Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: October 2007

Onur Caymaz

Friday, October 26, 2007

Adından Roman Geçen Adam; Romain Gary


Romain Gary ‘i daha önce okumayanınız var mı? Peki ya Emile Ajar’ı... Aynı kişiye ait iki isim. Bambaşka biri. Dünyanın en büyük roman ödüllerinden biri olan Goncourt Ödülü bir yazara ancak bir kere verilebilirken Gary, bu ödülü kendine yakıştırdığı takma adla iki kere almıştır.
Çünkü öyledir onun yaşamı. Rengarenk kelimesinin karşılığıdır. Çocuktur, delidolu, bir o kadar da bilge.
Güz. Yağmurlu pazarlar. Daha çok roman okumanın vaktidir. Camlar buğulanmış. Dışarısı telaşsız, uykuda. Elimde Clair de Femme nam-ı diğer Kadının Işığı. Türkçe’ye çevrilmiş diğer Gary kitapları arasında biraz atlandığını ya da farkedilmediğini düşünüyorum. İsmail Yerguz’un özenli çevirisi.
Basım yılı? Mart 1994. Ardından ikinci basım; Temmuz 1996... On yılı aşkın zaman. Tükenmemiş midir bu ikinci basım? Geçen kış okumuştum. Normalde kitaplarımı çizmem, sayfalarını bükmem. Temiz saklarım. Temiz saklayabildiğimiz bir onlar kalsın. Fakat bir kaç sayfa sonra o kadar ilginç cümlelerle karşılaşıyorum ki kitapta, kıvırmaya başlıyorum sayfaları. Akşam otobüsleri, sabah servisleri. Bir düzene koymaya çalışıyordum hayatımı. Bunca yaşanmışlık arasında, hiçbir şey seçemeden, hiç bir yere gitmeden, her şeyi gitgide kaybederek... O kadar etkileyiciydi ki cümleler, katlanmış sayfalar birbiri üstüne yığılıyordu. Kaleme başvurmak. Alt tarafı 108 sayfalık bir roman, çiz altlarını cümlelerin. Çizip kalemi çantaya koyamıyorsun. İzin vermiyor Gary. Kalem elinde duracak hep. Yeni cümleler buluyorsun; gülüşlerden yankılar, anılardan döküntüler kalır. On dört yıl ve tozlar...
Nedir Kadının Işığı? Temelde ilişkiler üzerine kurulu bir roman. Kadın erkek ilişkisinin üçüncü boyutunu anlatıyor yazarımız; bir çifti. Eski ve deneyimli bir pilot olan Michel ile hostes Yannik, yıllardır bir aşkı sürdürmeye çabalamış mutlu bir çifttir. Tükenişe ve aşkın getirdiği umutsuzluğa dayanamayıp biten bir ilişki. Kötü yazgı... Michel Caracas’a; Yannik de belki başka bir yere gitmek üzere ayrılmışlardır. Michel taksiden inerken yolda Lidya ile çarpışır. Yola saçılan paketler. Yağmur altında. Bir tanışma. Lidya’nın bir trafik kazasında artık annesinin yanında yaşayan, kelimelerin anlamlarını yitirmiş bir kocası vardır... (Kızı da ölmüştür aynı kazada). Bir de Michel’in çocukluğuna giden bir gülüşü. Oturup bir kahve içeceklerdir. Orada Senor Galba ile tanışırlar. Senor Galba köpeğiyle yaşayan bir hayvan eğiticisidir ve bir gece kulübünde köpeği ve şempanzeleriyle birlikte gösteriler yapmaktadır. “Sürekli kart vizitini veriyordu. Yaşadığını ispatlamaya çalışır gibiydi” diye düşünecektir bir süre sonra Michel. Kadının Işığı’nda kahramanlar bir çarpışmayı yitirmişlerdir sadece, savaşı değil. Michel hep bir umut içindedir. Hep. Fakat Lidya da gidecektir. Michel bilir ki sevmiş olduğunuz tek kadını yitirince her şeyi yitirmeniz sadece bir sevgi eksikliğidir. Birini sonsuza dek yitirirsiniz ve bütün yaşamınız dolar. Çünkü hepimize olduğu gibi Michel’e de olmuştur. Burnunu bacaklarına dayamış ve birisine hayatındaki en değerli tek şeymiş gibi bakmıştır.
Kadının Işığı büyük şeylerin romanı değil. Hayatın sırrını vaat etmiyor. Geçen gün bir kitapçıda gördüm: Herkese Her İstediğinizi Yaptırın diye bir kitap. Böyle insanlık dışı hiç değil. Dünyaya karşı küçük bir çığlık sadece. İnsan yalnızlığını haykırdığı zaman sadece aşkı haykırmış olur diyen bir adamın romanı. Çok basit bir şey anlatıyor Gary. Bizi. Biz diye kurmaya çalıştığımız şeyin zorluğunu: İlyada’nın bir destan olduğu söylenir ve bu yapıtta anlatılan kahramanca savaşlar herkesi hayran bırakır. Tatlılık içinde yaşlanan çiftleri anmak çok daha zordur, oysa bunlar bizim daha güzel zaferlerimizdir.
Buruk bir gülümseme. Tam anlamıyla bu. Bizi gözyaşları içinde güldürebilen bir yazı gücü. Kaldırımdaki küçük ağacın yapraklarından sular damlıyor. Sabah pırıltılar içinde. Kadın. Gizlenmek olanaksızdı. Karşı koymak, ölüme göz yummak, hayatta tutmak gerekiyordu. Martılar ve kargalar, bağırmalar, feryatlar, son anlar, Bretagne’de bir plaj. Alnın dudaklarımda, kadının ışığı, başka bir çok kalkan gibi düşmemek için mücadele eden ağır kirpikler.
Hayatının aşkı Jean Seberg’in 1970 yılındaki trajik ölümünden sonra yirminci yüzyılın edebiyat skandalı sayılan takma ad olayını açıklayan harikulade bir mektup bırakıp yaşamına kendi eliyle son veren Gary, şöyle diyor romanında:
Bitmiş değil. Ben bitmedim. Bir insan bittiğinde, bu özellikle demektir ki devam etmektedir. Umutsuz bir insan haindir...
Pazar. Sabah. Yağmur dindi. Çıkıp yürümeliyim.

Hüseyin Alemdar Vakti


Demek ki her zaman şiirlerden konuşmuşuz. Bunu hatırlayabiliyorum. Bunca zamandan, insandan sonra elimde kalan birkaç kitap, birkaç ithaf sayfası ve zaman zaman birçok yerde, birçok kere aklıma takılan, dilimin ucuna düşüveren, kalbimi çelen dizeler hep... Ne diyordu Cansever; Ne çok insan sevdim/ unuttum sonra da... Demek ki sabah. Kalktım perdeyi araladım, bir kadın uykudadır, bir çocuk uykuda, çay suyunu koymadım henüz, son ışıklar titrek, Sinema Kitabı'nı bana imzaladığı tarihe bakıyorum. Nasıl da eski. 24 Kasım 2000. Bir ithaf, "Cankardeşim Onur Caymaz'a. Yakamı kesen siyah beyaz sinemaların klaket sesiyle, Merhaba!" İhtimal, Beyoğlu'nda imzalamıştır. Yer yazmıyor. Kitabın ikinci sayfasında bir alınlık, "Bitmiyor nedense başlayan hiçbir film/ ne yapsam içimde o eski sinemalar" Attila İlhan. Bu kadar zaman geçiyor aradan, bu kez adı Attila İlhan ustamızla beraber anılıyor Türk şiirinin pek kadri bilinmemiş Hüseyin ağbisinin. O yıla geri dönüyorum. 2000 Nisan'ında askere gitmek üzereyim. Bir akşam, şu Beyoğlu'nda Veli Bar'da yapılan küçük İskender'in şiir akşamlarına gitsem ne olur diye düşünüyorum. Bir yandan da şiirin akşamı sabahı olur mu be adam diyorum kendi kendime. Elimde titrek üç beş şiirim. Bir tanesini çıkıp okuyorum. Bitiyor şiir. Aklımda içi yeşil çamaşırlarla dolu asker bavulum. Yarın öbür gün gideceğim. Oysa orada gecenin bir saatinde şiir okumaktayım. Tam ben yerime geçerken, 'Merhaba. oturmaz mısınız' diyor... Tanışma bu kadar. Birkaç kelime. Cebimde bekleyip duran badem şekerlerinden birkaçını ikram ediyorum. 'Şiirlerinizi çok sevdim' diyor. Dosyamdan okumuştum, diyorum. Adını söylüyor. O ayın Varlık dergisinde bir şiiri olmalı, enikonu heyecanlanıyorum. Gerçek bir şairle birlikteyim. Sonra İskender de geliyor masaya. Eve gidip dergiye bakacağım. Derginin arkasında Orhon Murat Arıburnu şiir ödülünün ilanını göreceğim. Askere gitmeme bir gün kala dosyayı yarışmaya gönderip Van Erciş yolunu tutacağım. Askerdeyken bir gün kışlaya telefon gelecek. Heyecanla koşacağım kulübeye kimdir acaba diye? Annem beni Engin Turgut diye birinin aradığından, bir yarışma kazandığımdan bahsedecek. İnanılmaz bir sevinç, kitabımı basacaklarmış. Demek ki Hera Yayınları'nı çok az kişi bilir. Hera Yayınları Türk şiirinin en incelikli, en güzel yayınevlerinden biridir. (altılı oynamışım Hera gelmemiş karımı öpememişim/ bir haftada üç banka batmış kızıma haftalık verememişim/ yumruk yumruğa gelmişiz chat yüzünden) Bembeyaz kapakları vardır. Her kitabın kapağında şairinin kendi seçtiği bir fotoğraf durup durur öylece. Çok uzaklardan bakar okura. Hera, sadece şiir kitapları basar. Hani bugün bir çok yayınevinin imkanları da varken yapmaya pek gönül indirmediği bir iş... Herkesin şair olduğu memleketimizde hiç satmayan şiir kitapları hani. Sonra Hera Yayınları'nın logosunda Hera kelimesi mor harflerle yazar. Şiirlerinde en çok mor rengi kullanır çünkü Alemdar (yaşadığım şehir ara sokaklarına değin mor soğuk) (hani, bir de mor düşken düşmek var ya) Hera Yayınları'nın her şeyidir ayrıca Alemdar. Dağıtımcısı, dizgicisi, muhasebecisi, düzeltmeni. Yazımı kitaplığınızın yakınlarında bir yerde okuyorsanız ve bir Hera kitabınız varsa kalkıp bakın. Dizgi: Serap Kırılmış yazar iç kapakta. Kimdir acaba bu Serap Kırılmış diye düşünen olmuş mudur hiç? Alemdar'ın ta kendisi... Çünkü hayatla aramda kırgın bir perde var demiştir bir şiirinde. Askerden dönmüşüm. Beyoğlu ışık ışık. Bir kitabım var artık, hikâyeler yazıyorum yeniden, İhsan Tevfik Silivri'de Çıkın dergisini çıkarıyor, Yılmaz Arslan Bahçelievler'de Poetikus'u. Görsel şiir girmemiş henüz hayatımıza, Attila İlhan'ın ne kadar 'önemsiz' olduğundan dem vuran büyük edebiyatçılar susuyorlar daha, trenler gelip gidiyor Haydarpaşa'ya, Gar meyhanesinde Cemal Süreya'nın oturduğu masaya geçiyorum, düşler içinde... Ahmet Erhan iniyor trenlerin birinden, Beyoğlu'nda şairlerin hiç gitmediği bir koltuk meyhanesinde, onunla tanıştırıyor beni Alemdar; Hera Yayınları'na gidiyoruz yani bürosuna; dışarda kar var yine. Küçük bir yer. Duvarlar baştan aşağı eski filmlerden kopmuş resimler, afişler. Bir tencerede akşam yemeği kaynıyor. Sadri Alışık Sokak gri. Bana tanıdığı insanlardan bahsediyor, şiirlerden. Demek ki gitgide iki iyi arkadaşız Türk şiirinin Hüseyin ağbisiyle. (biliyorum, yakamdaki beyaz gül yırtık/ biliyorum, sinemalarla kandırdım hayatımı)

Resimlerden birisi Orhon Arıburnu'nun resmi. Lalelim, Laleli'de oturur/ Laleli lale kokar lalelimden/ Laleli'den geçilir/ lalelimden geçilmez... Arıburnu'nun şiiriydi değil mi? Askerdeyken kazandığım bu yarışmanın nasıl da zorluklarla hazırlandığını düşünüyorum. Ben askerdeyken... Kışlanın en ucunda, Tendürek Dağı'nın eteğinde bir tabur vardı. Yemekleri sevmediğim zaman oraya giderdim. Çok güzel karışık tost yaparlardı. Oturup tostumu yerken duvarlardaki resimlere takılırdı hep gözüm. Delice güzel renkler... İçim açılırdı evime çok uzak Van'ın Erciş ilçesinde. O resimleri yapan kişinin, sonraki yıl Orhon Murat Arıburnu Ödülü'nü Ses Salkımları dosyasıyla kazanan, Hüseyin Peker olduğunu o törende öğreniyorum. Şiir ikimiz arasında zamana karşı bir yol oluyor böylece. Arıburnu ödüllerini nasıl emek harcayarak varettiğinin yakın tanığıyım. Ödül heykelciklerinin yapımı, sponsor firmalar, sahnenin ayarlanması, şiire dokunuşlar arada... (bu şiire yazıldığımda kırkımda bile değildim henüz/ vakitlerden Vefâ vaktiydi renklerden hemrenk vefâ/ vefâ futbolu bir adamdım Arıburnu Ödülleri saflığında/ her şey bir şeye yenilir ya, ben saflığıma yenildim galiba). Kimleri çağırabilirim diye sayıklardı günlerce de kimler son anda gelmekten vazgeçerdi, ben hatırlıyorum. Arıburnu ödülleri, edebiyatımız içinde işlevini en çok yerine getirmiş ödüllerdendir. Bugün Emel İrtem'den, Nilay Özer'den, Soner Demirbaş'tan, Kadir Aydemir'den ve onlar gibi birçoklarından bahsedebiliyorsak bunu biraz da Alemdar'ın emeğine borçluyuz. Bir şiirin güzel olmasına dair ölçülerle ilgili birçok ustanın zaman zaman verdiği belirli örnekler vardır. Bunlardan biri, altında adı yazmıyor olsa bile şiirin yapısından şairinin kim olduğunu anlamaksa; öteki de şiirden bir dize çekildiğinde anlamın, uyumun, iç sesin bozuluyor olmasıdır. Alemdar şiiri böylesine ölçütleri karşılayan şiirlerin has örneklerindendir. Kendine özgü bir kişiliğe sahiptir bu şiir. Biraz Trabzon'dur mesela (bütün mühim işlerini bırakıp da çıkıp gelse Sunay Akın/ kemençe çalsa Yaşar Miraç, hiç gitmese Hüseyin Haydar/ Kâzım hayatta olsa, Hopa gökbahçe bir yaşamak olsa/ bir Hasan Tunç türküsü tuttursak hep bir ağızdan/ "ben seni sevduğumi dünyalara bildirdum" —/ sen, kararmış karayemiş tadı içimin şiiri şehrim) biraz Beyoğlu'nda gezinir, hep ara sokaklardadır, (bak geldim, loş göğe kör tebeşirle çizdiğimiz Beyoğlu burası!/ Yitikçiler pazar günü güzelliğinde aşka altılı ganyan burda/ :aşktaki en koyu kir insan, insanı en güzel Beyoğlu paklar/ Mis sokak, Büyükparmakkapı, Balıkpazarı, Çiçek Pasajı, Abbas). Biraz kadınlar varsa içinde, mutlaka çocuklar da gülümser okura (Her şey bu dünyaya aittir ait olmak babadır/ babadır dünyanın boynundaki kara fular baba yaşı karadır/ arifesine kül dökülmüş bayramdır babalar çocuklarda). Demek ki bunca yıl geçmiş aradan. Biz belki kopup gitmiş gibi görünsek de, belki arada bir orada burada küçük selamlarla yetiniyorsak da artık, içimizin en 'mor' yerinde o günlerden kalmış bir Hera aşkı, bir Sadri Alışık Sokak; belki bir Ofsayt Osman güzelliği, bir vefa borcu, bir ağbilik ya da bir kardeşlik kalıvermiştir hep. Öyle ya, Memet Fuat'ın hep dediği gibi; iyi şiir kötü şiiri kovuyor sonunda. Kutluyoruz şiirimizin incelikli ağbisini... Nicedir bir ödül, bir isme ilk kez bu kadar yakışıyor.

Wednesday, October 17, 2007

duyuru

19 Ekim 2007 Cuma
Saat : 20:00

Edebiyat Koop
Söyleşi.

Adres: Caferhatun (Kuloğlu) Mah, Kocaağa Sok. No:1 Kat: 1 Beyoğlu/İstanbul E-mail: edebiyatkoop@hotmail.com

Monday, October 15, 2007

Selim İleri ‘nin Daktilosu

A: A harfiyle başlar. Doksan yaşını aşkın bir daktilodur, gecelerce siyah…Son şeridi de bittiğinde yenisini satın alabileceği bir yer bulamazsa, bir daha kullanılmayacak. Kalıverecek öyle, kaza geçirmiş bir eski dost gibi... İkinci harfi Z’dir… İlk harfle, son harf; iki tuş arasında bir hayat…”Yazı”’nın orta yerinde...

B: Beylikdüzü Kitap Fuarı. Tesadüfen tanışmalar. Kadife ceketler… İmza isteyen okurlarının ellerini, ayağa kalkarak sıkan bir yazar... 2001’in kasım ayı. Yılların geçişini en iyi kim bilir? Bir masa örtüsünde buluşmanın zamanı, çiçek adlarını, sokakları, mevsimlerin değişen ışıklarını… Zamanın insanları sürüklediği yeri en çok kim bilir?.

C: Tekrara ruh üflemiştir. Rakı içerken çok eski bir adam.

D: Dostlukların Son Günü. İlk basımının kapağında Bir Demet Menekşe’mi vardı, bir demet gelincik mi? Bilgi Yayınevinden çıkmıştı. Çok sonra okumuştum. Yurdanur’la Kemal’in aşk hikayesi. Mecnunu Çok Dağlar. Yurdanur’un düğünü, Kemal’in ceketinin ucuna taktığı gelin teli. Eski sevgiliden bir andaç... Aşkla arkadaşlıklar diye yazmış bir kitabında. Bunları hatırlarım. Komparsita çalmaya başlamıştır ansızın. Ansızın dersem, hem “an”, hem “sızı”... Ne var ne yoksa kül hepsi. Aşklar, arkadaşlıklar.

E: Sigarayı sigaradan yakar. Kışları düşünür. Sokaklarda birikmiş karın üzerine pencerelerden vuran mavi televizyon ışıklarını. Sesler de öyledir, sokaklar da. Yüzler bir dokunup bir geçerler. Parmakları ince uzun bir yazar. Eli titremez pek. Ben görmedim ya da. Acelesi yoktur. Yalnızlıklar yine de. İlle de yalnızlıklar.

F: Eski romanları bir o bilir sanki. Eski bazı yazarların kaderlerini. Bazı gece taksilerinin pencerelerinden su gibi akıp giden sokaklar. Bir sigara daha yakılır. Aynalardan yansıyanlar; gece lokantaları, plakta eski bir şeyler, otel kapıları... Bazı tren yolculukları yapılır. Haydarpaşa Garı, gar meyhanesi, Eskişehir Garı sonra. Dostoyevski’nin romanları hâlâ yaşıyor diye mırıldanmıştı bir keresinde, kar yağıyordu, tuvaletçiyle konuşuyordum. Adam bozuk paraların önünde uyukluyordu. Gece üçtü. En küçük bir gürültüde titreyerek uyanıyordu hep, ellerinin üzerindeki kıllar, yüzünün soluk sarısı, gözlerine yapışmış kaskatı bir uykusuzluk. Trene binecektik yazar kafilesiyle. Yazarlar bir kafileydi. Beride insanlar duruyordu.

G: O pencerenin önünde, ceviz ağacından masanın başında, küllükler, sigaralar, çakmaklar. O eski gözlük, votka bardağı… “Sen iyi bir çocuksun, üzülme” demişti. Bir tango çalıyordu. Mutfakta, apartman aralığına bakan pencerenin önünde, porselen bir melek görmüştüm. Babamın öldüğü gün… Melekler kırılır. Perisi Uçmuş Yazılar diye bir deneme kitabı.

H: Her Gece Bodrum. Bir usta, Attila Ilhan. Bir genç, İleri. Nasıl bitiyordu roman. “Yeniden dönsek. Deniz bizi bekler mi?” Bir yalnızlık kitabı. Ona bir kader biçtiğini söylemişti bu kitabın. Hayatımızın ortasına devrilip duran kitaplar. Bir pazar kahvaltısında, Çengelköy’de masanın üzerinde duruyor Bodrum. İlk baskı. Hep ilk baskılar. Ne var ki, nedir bu kadar uzaktan böyle bitik bir zamana taşıdığımız. Küçük bir kalabalık hepsi bu... Bir mutsuzluk okulunda bayrak töreni, bir Yas Tatili...

I: Bazı yağmurlu gecelerde, sarhoşken biraz, biraz sarsakken, telefon kulübeleri anımsamak. Tekme tokat bordolar, mor bir baş dönmesi. Başını Edirne’de bir kahvenin camına dayayıp nehre bakmıştı. Bu nehir demiştim, başka bir nehirin gençliğidir.... İçeri girip, telefonu kaldırıp... Tuşları çevirmek. Kimi? Kim kaldı ki? Bir kaç kelime edebilmek. Ölümler, ayrılıklar...“Ölüm, ayrılık, insanların birbirlerine bir daha el sallayamamasıdır…” Hemen sonra geri dönüp, camın dışında akıp giden su damlalarına bakmak, elleri paltonun cebine saklayarak çekilmek. Hayata bakmak.

J: İnsan olan yanlarımız. Balıktan hoşlanmayan, denizlere aşık bir yazar. Salatayı bol rokalı sever. Eski sofraları anlattığı anı kitapları vardır. “Anılar, anılar, anılar / Sanki hepsi bir kelime” diye bir Edip Cansever dizesi. Özlenilmiş, unutulmuş bir takım insanlar. İncila Abla, Handan, Elem...

K: Kafes, roman. Edebiyat dergilerinde çıkmış, sararmış sayfalardan, izini sürmek romanlarındaki insanların. Geçmiş, geçip gitmiştir gerçekten. Hangi romanında, kim kimdi acaba diye meraklanan okur hevesleri, şu sokakların birinden köşeyi dönsem, karşıma çıkar mı birinden biri, Yakup’a gitsek bulur muyuz Cehennem Kraliçesi ‘ni, Samatya’da bir avluda kim oturmaktadır, Kırık Bir Aşk Hikayesi’ndeki Hümeyra ne yapıyordur şimdi. Mutluluk yanımızdan geçip gitmiş, diyordu o filmde Kadir İnanır... Geçip gitmiş midir?

L: Cam kesiğidir yazılar. Ne diyorduk, sorgusuz, sualsiz, yalansız; kim ama, kim kaldı ki?

M: Şişli’nin hanımefendi bahçeleri, yosma kedileri, eski balkonları hep. Akşamları örtülen perdeler. Sigara sonra. “Hadi ben çok sigara, geceleri öksürük” diye bir dize Necatigil’den. Eski Toprak diye bir kitabı Behçet beyin. Eski ölmüş yazarları “Bey” diye hatırlamak. Eski toprağa ektiklerim yadigâr olsun diye mi imzalanmıştı yirmi yedi yaşına. Bir şeyler yadigâr kalacak mı bizden de... Başkalarına.

N: Öyledir. Geriye kalan sadece bir tortudur. Telefon defteri var mıdır mesela? Eskilerden kalan. Kenarlarına küçük notlar almış mıdır? Yeşil mürekkepli kalemleri sever mi? Boş bir kâğıt balkonlardan sarkan çamaşırlara benzer mi hiç? Yazarken her şeyden soyunmak, yazdıklarını giymek... Kırık Deniz Kabukları’nda geçerdi, “fırtınalı, yağmurlu, kasırgalı” bir gece.. Hep öyle midir geceler?

O: Bir hikaye: Bikeman. İlk hikâyelerinden. Bir yer: Kuzguncuk. Bir cumartesi akşamı, bakkaldan votka alıyoruz. Artin Demirci’nin evinin bahçesindeyiz. Cumartesi akşamlarının eski semtlerde ayrı bir hüznü vardır. Dul bir kadın oğlunu ekmek almaya gönderse eğri büğrü mahallelerden, bir banka memuresi âşık olsa geçkince bir adama, biliyor o... Akşamüstleri elinde limonlu votkası.
Hatırlıyor mudur? Demirci’nin bahçesinde ne güzel şeyler konuşulmuş bir akşamdı...

Ö: Bir çantayı çok sevmiştir, derisi eskimiştir, yıllar çizik çizik etmiştir, ama olsun. Sevmek böyledir zaten. İçinde ilaçlar, kalemler, bir yerlerden alınmış biletler, not parçacıkları. Anı iskeletleri yazıyordu Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak ‘ta. “Bir canına kıymış sizi takip edebilir”... Yazlar ve ayrılıklar. “Bir kadın sana el sallıyordu. Manolya ağacı yaşlanmıştı.”

P: Nedense yazdıklarını okurken, hep ilkyazlar. Uzaklardan gelen bir mektup nedense. İlişkilerde hep bir Kapalı İktisat, hep. Bir Denizin Eteklerinde durup dinleniyoruz. Kadıköy değil de Kadıköyü yazan bir yazar. Kesinkes değil de kesenkes yazar. Kemal Tahir’e de bu yolla, belki bir selam.

R: Renk adları. Unutulan ne varsa sanki o bilir. Ama kim? Yüzünde bir öpüşü saklayarak, öpüşleri geçmiş yaraların izleri olarak saklayarak, giden anneler, konuşulamamış babalar, uzak sevgiler. Kim kaldı...

S: Seni Çok Özledim. İzmir’de bir sahafta bulduğum çok eski bir günlük. Benim doğduğum yılın sonyazında, düştüğü notta, bir yalnızlık akşamında kimseyi bulamadığını yazmış. Telefon defterinden kimi seçerse seçsin, hiç kimse yokmuş aradığı yerlerde. Tam benim doğduğum sene, tam benim şu andaki yaşımda... Ve kimse yok hâlâ...

Ş: Evlerde Sevgi Yoktu. Sevdiği bir kitap adıdır... Hiçbir evde... Hiçbir zaman. Sadece kitaplar, solgun kapakları onların, bazen arka kapaktaki bir yazar fotoğrafı, bazen bir yazım yanlışı, sararmış bir sayfa kimi zaman, bir eski yazı, bir hüzün, başkasının altını çizdiği satırlar.. Kitaplar, filmler, şarkılar zaten, gerisi kör karanlık, gerisi sağır ses: Geçen Yaz Birdenbire, Elmalar Kızarırken, Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu, Mehtaplı Gecelerde...

T:

U: Bir harfi bırakıyorum ötede. Unutuyorum bir harfi. Kimbilir kaç yıl, kimlere yoldaş oldu yazdığı o harf, kaç basılı sayfada. Kaç harfle arkadaş oldu, kaç kelimeyle. Kaç cümleyi çok sevdi. Kaçından çekindi yazarken. Bir eksikliğin yazarıdır İleri. Yaşarken daktilosunu yazdığım ilk yazar. Bir harfi eksik kalacak burada da. Hayat gibi. Onda da hiçbir şey tamam değil ki...

V: Sanki hep bir otel tabelasının altında, sanki sırılsıklam bir yağmurda durdu. Orada yaşadı. Orada yaşlandı. Gelip geçen yolculara baktı oradan. Hepsini bildi.

Y: Selim İleri, yazarlar içinden bir yazar. İnsanlar içinde bir insan. Bugün Türkçe’de bir duyarlıktan bahsedilecekse, orada illa ki pembesi uçup gitmiş çiçekleri anlatmış bir Selim İleri duyarlılığı mutlaka var. Sadece Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın‘ın son sayfası için bile var! Ne denir ki? İnsan böylesine acımasız, bunca güzel satır karşısında ne diyebilir?

Z: Kaybettikten sonra bulduğumuz o şey nedir. Nedir o bil... Nedir* ? Yine söylüyorum, bütün bunları konuşabilecek, bunlarla hüzünlenebilecek... Kim ama, kim kaldı ki...


Onur CAYMAZ
onur.caymaz@hotmail.com
Mayıs-Ağustos 07
* Sait Faik