
Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü: Şu uzun gecenin gecesi olsam / Sılada bir evin bacası olsam / Dediler ki yârin hasta yatıyor / Başında okuyan hocası olsam. Acıydı. Doğuydu. Şairin bahsettiği, oradaki, uzaktaki köyün hemen yakınında bir kışla. Geceleri cephanelikler bombalanmasın diye karartma yapılırdı. Karanlık. Sadece birkaç kardeş yıldız ve Işıklar köyünün kısık, tedirgin yanan ampulleri.
Ercişli Emrah buralarda yaşamış. Sonra Akdamar Kilisesi, sonra Van Gölü, sonra kilimlerdeki renkler, renklerdeki aşk, sonra otlu peynir, o aralar İstanbul’dakiler Yılmaz Erdoğan’ın kasetinden dinlerlerdi; Van’daki bir kahvaltı salonu’nu. Bense oradaydım.
Üst ranzadaki kalbi delik arkadaş, yan sıramda yatan barmen (kızı olmuştu, görmemişti daha, her gece pencere kenarına çöker ağlardı) , posta işlerine bakan kupkuru arkadaş, okuma yazma bilmeyen, ama üç rakamlı sayıları bile çarpabilen çaycı, hiç Türkçe konuşmamışlar ömründe, ömründe Kürtçe hiç duymamış olanlar ve insanlar. Nazım Hikmet’in bizim insanlarımız dediği insanlar.
Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü de içim acıdı. Bir Rum türküsü; Mistike Mu Erota, Ah Erota… Ah aşkım benim gizli aşkım, demektir. Ne diyordu Sait Faik bir öyküsünde, “…evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lâkayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş” Karşı komşu, karşı kıyı, 6 – 7 Eylül olaylarının sabahı. Beyoğlu yırtık pırtık kürk, ayakkabı parçalarından bir deniz olmuş. Bir kadeh uzonun başına otursak muhakkak barba Yanni’den, şu koca ozan Ritsos’tan iki dize söyleriz. Oysa yalnızız. Leyla ile Mecnun bir Kürt arkadaş için de, adadaki Rum Tasula için de aynı şeyi söyleyecektir. Yunus yine bir gönül kırdınsa bu kıldığın namaz değil der de biz aynı şeyleri duyarız bundan.
Barışın bir güvercini var da yanmış, yakılmış kanatları. Dillerimiz ayrıymış ne fark eder. Türkçe’nin ferah gönlünce küfretmişiz demişti Ecevit, şiirinde; “olmuşuz kanlı bıçaklı…” Ama kız alıp vermişiz yıllar boyu, köklerimiz, kanlarımız, döllerimiz birbirimize karışmış, küfretmiş, sevmişiz birbirimizi. Altımızda kimi zaman bir çatlak toprak parçası, kimi zaman dalga dalga, bir mavi deniz…
Kayalar geceleri insan başları gibi görünür Yüksekova’da. Cehennem Vadisi vardır. Kayalar insan başları gibi, cephanelikler, gecenin içinde cıgara içemezsin, kenger kokar, kekik kokar, karşı dağlardan kar soğuğu eser, uzakta Ahlat, Bitlis, küçük küçük karakollar, Nazım demiştir bir kere, bu memleket bizim… Kardeşliğin gülleri uzakta.
Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü, “Gökyüzünde katar olmuş bulutlar / iki gelin bir kapıyı kilitler /vadeli vadesiz ölen yiğitler...” Korgeneral kışlamızı ziyarete gelecekti. Öğretmenlik mezunu olduğum için görev verdiler. Tendürek dağının eteğinde halk çocuklarına PKK’nın anlatıldığı bir PKK sınıfı vardı. Parti bildirileri, ele geçirilmiş cephaneler, kurşun delikleriyle dolu elbiseler... İçtimada yanımda duran arkadaşım operasyonda vurulmuştu. Ölüler. Savaşları ülkeler ilan eder, insanlar yapar. İnsanlara olan olur, insanlar ölür. Dediler ki, burada öğretmen olarak duracaksın, önceki arkadaş terhis oldu. Gittim, çıktım sınıfa. Cam dolapların içinde bir dolu malzeme.
Oradaydı. Tam karşımda; bir solgun defter. Antepli hırsız arkadaşım Yavuz çiğköfte yapmıştı, çarşıdan malzeme alıp gizliden sokmuştuk kışlaya. Bir de cacık. Dağın rüzgârı. Tek başınaydım. Gökyüzü kapalıydı. Korgeneral ziyarete gelmişti. Buraya da uğrayacaktı. Heyecanlıydım.
Elimde bir defter. Yakalananlardan ele geçirilen… Bir kızın. Bir PKK’lı kızın. “İnsanlar her yerde hep aynı...” Çiçekler çizmiş satırların kenarlarına. Gerçekti. Apo dağlarda gelip bize tecavüz ettiğinde, diye cümleler kurmuş. Annemi özledim, diye içtenlikler. İçte kalmış çağıltılar, sevinçler, çeyiz bohçaları. Bir arkadaşım vurulmuştu, annesi tabuta sarılıyordu Erciş meydanında. Maaş bağlanmış ama ailesine, diyorlardı. Zaten askerden aldığı maaşı da evine yollardı. Acı… Sadece bu. Bana ne iş yapıyorsun sen hocam, demişti. Kot pantolon firmasında çalışıyorum, diye cevaplamıştım. Kot pantolon ne demek ki, diye sorarken, yüzü ışıyor. Bugün yarın evlenecekti belki. Çocukları olacaktı.
Defteri karıştırıyorum. Ölmüş birinin günlüğü. Sabahattin Ali’den Dağlar ‘ı yazmış. Sabahattin Ali’yi çok mu seviyor (sanmam, belki bir kitabını bile okumadı), bir şarkıda mı dinledi (bilmem), sadece dağlarda olduğu için mi? Belki… Köy yerini anlatmıştı arkadaşım. Ben İnce Memet’te okuduğumda gerçek değildir sanmıştım bunları, halen aynıydı oysa herşey.
İnsanlar ölüyor. Kalbimizin her yakasında, yakamızda solan güllerde, kardeşliğin gülleri ölüyor…
İki gelin bir kapıyı kilitler.
Vadeli, vadesiz ölen yiğitler…