Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: November 2007

Onur Caymaz

Wednesday, November 14, 2007

En Çok

-hani deniz bazen bir şey söyler...-

yine de en çok kanatlar, gökyüzü kuşların
yeryüzü hüzünlü; dönerek bitir bu oyunu...

en çok masallara inanan çocuklar
balıkçılar, mezar taşlarındaki fotoğraflar
saçları mermerden şair heykelleri ya da,
ama en çok inanmayı seven o güzel çocukların
düşlerine batmış kadırgalarda kör korsanlar
düş renkleri, bulanık resimler, içilmiş sigaralar
sonra bir keman hüzün konusunda hep haklı çıkar...

en küçük dalgalarla bile yıkılan kumdan kalelerin
ama işte, yine de kalelerin; ömrü sulara karışan,
kim o kadar sevilmiştir, en delice özlenen kim
bakışlarını hayata karşı korumuş gözlerim
kelebekten etekler, içi yosun tutmuş sürahiler,
nemli duvarlarda kalan eski yazı büyülerin
en çok masalarda bırakılan çıkmamış biletlerin
ama yine de biletlerin...

en çok kanatlar ama, gökyüzü kimsenin
yeryüzünde ne kaldı ki, ölerek bitir bu oyunu...

mart 07

Saturday, November 03, 2007

Gazeteport Yazıları - PKK'lı Bir Kızın Günlüğü

Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü: Şu uzun gecenin gecesi olsam / Sılada bir evin bacası olsam / Dediler ki yârin hasta yatıyor / Başında okuyan hocası olsam. Acıydı. Doğuydu. Şairin bahsettiği, oradaki, uzaktaki köyün hemen yakınında bir kışla. Geceleri cephanelikler bombalanmasın diye karartma yapılırdı. Karanlık. Sadece birkaç kardeş yıldız ve Işıklar köyünün kısık, tedirgin yanan ampulleri.
Ercişli Emrah buralarda yaşamış. Sonra Akdamar Kilisesi, sonra Van Gölü, sonra kilimlerdeki renkler, renklerdeki aşk, sonra otlu peynir, o aralar İstanbul’dakiler Yılmaz Erdoğan’ın kasetinden dinlerlerdi; Van’daki bir kahvaltı salonu’nu. Bense oradaydım.
Üst ranzadaki kalbi delik arkadaş, yan sıramda yatan barmen (kızı olmuştu, görmemişti daha, her gece pencere kenarına çöker ağlardı) , posta işlerine bakan kupkuru arkadaş, okuma yazma bilmeyen, ama üç rakamlı sayıları bile çarpabilen çaycı, hiç Türkçe konuşmamışlar ömründe, ömründe Kürtçe hiç duymamış olanlar ve insanlar. Nazım Hikmet’in bizim insanlarımız dediği insanlar.
Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü de içim acıdı. Bir Rum türküsü; Mistike Mu Erota, Ah Erota… Ah aşkım benim gizli aşkım, demektir. Ne diyordu Sait Faik bir öyküsünde, “…evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lâkayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş” Karşı komşu, karşı kıyı, 6 – 7 Eylül olaylarının sabahı. Beyoğlu yırtık pırtık kürk, ayakkabı parçalarından bir deniz olmuş. Bir kadeh uzonun başına otursak muhakkak barba Yanni’den, şu koca ozan Ritsos’tan iki dize söyleriz. Oysa yalnızız. Leyla ile Mecnun bir Kürt arkadaş için de, adadaki Rum Tasula için de aynı şeyi söyleyecektir. Yunus yine bir gönül kırdınsa bu kıldığın namaz değil der de biz aynı şeyleri duyarız bundan.
Barışın bir güvercini var da yanmış, yakılmış kanatları. Dillerimiz ayrıymış ne fark eder. Türkçe’nin ferah gönlünce küfretmişiz demişti Ecevit, şiirinde; “olmuşuz kanlı bıçaklı…” Ama kız alıp vermişiz yıllar boyu, köklerimiz, kanlarımız, döllerimiz birbirimize karışmış, küfretmiş, sevmişiz birbirimizi. Altımızda kimi zaman bir çatlak toprak parçası, kimi zaman dalga dalga, bir mavi deniz…
Kayalar geceleri insan başları gibi görünür Yüksekova’da. Cehennem Vadisi vardır. Kayalar insan başları gibi, cephanelikler, gecenin içinde cıgara içemezsin, kenger kokar, kekik kokar, karşı dağlardan kar soğuğu eser, uzakta Ahlat, Bitlis, küçük küçük karakollar, Nazım demiştir bir kere, bu memleket bizim… Kardeşliğin gülleri uzakta.
Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü, “Gökyüzünde katar olmuş bulutlar / iki gelin bir kapıyı kilitler /vadeli vadesiz ölen yiğitler...” Korgeneral kışlamızı ziyarete gelecekti. Öğretmenlik mezunu olduğum için görev verdiler. Tendürek dağının eteğinde halk çocuklarına PKK’nın anlatıldığı bir PKK sınıfı vardı. Parti bildirileri, ele geçirilmiş cephaneler, kurşun delikleriyle dolu elbiseler... İçtimada yanımda duran arkadaşım operasyonda vurulmuştu. Ölüler. Savaşları ülkeler ilan eder, insanlar yapar. İnsanlara olan olur, insanlar ölür. Dediler ki, burada öğretmen olarak duracaksın, önceki arkadaş terhis oldu. Gittim, çıktım sınıfa. Cam dolapların içinde bir dolu malzeme.
Oradaydı. Tam karşımda; bir solgun defter. Antepli hırsız arkadaşım Yavuz çiğköfte yapmıştı, çarşıdan malzeme alıp gizliden sokmuştuk kışlaya. Bir de cacık. Dağın rüzgârı. Tek başınaydım. Gökyüzü kapalıydı. Korgeneral ziyarete gelmişti. Buraya da uğrayacaktı. Heyecanlıydım.
Elimde bir defter. Yakalananlardan ele geçirilen… Bir kızın. Bir PKK’lı kızın. “İnsanlar her yerde hep aynı...” Çiçekler çizmiş satırların kenarlarına. Gerçekti. Apo dağlarda gelip bize tecavüz ettiğinde, diye cümleler kurmuş. Annemi özledim, diye içtenlikler. İçte kalmış çağıltılar, sevinçler, çeyiz bohçaları. Bir arkadaşım vurulmuştu, annesi tabuta sarılıyordu Erciş meydanında. Maaş bağlanmış ama ailesine, diyorlardı. Zaten askerden aldığı maaşı da evine yollardı. Acı… Sadece bu. Bana ne iş yapıyorsun sen hocam, demişti. Kot pantolon firmasında çalışıyorum, diye cevaplamıştım. Kot pantolon ne demek ki, diye sorarken, yüzü ışıyor. Bugün yarın evlenecekti belki. Çocukları olacaktı.
Defteri karıştırıyorum. Ölmüş birinin günlüğü. Sabahattin Ali’den Dağlar ‘ı yazmış. Sabahattin Ali’yi çok mu seviyor (sanmam, belki bir kitabını bile okumadı), bir şarkıda mı dinledi (bilmem), sadece dağlarda olduğu için mi? Belki… Köy yerini anlatmıştı arkadaşım. Ben İnce Memet’te okuduğumda gerçek değildir sanmıştım bunları, halen aynıydı oysa herşey.
İnsanlar ölüyor. Kalbimizin her yakasında, yakamızda solan güllerde, kardeşliğin gülleri ölüyor…
İki gelin bir kapıyı kilitler.
Vadeli, vadesiz ölen yiğitler…

Gazeteport Yazıları - Yönetici Olmak İsteyen Genç Adaylarımıza Tavsiyeler

Bundan sonra böyleymiş... Herkese her istediğinizi yaptırabileceksiniz. Bu isimde bir kitap gördüm. Neler vaat ediyor bir düşünün. Bir banka veznedarıyla ortaklaşa çalışarak bankayı soymak, hoşlandığınız evli hanımı ayartmak, bakkaldan canınızın her istediği zaman veresiye alışveriş... Bir dolu şey mümkün. Başkalarının ayaklarının altında ezilen hayatınızı kurtarabilmeniz için bir umut ışığı... Başkalarının sırtına basarak yükselme şansı. Günümüzün kurt kanunu. Kısacası hoş geldiniz efendim; Kişisel Gelişim Kitapları.
Müdürünüz üzerinizde fazla baskı mı yaratıyor; derin nefes alınız önce, gevşemeye çalışınız, sonrasında da tuvalete gidip klozete oturarak derin derin nefes almaya devam ediniz, tuvaletin kokusunu umursamayınız. İş hayatında profesyonel olunuz arkadaşlar.
Misal sabahları servise bindiğinizde mutlaka gülümseyiniz. Nasıl olsa önemli olan içten gülücükler değil. İçtenlik az gelişmiş insanlarda önemlidir. Gördüklerinize her zaman nasıl olduklarını sorunuz. Bu çok önemlidir. İnsanlara güven vermek gerekir. Güven verin ki, sonra onların ayaklarını kaydırmanız gerektiğinde sizden şüphelenmesinler. Hem sonra sizden şüphelenseler bile ne fark eder değil mi? Herkese her istediğinizi yaptırmak gibi bir yetiye sahipsiniz, kahramansınız siz.
Kahramanlara inanın. Siz hiç otuz yıldır bu ülkede zenginlere bir şey olduğunu gördünüz mü? Deprem olur, sel olur, insanlar, yuvalar, evler yıkılır, hastaneler dolar taşar... Bir şey olmaz ama. Aslında kahraman paradır. Gerçek kahramanınsa ölüm olduğu unutulur hep.
Sinemalara gidin, kitap okuyun. Tabii ki, önemli olan hedefe ulaşmaktır. The Secret uygundur mesela. Kimse artık Orhan Kemal okumanızı beklemiyor. Romanlarımız bir örnektir. Hepsi uyar size. Sinema mı? E işte boş verin kafanız dağılsın, pazar gününü de sevgilinizle geçireceksiniz. Sinema sizi eğlendirir. Muhsin Bey ‘i unutunuz. Şener Şen’le Uğur Yücel oynamıştı. Bilenler var mı?
İnsanları sevin, onlara açılmanıza gerek yok ama. Kimseye hiçbir sırrınızı açmayın. Renginizi bilmesin kimse. Dışardan futbolcu getirip adını Türkçeleştiren bu ölgün hayatta durun sadece. Övünün bununla. Bu kadar kolay olduğunu göreceksiniz. Nüfus kâğıtlarınıza doğuştan yazdırılan din hanenizi sorgulamaya falan kalkmayın. Nasıl olsa %99’u Müslüman olan bir ülkede yaşıyorsunuz. Para nerdeyse oraya doğru alalım sizi.
Kadınlar, erkekler mi? Aman canım efendim, ne önemi var. Siz patron olmak için kendi kendinizi eğitmiyor musunuz? Bu eğitimin kültürle, duyarlıkla, incelikle ilgisi yoktur. Çağımız kalınlık çağı! Do you understand me? Big brother is friend. İngilizce bilmiyor musunuz? Bu olmadı işte. Hemen kursa yazılın. Ortaokulda adı Kazım olan İngilizce öğretmeninizden biraz öğrenmişsinizdir. İt doesnt matter. Ne demiş üstat Şekispiyer, To See or Not To See. Öyleydi değil mi?
Hep bir Amerikanız olmalı, erkek dergilerinden, kadın dergilerinden sevişme taktikleri öğrenmelisiniz, gündemi takip etmelisiniz. Gazete okuyun. Okuduklarınızdan hiçbir şey anlamadığınızı, bunların çoğunun bir yalan olduğunu , geçici, düzmece olduğunu kimseye söylemeyin. Bu ülkede zamanında gencecik çocuklar, okullarını bırakıp vatanlarını kurtarmaya kalktılar, asıldılar. Vatan için kurşun atanların da, yiyenlerin de, onların yanında ne önemi var diye düşünmeyin. Gerekiyorsa hiç düşünmeyin. Siz bir yönetici aday adayı değil misiniz? İşinize bakın.
Günü gelir tüm eğlenilecek kızlarla eğlendikten sonra evlenir, sabahları erkenden kalkarak evinizdeki fiskos sehpasının örtüsünü düzeltip karınızın kürtaj parasını nasıl toparlayacağınızı düşünürsünüz. Çiğ ışıklar, yarımaydınlanmalar, yarım aydınlıklar...
Yarım aydınlık dedim de. Rahmetli Cem Karaca’nın Özal’ın elini öpme olayı vardı. Ülkemizde her şey unutulur ama belki de hatırlayan birileri vardır. O günlerde üstat konserden çıkıyor. Kapıda bir düzmece solcu –şimdi daha çok var onlardan- sizi bir daha oğluma dinletmeyeceğim, diyor. Rahmetlik bakıyor, boş ver canım, diyor gülümseyerek; baban da öyle diyordu.
Güçlü olun. En çok da bunu öğütleyeceklerdir size kitap ya da dergi sayfalarında. Gücün, güçlüyken de güçsüzken de kötü bir şey olduğunu kimse söylemeyecek. Eşya ve para üzerine kurduğunuz hayattan eşya ve para çekildiğinde hiçbir şey kalmayacak.
Pazar sabahı. Malezya’yı düşünmedim, dün akşam Cankurtaran’da rakı içtiydim. Memleketi kurtarmak umurumda değildi. İsmail Türüt’ün şarkı sözleri ve adına türkü dediği abuklamaları da. Çünkü türkünün yakılan bir şey olduğunu bilirim. Biz de öyledir en azından. Yakılır. Sivas’ı unutanlar?
Sonra güzel yazılar, şiirler okudum. Orada kadınlar daha güzel, erkekler daha umutlu. Televizyonun başından kalkın. Tüm yönetici adaylarına öneriyorum: Günde bir adet Necati Cumalı’nın Güzel Aydınlık şiiri, bir adet de yemekten hemen önce Sait Faik’in de Kaliniktha öyküsü.
İyi gelecektir.

Gazeteport Yazıları - Bir Yaz Gününün Rüyası


Puduhepa diye çok eski bir Hitit kraliçesi... Uyanıp rüyalarını anlatırmış, sarayın yazmakla görevli kişisine. Yazı dediğimiz de o vakitler taşlara, kilden tabletlere, binbir emekle kazılan bir şey. Elinde çivisi olanın, öteki elinde çekici olmadan yapamayacağı türden...
Kilden tabletlere rüyalarını yazdırıp bir rüya günlüğü eylemesi insanın kendine... Bu kadını, bu satırları, o rüyaları nasıl da merak ederdim güzel rüyalar görerek uyandığım zamanların sabahlarında. Oysa kimsenin “tatlı rüyalar” dilediği de yoktu uykulardan önce...
Bir kraliçenin ne gibi düşleri olabilirdi ki. Böyle böyle başladı rüyaya dair düşündüklerim. Sonra doğuştan kör birinin yani bize göre bu dünyada hiçbir şey göremeyen birisinin rüyası nasıl olur diye düşündüm ya da bebekler uykusunda güldüklerinde rüyalarında gördüklerinin, annelerin deyimlerince melekler kadar temiz bir şeyler olup olmadığını. Eğer rüyalar gelecekle ilgili olsaydı, kimsenin büyüyerek temiz kalamadığı bu çağda... İlkgençliğimde rüya böyle böyle çok meşgul eden bir şey oldu beni. Ne de olsa yazarlık da bir rüya değil miydi ? Yalnızca benim gördüğüm rüyalardı anlattıklarım.
Rüyalarım...Elbette vardılar, o depderin uykularımda kaldı hepsi. Kuş seslerinin kulağıma alkış gibi, masal gibi geldiği günlerde. En çok da şu rüya, bütün korkulu gecelerin sabahına doğru gördüğüm, uyandığımda pencere kenarındaki yatağımda, perdeyi aralayıp gözümün güneşe daldığı, mutlu olduğum... En çok da şu rüya:
Uzak bir yaz kokusundaymışım hep. Tarabyadaki evin balkonundaymışım. Çok eski yılların birinde. Birbirini kovalayıp giden yılların öncesinde. Yağmur yağmamıştır daha. Deniz feneri iyi bir abidir. Dört saatte bir vapur yanaşır Çınarcık iskelesine(Tarabyadaydım ama bir yandan Çınarcık. Rüyalarda yerler ve zamanlar akıp gidebilir bir anda). Daha o zamanlar Çınarcık adı gibi küçücük bir kasaba. Küçük bir teybim var. Yan flütle çalınan bir ezgi geliyor kulağıma. Balkonda şiir yazıyorum. Yazıyorum dediğim de; büyüyünce Attila İlhan olmak gibi bir hedef o zamandan belirlenmiş, soluk bir telefon defterine bir sürü bir şeyler karalamaktayım.
Öyle bir yaz günü. Esintisi yaseminli... Denizi mavi köpükler... Çocukları haylaz bir yazdır. Çocukluğum beni hatırlamıyor şimdi.
Ansızın teyzem. Teyze anne yarısıdır. Bazı teyzelerse iki katı... Balkonda. Esintiler yaseminli... Esintiler hanımeli. Kimse yoktur daha. Hiç kimse. Çok aşık olmamışsındır hiç. Bir tabakta buz gibi karpuzlar durmaktadır. Bittikten sonra o kırmızı suyun içinde tabakta kalan çekirdekler... Sanki o su çocuk bir deniz, çekirdekler çakıl, ay ışığı var sanki. Bir güzelliktir geçip giden. Esintiler hüzünlü. Sonra bir bakıyorum temiz, bembeyaz sabun kokan bir yataktayım. Sonsuz uzun öğle uykuları. Adımı bile hatırlamıyorum. Sadece dışardan, ötedeki bir çocuk parkında oynayan çocukların haylaz sesleri, bir iki salıncağın sallanırken gıcırtısı, neşe içinde, mutlulukla dolu deniz dalgaları, uykumda rüyamda gördüğüm garip, büyülü bir uykuya daha dalıyorum... Gitgide teyzem kayboluyor, karpuzun tadı, çocukluğum, anılar kayboluyor gitgide... Öylece uyanıyorum.
Rüyaların öylece uyanmak olduğunu anlıyorum belki. Edip Cansever’in çok sevdiğim bir dizesi oluyorum zamanla... “Düşler ve anılar da bir çeşit insan mıydı yoksa” der.. O dize oluyorum. Hepsi geride kalıyor...

Gazeteport Yazıları - Tiyatrodaki Hayalet


Kar yağıyor dışarda. Ampülleri tozlanmış, büyük artist aynasının önünde Erol Günaydın ile Münir Özkul, nane likörü içmekteler. Aşağıda liman bomboş. Cenevizli korsanlar çok eskide kalmışlar. Yüksek Kaldırım’ın Karaköy’e bağlandığı yokuşun dibinde bulunan eski taş binanın tepesindeki melek heykelinin kolu bacağı kırık bu kez. Genelevlerin oradan bir kalabalık akın akın bir yerlere gidiyor, yukarda cadde desen bambaşka bir alem, ışıklı elektronik tabelaların üzerinden sürekli faizler, borsalara ilişkin rakamlar, bir takım kaza haberleri ve çok satılan ürünlerin reklamları akıp gidiyor.Kar yağıyor dışarda. Taksim meydanında trafik öylesine birbirine girmiş ki, “eski” St. Antuan’ın yerine kurulu gece kulübüne gitmeye çalışan arabalar büyük Beyoğlu Camisi’nin önünde kilitlenip kalmışlar. Kadife kırmızı koltuklara doğru geliyor Gazanfer Özcan. Uğur Polat hoşgeldin ağabey diye karşılıyor onu. Localar bomboş. Münir usta iki genç konservatuar öğrencisine Şan Tiyatrosu’nu kimin yaktığını anlatıyor. Okulları kapatılıp süpermarket yapıldığı için kış ortasında derslerini Fındıklı Parkı'nda yapıyormuş çocuklar. Beyoğlu inek doldu diyor Suna Pekuysal, beli eğri ama kendisi dimdik. İneklerin üzerinde şiirler yazıyor, resimler değişik değişik. Koca koca asık suratlı alışveriş merkezlerinin önünde kahve fincanın içine çökmüş, memeleri dışarda sarışın ineklerin yanında fotoğraf çektiren yeni İstanbul’lular.
Zihni Küçümen birazdan gelecek. Kulaklarındaki pamukları çıkarıp geçecek yerine. Çünkü ancak bilgisayarların düzeltebildiği bir sese sahip olan Mustafa Sandal’ın yeni albümü bangır bangır inletiyor şehri. Zuhal Olcay açtığı dondurmacı dükkanını bir kaç ay önce kapatmış. Kültür Bakanı Seda Sayan’ın, sizin gibi bir oyuncunun böyle işler yapmasına gönlüm razı değil konulu e-postasını okuduktan sonra Avusturalya’ya göçüvermiş.
Kar yağıyor dışarda. Orhan Veli’yi bir keresinde yine böyle bir soğuk kış günü, Galata Köprüsü’nde görmüşler, elinde paltosu varmış ve fakat soğuğa rağmen giymiyormuş. Üstat giysene paltonu diyenlere üşümüyorum, siz beni yaşlı mı sanırsınız diye latife yaparmış. Dikkat isterim, giymeyişinin sebebi başkadır. Palto elden düşme. Birinden bulmuş. Kendisine çok küçük geliyor. Parasızlıktan da başka ve yeni bir palto alamamaktadır. Fakat yoksulluğun asaleti... Şair onuruna da toz kondurmamakta. Orhan Kemal de emektar pardesesünü çıkarıp Haldun geldi mi diye soracaktır. Elinde bir zarf. Yeni çıkan kitabını göndermiş bir arkadaş, diyor. Penis Roman mı neymiş adı. Bunun bile romanını yazdılar afferin çocuklara diyerek gülmede.
Kar yağıyor dışarda. Ferhan Şensoy Galatasaray Lisesi’nin önüne durmuş, elinde dosyalar kitaplar, yoldan geçen genç ve güzel hanımların yollarını çeviriyor. Hanımefendi, diyor; güzelliğinizin şiiri yazılır. Şu kadar yepyeni Türk lirası. Kostüm odasındaki maskeler ne kadar eskimiş değil mi? Perdenin önündeki güve yenikleri. Sırmalı tavan işlemeleri tek tek dökülüyor. Burayı da yıkacaklar mı acaba diye soruyor Halit Refiğ. Hani Kemal Tahir’in romanından çektiği o ismi lazım değil filmi cuntacılar yakıp küle çevirmişlerdi. Kadın, Ferhan Şensoy’un gözlerine bakıp, benim güzelliğime sen şiir yazabilir misin be şekerciğim anlayaaamıyaaaaraam diye şaşılası bir çığlık atıyor. Şensoy’un “eski” tiyatrosundaki bir aynada Civciv’inin resmi dururdu, eski sevgilisinin; Hümeyra’nın bir plağı usul usul çalardı. Bütün eski arkadaşların, ustaların,artık İstanbul’da kalan tek tiyatroda toplanacağı haberini alamamış olsa gerek. O yüzden halen sokaklarda geziniyor.
Kar yağıyor dışarda. Kestaneciler gittiler. Geceler ne kadar soğudu. Herkes yatağında kendi yalnızlığıyla. Suskun mektuplarla ayrılıyor herkes birbirinden. Nazım Hikmet’e Vatan Caddesi taraflarında bir anıt mezar yapmışlar. Menderes’lerin hemen oralarda. Başında iki jandarma. Bu “hain” adamın mezarını koruyorlar taşlanmasın diye. Hiçbir şeyimiz kalmayacak. AKM de yıkılacak, Haydarpaşa Garı’nı da otel eyleyecek beyefendiler. Hiçbir şey gitgide...
Ekip son kalan tiyatroda toplanıp eski oyunları yadedecek. Dağılacaklar. Kar dinmiş dışarda. Etrafta gece ve sessizlik. Tiyatrodaki hayalet çıkıverecek hemen. Haldun Tanerin kelimeleri dilinde:
“(...) zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız. Görorum hepiniz gardroba koşmaya hazırlanorsunuz. Birazdan teatro bomboş kalacak. Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. Virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler. Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar.
Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. Perde!“

Gazeteport Yazıları - Türk Pop'u, Ah Bu Çocuk Şarkıları


Çocuklar seviyorlarmış. Çocuklar sevecek tabii Türk pop şarkılarını. 3-9 yaş. Küçük şeyler bunlar diyeceksiniz. Memleket Malezya oluyorken uğraştığın şeye bak diyeceksiniz. Demeyin. Büyük kayıplar, büyük sorunlar, küçükleri anlamamaktan çıkıyor genelde. Böyle böyle kaybediliyor birçok şey. Anlatmak yeteneğinden yoksun şarkı sözleri popüler oldukça, insanların anlama yeteneği de azalmaya başlıyor haliyle. Lise mezunu bir öğrenci Marks & Spencer’i komünizmi kuran iki arkadaş sanabiliyor artık. Dostoyevski’yi de anlamıyorum diyebiliyorlar; ne o öyle sayfalarca, derdin neyse iki üç sayfa yaz, bitsin. Net ol... Net olana bakacağız. Geçen yaza “damgasını vuran” bir şarkının sözlerine. Başlıyor hanımefendi: “Adım adım yaklaştım zafere / Bulunmayan bir aşk arıyorum”. Bol bol dondurmanın yenilip akıtıldığı bu bölüme göre kadınımız bulunmayan bir aşk arıyor. Bir paradoks içersinde ve fakat zafere yaklaşmakta; demek ki bulmak üzere.“Senin olmasını becerir gibiyim/ Ama en soğuk yaz günündeyim”. Şimdi burada sorunlar başlıyor. Zaten biri var ve bu bizim kadınımız onun olmayı “becerebiliyor gibi”. Fakat hani kendisi bir aşk arıyordu? Demek ki bir aşkı var ama yine de arıyor. Bu sırada anlıyoruz ki en soğuk yaz gününde kendisi. Yani paradoksal durum sürüyor.. Temmuzda yağan karlar altında hem birinin olacak gibi, hem de birisini arıyor... Çok zor!“Kime danışsam aynı şeylere/ Hep aynı aşka derde bağlamış”. Buradan anlaşabilecek tek şey kadınımızın ismin hallerinden bihaber olduğudur. Kendisi “aynı şeylere” kime danışacağını sormakta ve hem aynı aşka hem de aynı derde bağlamaktadır. Ne bağladığı meçhul. Üstelik bu bağlama durumu danıştıkça oluşuyor. Fakat çelişkiler sürmeye devam eder. Çünkü “bu sefer yanacak yürek olmayacak” tır. Anlaşılıyor ki bu, araya araya zamanla yüreğini çok yakmış; artık yanacak bir şey kalmamıştır. “Çünkü kalbim aynı dertle ağlamış “ derken herhalde bunu kastetmektedir. Fakat aynı aşk, aynı dert nedir? Aradığı kişiyi bulamaması, ötekinin de olamaması mı? Biraz sonra devreye girerek düetin diğer kişisi olacak erkek, kendisinin olmayı becerir gibi olduğu erkek midir? (Ah Sezen Aksu’yla Özdemir Erdoğan’ın Küçük Bir Aşk Masalı adlı düeti) Erkeğimiz burada bizi aydınlatmaya başlıyor: “Sözüm kıymetimi bilene/ Perişanım diyene / Ayrıldıysak kime ne / Kimin kararı” İmdi ey okur! Adamımız kendi kıymetini bilenler ama bilinmeyen bir sebepten dolayı perişan olanlar için konuşuyor. Kızımızla ayrılmışlar. Eski sevgili demek bunlar! Fakat hırçın biraz adamımız. Ayrıldıysak kime ne diyerek ayrılmalarına karar veren kişiyi soruyor. Garip bir ayrılma demek ki. Ayrılmalarına başka bir kişi karar verdiğine göre kıza şunları da sorabiliyor “Nasıl koydu ki bu sana / İçinde saklasana”. Koyan ve içinde saklaması gereken ayrılmalarına başka bir kişinin karar vermesi mi? Perişan olanlar yoksa bunlar ayrıldı diye mi perişan oldular? Sorular artıyor... Ya devamı: “Anlattıkça duyana / Bana zararı”. Bir kere anlattığı zamanlarda duymayanlar için konuşmuyor. Onlar zaten duymuyor çünkü. Ama bunun zararı da her nedense ona oluyor. Başkalarının vurdumduymazlığının zararını bile üstlenecek kadar toplumcu. “Yüreksizin birine /Gönül veren tenime/Bakıp da sözlerine/Uyan kafamı” Bu bölüm ortada var olmaya çabalayan ama bir türlü netleşemeyen durumu biraz daha karıştırıyor. Bu kız bulunmayan bir aşk aradığına göre yüreksizin biri ve fakat adamımızın teni, bu kıza gönül vermiş o yüzden birine emir veriyor; “Uyan,” diyor ve sonra hece sayısını nota sayısına uydurabilmek için “Kafamı” diyor... Burada kafamı derken amaçladığı başka bir şey olamaz. İşte dikkat isterim. Bu aşağılanmaktır ey okur! Uyan kafamı! Sonra bakın neler olmuş. “Değiştirip adını/Kapatmışım kapımı/Gel artık ayrılığın/Kesin zamanı” Şimdi teni bu kıza gönül vermiş “kafamı” da uyanmamış, o zaman kızın adını değiştiriyor, kapısını kapatıyor ve kızı çağırıyor... Çünkü ayrılığın kesin zamanı... Fakat kız aşk aramaya gitti. Madem öyle, bu durumda cevap verecek: “Şeytan mısın melek misin/ Sanki benden yürekli misin” yüreklilik bahsine geri dönüyoruz. Kıza yüreksiz demişti ya, o da sen sanki benden yürekli misin diyor... Bu arada dondurma bitmiş, elmaların içinde sürüklenmektedir. “Korkma kalbim”dir. “Geçer acısıdır” “İlk defa mı aşık olmuştur” Başka bir kızımızın dediği gibi “uzun bir tatile çıkar unutur”. Aşk dediğin şunun şurasında nedir ki. Böylesine mantık burkulması yaşayan insanların aşkları da yalnız kelimesinin yalnız diye yazıldığı magazin programlarına konu olur, o kadar. Herkes hak ettiği şekilde yaşar... Ey okur!

Gazeteport Yazıları - Aslı'nın Gelincikleri


Yağmurun ince bir esintisi olur, su tozu saçlarından aşağı doğru dökülür giderdi. İskelenin önünde büfeler, büfelerinse kırmızı ışıkları vardı; kaynayan sosislerin durduğu camekanın tepesindeki kırmızı ışık... Kar yağarken çok uzak gibi görünürdü her şey. Paltomun yakalarını yukarı kaldırıp, o siyah renkli, karanfilli cigaradan bir tane yakarak uzun uzun yürümek. Sokakların çamuru elbette vardı, elbette trafik, ışıklar kırmızıdan sarıya geçerken yıllarca dururdu sanki, bayilerden şiir dergileri almak, güzel şeyler okumak, neden olmasın? Sigaraların ucundan kıvılcımlar uçardı, Sait Faik illa ki Boğaziçi cigarası der, ben eski bir filmden Gelincik’i bulup çıkarırdım. Aslı bütün oyunların dekorlarına birer kırmızı gelincik yerleştirirdi, kendisinden bir anı bırakmak için her sahneye...
Bir kahvede oturup kanyaklı kahve içmek bizimdi, biraz daha çabuk sarhoş olabilmek için, içine altı şeker atmak bizim, fularların mordan sarıya doğru giden bir rengi, kitapların güve yeniğinden, solgunluğun kokusuna uçan bir tarifi olurdu. Periler pencerelerin kenarlarında bir yerlere kaçışır, mutfak camının önünde birer tane melekli biblo. Kurutulmuş çiçekler kitaplardan çıkarılır çerçeveciye verilirdi. Sokaklar dardı, bozuktu ve fakat çerçeveciler, muhallebiciler, yorgancılar vardı... Küçük dükkanlarında, camekanların ardında, dünya kadar meşgulmüş gibi duran, gözlüklü, iğreti, zayıf adamlardı yorgancılar, elleri iğne tutmaya alışkın, kadeh tutmaya yatkın, yorgun adamlar. Bakkallar peynir keserken önce bir parça müşteriye verir, daha sonra beğenilmesini bekler, ona göre paket yaparlardı, paket kağıtları aydınlık yüzlüydü. Bütün kağıtlarda yazıya , yazmaya, yazının kaderine dair bir şeyler bulurdum.
Yağmurun eski bir sesi olurdu, komşunun saati gece dördü vurur, yan dairedeki dul terzi kadın günde üç paket cigara içtiği için, ciğerleri yırtılırcasına öksürür, boğulurdu sanki. Babamın sattığı eski gramafonu düşünür, halının üzerine pencereden düşen ay ışığının kırıklığında mahalledeki kilisenin tavanında gördüğüm resimleri görmeye çalışırdım. Çocuktum. Dünyada kaybolmuştum. O gramafonu tesadüfen bir eskicide bularak onu sağ yanındaki çizik izinden tanıma rüyasını, en sevdiğim yazarla her gün Şişli’deki anacaddede karşılaşmayı, sarı battaniyeleri, yeşil kadifeden koltukları, likör şişelerini, küçük kadehleri ,tahta dolapları severdim.
Bir sinemada karanlıkta öpüşmek bizimdi mesela, meydan parklarında piknik yapmak, annenin apartmandaki kadınlarla düzenlediği altın gününden çaldığın poğaçaları alıp oraya getirmen, koca insanlar olmaya çalışırken düşüp burkulan bilek bizimdi, şiirli kartpostallar hazırlamak, Özdemir Asaf’ın o r leri söylemeyen canım konuşmasıyla okuduğu şiirleri dinlerken çay demlemek... Çünkü bir mutfak ancak demlenen çayların, yemek pişen tencerenin dumanıyla şenlenirdi, bir mutfak dumanlar içindeyse mutfaktı. Sesimiz dışardaki çocuk seslerinin arasında, dostlar, arkadaşlar bizim; ayrılıklar da bizimdi bu yüzden, fotoğraflar da, anılar da...
Yağmurun yorgun bir sesi var artık camlara vururken. Fikret’in dizesiydi galiba, “camlarda pür ihtizaz...”, sanki her damla gri bir kuş ölüsü gibi yağıyor. Uzak bir yere giderken bir heyecandı, bir kıvılcımdı otobüsler, çocuktum, dünya kocamandı, kaybolmuştum, ayakkabılar büyüdü, küçüldü dünya, gece şehirlerinden bir rüya gibi geçip gidildi, tabelalar ölmeye yakın yaralılar gibi kaldı, maaşlar aldık kimi işyerlerinden, vergiler ödeyen insanlar olduk, kişi başına düşen milli gelirler hesaplanırken bir ortalama, bildirilerin sunduğu görüşe katılırken bir imzaydık, başkaca değil, anıların durduğu sandıklar kaldırıldı, toparlandı defterler, muhallebiciler, ara sokakların prensesleri pastaneler kapatıldı, simit sarayları kuruldu yoksulluğa, lokantalarda az bamya istenip üzerine limon sıkılmıyor artık, cacık naneyle zeytinyağıyla sunulmuyor, her şey bir takım soslarda marine ediliyor kimliksiz kafelerde, modern oluyoruz derken ortalama oluşumuz, sergiler değişiyor, resimler, sinemalar, tiyatrolar değişiyor.
Samatya istasyonu Kocamustafapaşa olduğundan beri daha yalnızız, Haydarpaşa Garı’nın otel olmasına karar verildiğinden beri, Şan Tiyatrosu yandığından beri daha kimsesiz, Taksim Küçük Sahne’nin yıkılarak yerine lümpenlerin hamburger yemesi için alışveriş merkezi açılacağına dair kanun hükmünde kararname çıkarılmasına beş kala daha kimsesiz, Hümeyra Kırık Bir Aşk Hikayesinden Avrupa Yakası’na geçeli beri daha sevgilisiz, Ferhan Şensoy şiir yazmadığı için daha az buruk içimiz. Ne diyordu Oğuz Atay babasına yazdığı mektupta, bir gün ben de senin gibi ölecek miyim baba? Ölüp gidiyoruz gün günden.
Günler ölenleri, çekip gidenleri izlemekle geçiyor, yağmurun kendine bile yağarken güzel bakmaması bundan... Aslı en kötü reklamın bile dekorunun arka taraflarından bir yere halen gelincikler yerleştiriyor ama.
Büyümek alışmakmış, bunu anlıyoruz.