şenliğe dönüştürdüler işi. Canı isteyen Selim’in kırk yılını kutluyor. Bu kez Hilton. İnci Aral, bana inanılmaz şeyler söyledi çok mutlu oldum. Ayşe Sarısayın ile Behçet hocadan şiirler okuduk, Cenk Gündoğdu; incecik bir adam, Deniz Kavukçuoğlu; kendini Romain Gary sanıyor, neşeli, Turhan Günay; en güzel ceketlerin adamı ve kim? Türkan Şoray, gidip Vesikalı Yarim’i anlatıyorum, öpüyor beni, gidip bir çok hikayeme konu olduğunu anlatıyorum, ay ne şeker diyor, öpüyor, bugün benim doğumgünüm efendim, diyorum, öpüyor, elleri titriyor fakat hep, inanılmaz bir kadın, kaç yaşına bastın bakayım sen diyor, otuz bitti diyorum. Ah pardon, diyor, ben sizi küçük bir şey sandım da öpüyorum öyle deminden beri, önemli değil efendim, diyorum gülerek. İnternette tesadüfen bir fotoğraf sitesinde gördüklerimi anımsıyorum. Bir genç arkadaş, çektiği bir çiçek fotoğrafının altına yorum olarak benim Kasımpatı şiirimden dizeler alıntılamış. Bir doğumgünü armağanı daha.



19 Ekim
Hüseyin Alemdar için yazdığım yazı Radikal Kitap’ta yayınlanıyor. Alemdar’dan ses yok hiç. Sonunda aradım dergiyi görmedi mi acaba diye; telefonda ağlıyor. Çok duygulanmış. Ben de çok kötü oluyorum öyle duyunca sesini. Sonuçta hep karşımda dimdik durmuş koca bir adam. Ağlamaklı bu kez, sana yazıyı görür görmez e-posta gönderdim, konuşacak halim kalmamıştı yazdım diyor, fakat ben dışarda olduğum için görmemişim postayı. Vefa’yı düşünüyorum.
İngiltere için gereken belgeler toparlanacak. Pasaport dairesine gideceğim için dışardayım, nüfus kağıdı değişecek diyorlar, nüfus idaresine gidiyorum muhtarlık kağıdı diyor, muhtarlığa gidiyorum, Kurtuluş’a, kaydınız burada değil eski taşındığınız yere bakın diyorlar, Beylikdüzü’nden bahsettiğini bilmiyor olsa gerek. Gidiyorum Beylikdüzüne. İki saat sürüyor. Tam kağıdan gireceğim, öğle tatili diyor muhtar hanım. Bir buçukta gelecekmiş kendileri. Bir buçuk saat öğle tatili. Gidip eski mekanımı geziyorum. Burayı anımsamaya çalışıyorum. Bellek bazıları geri itiyor, yoksa unutmak diye bir şey olduğunu sanmıyorum. Fakat ne kadar da değişmiş. Bazı yerler sadece acı veriyor. Bazılarında kaybettiğim zamanı anımsıyorum. Doğru dürüst bir ilişki hiçbir zaman kurulamıyor belki. Belki ilişki doğru dürüst bir şey değildir. Ama Aslı arıyor. Belki hep bir umut. 30 yaş için bir umut. Şirkete gidiyorum. Pasta kesiyorlar benim için. Akşam Edebiyat Koop’ta söyleşim var. Gidiyorum. Şeref ve Betül. Leyla Şahin; hep o fular, romandan bir bölüm okuyorum, roman değil bu, şiir diyor. Şiirdir doğru. Hayat şiir. Onlar da pasta almışlar. Mutluluk üstüne mutluluk.
Çıkıyorum. Aslı Cevahir’in oradaki nargilecideymiş. Eh artık, daha ne olsun.
Günler gelip geçiyor, kış kapımızda.

20 Ekim
Cankurtaran’da Erol Taş kahvesi’ne devriliyoruz İnce Memed’le birlikte. Sonra Sabahattin’in Yeri.

24 Ekim
Kitap Fuarı geldi çattı. Bir fuar anımsıyorum.2004 yılının sanırım. İmza günüm vardı o sene fuarda. Roman yeni çıkmıştı. Nurgül ile yaşadığım evi terkettiğim sabah. Elimde pijamalarımın ve bir iki kitabımın durduğu küçücük bir çanta. Bir yaşantının sonundan bir romana savrulmuşum. Tuna Kiremitçi’yle yanyana imzalarımız var. Onun masasının önünde 180 civarında okur (beklerken sıkıntıdan saymıştım), benimkine de arada bir uğrayan üç beş hayran. Bir de onun önündeki sırada beklemekten sıkılan bir iki genç hanımın zaman zaman benim yanıma gelip kitaplarımı karıştırması.
İmza günlerinin böyle bir sıkıntısı var işte. Ortaya bırakılmış bir meyve gibi kalırsınız orada. Biri gelir sizin canınızı dişinize takarak yazdıklarınıza dokunur, alır eline, isteksiz bir iki dudak kıvrımıyla bazı sayfaları karıştırır, kitabı yerine koyar, başarılar dilerek ya da çoğu zaman hiçbir şey söylemeyerek ayrılır yanınızdan. Bu yine de olağandır diyelim. Çünkü o gün üç beş tane bayan çocuklarına alacağı Orhan Kemal kitabının hangi yayınevinde olduğunu ya da yanımdaki tezgahtan aldığı bir kaç kitabın fiyatını, ya da bilmemne yayınevine nasıl gideceğini bana sordu hep. Sizin orada yazar olarak bulunma amacınızla çok fazla ilgilenmez kimse.
Sonra VİP salonunda Tuna’yla birlikte oturup bir şişe viski içmiştik. Doğan Hızlan da sanırım katılmıştı çok kısa bir süreliğine aramıza. Ben sonra fuarda oturup yanıma gelen bir sürü liseli çocuğa Attila İlhan’ı anlatmıştım. Bunun bile üzerinden kaç sene geçmiş.
O gece fuardan çıkıp sevgili yazar dostum Derya Erkenci’nin evinde kalmıştım. Deli adamın tekidir o da. Elindeki Türk filmi arşivinden konuşmuştuk boyuna. Dayanamıyordum ama. Böylesine ortada kalmış olmaya dayanamıyordum. Reis, demiştim, bana bir otel bul. Çırağan olur mu demişti. Gülerek neden olmasın, diyorum. Yok abi öyle değil, şaka yapmıyorum diyordu, bildiğimiz zenginlerin Çırağan Oteli’nin karşı sokağında başka bir Çırağan Oteli daha var. Elli milyon, bir kişi.
Soğuk, kar. Yürüyorum Barbaros Bulvarı’ndan Ortaköy’e. Kendime geliyorum. Otel odası. Tahta yatak, kirli lavabo, kör pencereler... Böyle kaç tane oda var hayatımda kimbilir. Yatağa uzanıyorum sonra. Üşümek ki nasıl... Kafamı biraz daha kaldırıyorum. Başucumda bir Yahya Kemal şiiri... Canan ki...

25 Ekim
Beyoğlu’nda yeni bir nargileci buluyoruz Uğur’la. Sen Antuan kilisesinin karşı sırasında, Barselona Pastanesi vardır, onun bulunduğu sokağın içinde, Sefa diye bir yer. Çok güzel.Bir yandan İnce Memed 1, bir yandan naneli. Daha ne olsun. Son Ultimatom adlı filmi izliyoruz sinemada. Ne kadar zekice ve dopdolu bir film. Bu kadar az kan olan fakat bu kadar heyecanla izlediğim başka bir film az hatırlıyorum ki aksiyon filmlerinden hoşlanmam ben. Jason Bourne’nin filmin sonundaki yazılardan zaten bir roman kahramanı olduğunu anlıyorum. Roman ve macera arasındaki çetin ilişki...

29 Ekim
İnce Memed bütün edebiyat lezzetinin yanında bence düpedüz bir macera romanı. Akıcılığı ve güzelliğini biraz da “olay”ından alıyor. Biz genelde romanları macera romanı, aşk romanı, best seller diye ayırıyoruz yanına bir de edebi roman diye bir şey konuluyor. Bakıyorum da aslında Jason Bourne ile İnce Memed arasında büyük fark yok. İkisi de çok sıkıştırılan insanın trajedisi ve kendini arama mücadelesi. Kendini ararken hayatı öğreniyor ikisi de. Romanımızda macera öğesi. Sanırım Cemal Süreya’nın bir yazısında görmüştüm bunu. Attila İlhan ne kadar da iyi yapardı bu işi. Zenciler Birbirine Benzemez olsun Kurtlar Sofrası olsun, edebiyatın yanında bir film izleniyor gibi de okunabilecek sinematografik romanlardı.

31 Ekim
Kaptanzade Ali Rıza bey. İlk Türk tango yazarımız:
Akşamı süzme deniz / Renginden gözüm yandı / Engindeki pembe iz / Gönlümde halkalandı /
Ufkun kızıl ateşi / Yanar derdimin eşi / Ruhum solan güneşi / Gurbetin gülü sandı
Yeniden bayi toplantıları başladı. Bu kez Taksim’deki Divan Otel’deyim. Yine her şeyi bıraktım yazmıyorum, okuyorum sadece. Kendime bir sürü şeye bölmekten yoruldum.

1 Comments:

Post a Comment

<< Home