Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: August 2007

Onur Caymaz

Tuesday, August 21, 2007

turgut uyar


"ilaç milaç bok püsür
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam..."
Turgut Uyar
ağustos yirmi iki, dediler usta ölmüş
çok gülünçsün azrail,
turgut uyar ölür mü?

Saturday, August 11, 2007

dünebakan 6


2 Haziran

“Arkadaşım öldü benim… Sabahlar bir odada müziğe çalışmak içindi… Onun için bu soğuk aralık akşamında… Reddetmişti ışıltılı Viyana’yı…” Şiir aklımda kaldığı kadarıyla Hakan Savlı’nın. Kim bilir ne zaman Adam Sanat’ta yayınlanmıştı. Dizeler kendilerini anlatıyor zaten fazlasıyla. Bir şey demeye gerek yok. Acıtıyorlar. “Arkadaşım öldü benim…”: Şair arkadaşım Doğan Ergül öldü. Ölüm, bir uyku.
Bir kış günü, Kadıköy’de Nazım Hikmet vakfında sıcacık bir bardak adaçayı içmiştik sadece. Adaçayı yazları anımsatır. Pencerelere onun göremediği şiir kitabının adı gibi bir “Uykulu Yağmur” vuruyordu. Adaçayı mimozaları anımsatır.
Öldü. Arkadaşım. Arkasından yazılar yazıldı, yazılır daha. Çok tanımadım. Çok şey anlatmadık birbirimize. Sessiz sedasız sevdiğiniz insanlar vardır. Onlardan biriydi. Saçlarının biraz kıvırcık olduğunu düşünüyorum nedense. Oysa düzdü. Nişanlansaydı birisiyle siyah bir yüzük takardı. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm. Kimse hakkında konuşmadı. En büyük fırtınalar aslında herkesin ortasında yaşananlardır ya. İçinde kırılan bir şeyler vardı kesin…
Dergiler çıkarmak, âşık olmak, şarkılar dinlemek. Arkadaşım öldü. Bir sokağa çıksa tüller sevinirdi; bir gelin arabası görseydi ardından bakakalırdı. Bir iskelesi olsa yalnız durur bir cigara yakardı. Ada çayı içmiştik. Hayattan konuşmuştuk. O ısmarlamıştı. Bir daha da görüşmedik hiç. “Arkadaşım öldü benim…” Borçlu kaldım.
Ölüm, bir son olmamalı.

6 Haziran
Akşamları altıya doğru bir sevinç. Neden ki? Bir şey olacağı yok. İşten çıkılıyor. Serviste D. ile karşılaşılıyor zaman zaman. Pencereden yine o “Kolonya Atölyesi” yazan tabelaya bakıyorum. Kırık dökük evlere. Herkes bir şeyler oluyor. Evlenenler, nişanlananlar, çocuk sahibi olanlar, müdür olanlar, şef olanlar… Hayat herkese bir şeyler yapıyor… Orada sadece yazılmış satırlarla, yattığı odadaki pencereden görünen incir ağacıyla, komodinin üzerindeki birkaç kitapla, şarj cihazı, akbil ve bir iki milyon bozuk parayla ben duruyorum. Bu kadar mıyım? Eski bir sinema afişinin içine koyuyorum kendimi. Eski bir film izler gibiyim. Çok önceden yaşamış bir “kendimi” arıyorum.
Balat’tan Karaköy. Köprünün orada ayaküstü bira içiyorum. Beraber yaşlanacakları kadınlara pırlanta yüzük hediye eden adamlar, tabağın dibini ekmeğiyle sıyırmayanlar, kuru fasulye yerken soğan için masaya tuz dökmeyenler, bamyayı sümüklüdür diye sevmeyenler, steril olanlar, hırkasını kimseyle paylaşmayanlar, sadece cinsel organlarını birleştirenler, Türkan Şoray’ı beğenmeyenler, denize girdikten ya da seviştikten sonra hemen duş alanlar, sevdikleri şarkıyı bir milyon kere üst üste dinleyemeyenler, kartvizitlerinde yazan “title”larıyla mutlu olanlar, iri yarı kebapçı garsonlarını pehlivan diye çağıramayanlar, sadece kalbe iyi gelir diye her akşam iki kadeh şarap içenler… Onları sevmiyorum.

8 Haziran
Çok sevdiğim karşı komşumu uzun bir yoldan dönünce bulamıyorum. Gitmiş. Evi bomboş. Dönmek, sanki her akşam böyle bir şey halini alıyor. Duramıyorum buralarda. Kopmak. Sonsuza dek dağılıp gitmek ya da durmadan toparlanmak. Öyle bıktım ki. Sadece Hümeyra var bazen. O güzelim Kördüğüm şarkısı ya da Tutkulardan İntihar albümündeki Unutulduk Bak Sevgilim…
Ne diyordu “Akşamlar ağlatıyor, eski bir roman gibi /hepsi hepsi bu kadar işte / yine de yaşanıyor…” Yine de yaşanmıyor… Az da olsa birkaç gün boyunca uzaklaşmalıyım İstanbul’dan. Yaşanmıyor çünkü. Yıllık izinlerimiz var ne de olsa. Bir yıl çalışmanın karşılığında on beş gün tatil yapabilen insanlar…

16 Haziran
Yayınevi kitabı basmayı reddetti. Gökyüzü Sineması kaldı öylece. Elime ölü doğmuş bir çocuk sanki. Bir birahane masasındaki tuzlu fıstık kabukları arasına, bira bardağı hep bir ıslaklık bırakırken, öykümdeki sorunlar üzerinde konuşuldu. Bazıları klişe dedi, bazıları matematiğinde sorunlar var dedi, ben bazen aceleyle yazdığımı düşünürken, bazen çok mutlu oldum onu yazdığıma, yeniden “ele almak” bir şeyi çözer miydi bilmiyorum. Orada Rüzgârlı Bir Gün diye bir öykü vardı. Şimdiye kadar yazdığım en güzel öykülerden biri olduğunu düşünmüştüm.
Başkalarının insafına kalmak ne denli kötü… Boşanma mahkemesinden çıkarken de aynen bunlar olmuştu. Birileri hakkımda yorumlar yapmıştı. Hiç tanımadığım bir devlet görevlisi. Yorumlar, şikâyetler, sıkıntılar.
Aynı yoldan… Şişli’den aşağı doğru inerken yağmur yağar mı diye bekliyorum. Bu yolda hep kötü anılar.
Her şey aynı hızda kötüye gidiyor. Gitmek en iyisi. Kendimden kaçamayacağımı biliyorum. Yine de…


21 Haziran
Otobüs firmasının internet sitesinde Kaş otobüsüne pencere kenarında bir kişilik boş yer buluyorum. Tıklıyorum fareye. Anında bir çarpı yerleşiyor oraya. Yarın akşam yola çıkacağım. Hiç bilmediğim bir yere, tek başına, her ilişkiden, herkesten, her yakınlıktan ve uzaklıktan kaçmak için.

22 Haziran
Kaştayım. Dostoyevski (Beyaz Geceler), Çehov (Seçme Hikâyeler), Fethi Naci (Eleştiri Günlüğü 2), Oktay Akbal (Günlükler) bir de ben. Birlikte geldik. Yol upuzundu. Hiç deniz görünmedi. Ancak on altı saat kadar sonra mendil kadar bir mavilik, büyüdü büyüdü kocaman bir tarihe dönüştü yarım saatte. Eski bir ressam doğada hiç kara yoktur diyerek her şeyi mavi çizermiş. Masmavi bir aydınlık oldu deniz.
Yanımda bir adam, ön koltukta adamın karısı ve kızı, gece boyu yollar, adamın arada sayıklayışları, ara ara garajlar, Oktay Akbal’ın günlükleri; hep öyle geçti yolculuk. Beyaz Türk kelimesinin bulan kişi Murathan Mungandır, Mutlu Azınlık deyimini de ilk kez Oktay Akbal kullanmış. Fakat ben daha öncelere tarihlenen Nurullah Ataç’ın günlüğünde Mutlu Azlık deyimine rastlamıştım. İngilizce happy few’in karşılığı…
Kaş’ta pansiyonun terasında 1923-1980 arasında ve 1980 sonrasında, yazarlarımızın dile yaptıkları hizmet arasında ne gibi değişimler olduğunu düşünüyordum. Yeni kelimeler, yabancı kelimelerin dilden atılması, yeni söyleyişler, geleneğe dönüş, gelenekten kaçış, gündelik dil kullanımı, argo, televizyon ve basın dilindeki değişim vb. Buram buram terleyen soğuk bir bardakta yorgunluk birası içip karşı kıyıdaki Meis adasına bakarak, Aleksiu’nun güzelim sesini dinlerken Fethi Naci iyi ki vardı. Bu konuda Nurullah Ataç’tan sonra gelen ondan yetkin kaç kişi bulabiliriz?
Seksen yaşına bastı usta. Uzun bir yazı yazmalı onunla ilgili.

23 Haziran
Deniz… En güzel deniz betimlemesi bir çocuğunkidir diyor Çehov: “Deniz büyüktür…”. Bütün gün deniz. Başka bir şey düşünmedim.
Akşam yemekten sonra pansiyonda iki İspanyol bayan, yıllardır Kaş’ta pansiyon işleten iki Konyalı kuzen ve ben, cehennem sıcağı yaşadığımız bu günlerde gece saat birken bile esen sıcacık esen cayır cayır rüzgârın eşiğinde gitar çalıp şarkılar söyledik. Bir ara ben bildiğim tek şarkı olan Çav Bella’yı çalınca şarkının Türkçe sözlere de sahip olduğunu duyan Francesca inanamadı. Anlamasa da kendi diliyle bizim dilimiz arasında, dinlediği zaman çok ortak yön bulduğunu çok yerde aynı duyguları yaşadığını söyledi.
Ben İngilizcemle bunu nasıl anladım hiç bilmiyorum. Bazen yalnızca müzik bile yetebiliyor.




24 Haziran
Ne olursa olsun buradaki izlenimlerle başlamalıyım romana. Adına karar veremedim diye yazmaktan çekinmek olsa olsa bir kaçış yolu. Nasıl akacağını bilmediğimden yazmaya başlamamaksa ancak tembellik.
Tatil çantamda kim bilir hangi eski tatilimden unutulmuş bir kitap buldum, küçük gözde.. Memet Fuat’ın öyküleri: “Yaşadığımız”. Onun kısa romanının adı geliyor aklıma ardından: “Sana Deliler Gibi”.
Saklıkent. Kanadalı dost Shann, yaşlı bir bekâr, deli adamın biri. Xantos antik kentini tura katılan balayındaki mızmız çiftler hava sıcak diye gezmek istemeyince kalktık birlikte gezdik. Tarihin ilk toplu intiharının yaşandığı sokaklar, antik tiyatro, agora… İnsanın çırılçıplak kendini doğaya bırakası geliyor. “Yaşamıma dadanan bir an bu” diyordu Cansever. Antik tiyatronun orta yerinde, sıcağın altında, kaçıp geldiğin bu yer. Akdeniz. Bir karar verebilmeye çalışmak, bir karar vermemekten daha kötü.
Xantos tiyatrosunda yere devrilmiş koca bir sütun parçasının üzerinde güzelim bir Kasımpatı resmi buluyorum. İşlenmiş ve yıllarca akıllı uslu durmuş orada. Gökyüzü Sineması’nda Kasımpatı Kitapları diye hayali bir yayınevi vardı değil mi? O hikâyenin basılamamış şiirleri, bin yıllar öteden bir çiçekle buluyor beni.
Hayatta bazen öyle çok “hiçbir şey” yok ki…


25 Haziran

hep levs-i riya, levs-i hased, levs-i teneffü';

yalnız bu... ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü';
Tevfik Fikret

Tuesday, August 07, 2007

güzel şeyler düşünmeme rağmen

Geçen yıllardan birisi, yılın ilk günü, Turgay Fişekçi’nin Salacak manzaralı evinde, pencerenin önündeyiz. Sanki Behçet Aysan’ın şiirlerinden çıkıp da gelivermiş; tozup giden bir ilk kar dışarda. Karanlık, yavaş yavaş. Karşı kıyıda sarı sarı ışıklar yanmaya başlıyor. Sadece kar.
Odanın ışığını yakmıyoruz. Kedi dolanıp duruyor ortalıkta. Kitaplığa yanaşıyor. Çat, bir kitabı düşürüyor oradan. Oktay Rifat’ın toplu şiirleri. Rastgele bir sayfayı açıyorum.
O zamanlar Seni Hatırlatan Yıldızlar’ı yazmakla uğraşıyordum. Takılıp kalmışım. Açtığım sayfada bir dize: “Güzel şeyler düşünmeme rağmen /Ağlamak geliyor içimden” Hani bazen yüzünüze bir kapı çarpar gibi olur ya... Öyleydi.
Bu yılın başı. Kar altında Selim İleri’yle bir Beyoğlu yürüyüşü. Eski güzel romanlardan konuşuyoruz. Bu kez gündüzün kar aydınlığı. Bir Kadının Penceresinden’i okudun mu?’ diye soruyor. ‘Hayır,’ diyorum; ‘kimindi?’ Oktay Rifat’ın, diyor. Ne büyük ayıp! Anımsıyorum ama okumamışım. İnsan hiçbir şeye yetişemiyor. Ertesi gün kitabın Bilgi Yayınevi’nden çıkmış olan 1976 tarihli ilk basımını her zaman gittiğim nargile kahvesinde yarılamışım. Nefessiz okuyorum. Bir romanı böyle okumak nasıl bir keyiftir, bilenler bilir. Çocukluk uykularındaki gibi zaman nasıl geçer anlamazsınız. Hatırladığım, kitabı masaya bırakıp bir hevesle günlüğüme dadandığım. Kitapla ilgili notlar çiziktiriyorum.
Üç romanı var Oktay Rifat’ın. Has bir şairin elinden çıkan her yazınsal ürün sanırım şiire benziyor. Mısralarla donanmış, incelikli romanlar hepsi. Bir Kadının Penceresinden, Danaburnu, Bay Lear. Hepsinde bambaşka anlatım biçimleri denemiş Türk şiirinin belki de bu en yakışıklı şairi. Yine de Bir Kadının Penceresinden bunların içinde kanımca daha özel bir görünüme sahip. Diliyle, kurduğu atmosferle, karşı çıktığı dünya görüşüyle, özeleştirisiyle, kahramanlarının gerçekle örtüşmesiyle bu romanın Oktay Rifat yazınında bambaşka bir duruşu var.
Roman, temelde 12 Mart sonrasının gerilimli havasında evliliğini aydınlar çevresinde sürdürüp çocuklarını büyütmeye çabalayan orta sınıfın daha da altında bir çevrede doğup, besleme olarak yetişmiş bir kadının, Filiz’in, genç ve yine kendisi gibi evli bir devrimci olan Selim’le aşklarını anlatmaktadır. ‘Yarı aydın’ Bedri’nin, karısı Filiz ile yaşadığı kimliksiz ve değerden yoksun ilişki, çevrelerindeki insanlarla birlikte, yazarın kusursuz şairliğini ve Türkçesini de yanına alarak bir roman oylumuna erişir: “Çocukluğundan kalma bir huydu bu. Çocukken hep korkuyla açardı o da kapılarını. El ayak çekilince, bu masaları, bu sandalyeleri kimler kullanır! Eşyaların hep kullanıldığını gördüğü için insansız bir odanın bırakıldığı gibi durabileceğine inanmazdı sanki. Üstelik içinde bir korku: Ya gitmemişlerse, ya kapının ardından biri çıkıverir de ‘pöh!’ diye bağırıverirse!”
Bir şair duyarlığıyla
Eve gelip giden bir aydın/bohem çevrenin kendi içlerindeki değer tartışmalarını, ülkelerine ve insanlarına bakışlarındaki yanlışlık/haklılığı, hiç kimsenin tarafını tutmadan, gördüğü ne varsa onu bilerek aktarıyor yazar. Az gelişmiş bir toplumda aydın olmanın sorun ve sorumluluğundan/zorluğundan söz açıyor: “Geçer akça bütün değer yargılarını yitirdiği gün kim bunalmaz! ‘Kurcaladıkça yıkılıverdiler, bir yıkıntının ortasında kaldım!’ Filiz, değer yargılarını yitirmenin ne biçim bir dert olduğunu kestiremese de kocasının, aile ilişkilerini geleneksel biçimiyle yürütmeyi aptallık saydığını anlar gibi oluyordu. Bedri’ye göre kutsal hiçbir şey yoktu. ‘Mısır firavunları kız kardeşleriyle evlenirlerdi, demişti, bugün günah sayıyoruz bunu. Bu bir görenek işidir.’ Filiz:
-İçinden gelir mi kız kardeşinle yatmak? diye sormuştu.
-İçimden gelmesini önleyen baskılar var da ondan gelmez.
Çok şükür! ‘Ne çıkar! Neye gelmesin!’ gibi bir cevap vermemişti hiç olmazsa...”
Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Yayınları bu umutsuz aşka ve çevresinde işlenen toplumsal sorunlara Oktay Rifat’ın şairce bakışıyla değindiği romanı yeniden yayımladı. Neredeyse 30 yıl sonra. Ömrüm kadar uzaklıkta. Yine de o büyük doyumsuzlukla, okur olmanın doyumsuzluğuyla okunabiliyor. Bir romanın iyi olması bütün zamanlar için iyi olması demek değil midir zaten. Sonrası Rifat’ın birkaç dizesi kadardır; ancak o kadar:

insanları itmemizin nedenini kimse bilemez
yakar ruhları parmaklarımızı atarız,
tütün basarız boşalan yerlerine
cam bir çocuk bırakırız gözlerinde
gün batımı, boş bir kutu ya da negestes

Wednesday, August 01, 2007

Sevincin Ödevleri

dostum Şeref için, iyilikle...

şöyle düşün;
sevinç gözyaşı diye bir deyim var
hüzünlü Türkçe’de
sevinç ile gözyaşı, ne iyi!
yanyanadır genelde

gülerek bakmayı denersen
evinin önünden geçen bir adam...
her akşam, ağzında bir sap çiçekle

şöyle düşün;
ev ödevleri vardır ilkokulda
bir de ışıl ışıl oyunlar, oyuncaklar
yalnızca dil değildir ki Türkçe
bazen küçüğünün terli sırtına
bez koyan iyimser bir anne

acıyı denedin mi hiç?
bir kadının etekleri rüzgarı uçarKadıköy İskelesi’nde

şöyle düşün;
Fuzuli’nin divanında, belki de hepsinde
ben pek bilmesem de biri söylemişti
aynı anlama gelirmiş zaman ile rüzgar
yani küçücük bir öpüşte bile
dağılıveren sevgili dakikalar

ayrılmayı denersen
tüm fallarda mutluluktan bir hale.
yanına yine de biraz telve al sen
ay doğacak hanene

belki de bunlardır:
Istanbul’u alırken -almak neyse-
üç tane atı varmış Fatih’in
en hızlısının adı Sevda
onun toynaklarıyla sökülmüş yerinden
kalbin...

hadi diyelim öyle değil.
masal olur yine de
vardır işte eğri yüzünde Fatih’in
bu Sevda, sirkte çalışan bir atmış
ömür kadar uzak bazı ülkelerde

her ayrılıkta
bir karanfil düşürürmüş ağzından
yere