Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: July 2007

Onur Caymaz

Wednesday, July 18, 2007

Dünebakan * Mart

1 Mart:
Takva ‘yı yeniden izlemek. Ne diyordu, “Ben sadece iyi bir insan olmak istedim.“ İyi bir insan olmak isterken yaşadığımız çelişki. Sonra bir de bir Erkan Can mucizesi tabii ki. Eleştirmek istense bulunabilecek bir sürü şey yanında, çok ciddi bir oyunculuk performansı var burada. Özellikle Engin Günaydın ‘a ödemesi gereken parayı şaşırıp fazla miktar söyledikten sonra yaşadığı sıkıntı, unutulmaz. Gitgide artan bir gerilim, simgesel bir anlatımla yoğunlaşmış sahneler. Sürekli araya karışan bir kadın imgesi. Çok başka. Bu dünyada sadece iyi bir insan olmaya çalışmanın hiçbir şeye yaramayacağını...
Yeni sinemacıların ellerine sağlık. Bu arada filmin dvdsinde bir de Erkan Can ve Önder Çakar ‘ın yorumlarıyla sahne sahne filmi anlattıkları bir bölüm daha var ki, meraklısına duyurulur.



2 Mart
Kimin olduğunu anımsayamadığım bir dize:
“Yatsam her saat erkendi, kalksam geçBir kızı sevmek buydu işte, üzgün ve güleç”

Bir de Memet Müfit’ten. Tekkede Bahar şairi nerdedir kimbilir şimdi. Neler yapıyordur:
“Sanki temiz bir gömlek giymişim, yakalarımı düzeltiyor.”




3 Mart
Gülderen Bilgili’yle ilgili bir yazı yazmalıyım. Unutulmuş bir öykücü. 1988 de Sait Faik öykü ödülünü almış. Bir daha da yazmamış. Kitabının adı Bir Gece Yolculuğu. Ayrıca sevdiğim romancı Romain Gary’nin Cennetin Kökleri adlı romanını da o çevirmiş dilimize.

4 Mart:
Kaan Özbayrak diye bir şair. Salah Birsel‘in Yaşlılık Günlüğü’nde (geçen bayram tatilinde Tophane ‘de okuyup bitirmiştim, ki Salah Birsel apayrı bir konudur, başka bir ülkede yaşamış olsa adına enstitüler, deneme ödülleri konulabilecek bir usta..) adına sıkça rastladığım birisi. Bunların dışında hiç kimse de bilmiyor. Unutulmuş, unutturulmuş. Bazılarının kaderi bunun üzerine kuruluyor nedense edebiyatımızda. Duvar adlı incecik bir kitap. Küçücük şiirler var içinde. Başında Behçet Necatigil’den bir dize. Nasıl da güzel:
Adres – bendekine postalıyorum
Değişmiş olabilir
Geçmez de eline bir yerde kalırsa
Bir gün açar birisi belki kendisinedir...
O mektup yerini buluyor işte belki. Özbayrak‘ın şiirlerini buluşum gibi:
“Sevişir / gibi / uzanan/ dallarım / budanıyor...”

4 Mart
Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri. Hala tık yok. Evde hasta yatıyorum.


6 Mart
Kalbimi Yaktım ‘ı bitirebilirim gibi geliyor artık. Metin Celal‘dan bir e-posta aldım. Çok mutlu oldum. Özgür Edebiyat‘a bir şiir ve bir öykü gönderdim. Nicedir bir sürü şey ellerimde birikiyor. Dergilere bir şey yollamıyorum. Gittikçe yazdıklarıma “artık bitti” dediğim süre uzuyor. Bazen de tam tersi. Çabucak yazıyorum. Yazmak, ne kadar farklı bir macera.



8 Mart
Moda. Ara sokaklardan birinde eski bir adrese rastladım. Barış Manço Moda. 81300 Kadıköy müydü? Neden Barış Manço bu kadar çabuk unutuldu. Birden bire bu geliyor aklıma. Ne kadar hafızasız bir ülkeyiz. Her şey, ama her şey unutuluyor. Murathan Mungan’ın bir sözü: “Türkiye’de her şey olabilirsiniz, ama rezil olamazsınız...”

9 Mart
Selim İleri ‘nin kırkıncı edebiyat yılı. Ustam oluşunun, dostum oluşunun kaçıncı yılı kimbilir. Yenibosna – Beylikdüzü otobüsünde okuduğum bütün romanları... Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak’tan küçük bir alıntı:
“ölüm, ayrılık, insanların birbirlerine bir daha el sallayamamasıdır...”
Dinçer Sümer yazısı bitti. O yetmişli yılların büyülü oyunu: Eski Fotoğraflar. Onu yazdım.


10 Mart
Kalbimi Yaktım isimli uzun bir şiir...

13 Mart
En Çok isimli bir şiire başladım.

yine de en çok kanatlar, gökyüzü kuşların
yeryüzü hüzünlü; dönerek bitir bu oyunu...

en çok masallara inanan çocukların
balıkçıların, mezar taşlarının ve eski kadınların
saçları mermerden heykellerin,
ama en çok masallara inanmış çocukların
düşlerine bindirmiş kadırgalarda korsanlar
düş renkleri, bulanık resimler, içilmiş sigaralardan,
sonra bir keman hüzün konusunda hep haklı çıkar...




15 Mart
Bir kadına neden âşık olunur. Şiir sevmediği için? Güzel olduğu için? Saçları uzun olduğu için? Etek kimsede bu kadar güzel durmadığından? Aynı şeylere gülebildiğiniz için? Belki hepsi.
Ama daha başka bir şey. Âşk, tutkuyla tenle ilgilidir. Bir kadına âşık olmanız, kendinizi onun yanında ne kadar erkek hissettiğinize bağlıdır. Gündeliği yaşarken kadınlığınız ya da erkekliğiniz kar etmemelidir çünkü. Kadınlığınız ya da erkekliğinizle ilgili bir şey değildir gündelik.

21 Mart
Çıktığımız her yerden bir şey alıyoruz onunla. Arkalarına bir şeyler yazılmış kart parçacıkları, ortak imzalanmış kredi kartı slipleri. Hayatı ciddiye almıyoruz. Hayatın ciddiye alınabilecek pek de fazla bir yanı olmadığını biliyoruz. Onunla belki hiçbir şey olmayacak; ama olacak… Bazen inanmıyoruz ama inanıyoruz. Bilmiyoruz ama biliyoruz. Mavi Elmas diye bir kolonya, yok ama vardır bir yerlerde diye bir dize yazmıştım bir zamanlar. Öyle…
Anı biriktiriyoruz. Yaşanılan anı. Yaşanmayan anı var mıdır? İnsansız anı var mıdır diye sormuştu Edip Cansever bir şiirinde. Var mıdır?

23 Mart
Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir
Ben kimem saki olan kimdir mey ü sahba nedir
Fuzuli

28 Mart
Kuzguncuk, Mülkiyeliler. İkinci kattaki sol köşedeki masa. Kızarmış ekmek, roka üzerine ince kıyılmış domates, iki kadeh rakı, deniz börülcesi, kocaman bir düş. Düşler vardır satılmaz diye başlayan Fikret Kızılok ‘un şarkısı.
Düşler vardır satılmaz derinde anlatılmaz / yüreklerden silinmez bazen de vazgeçilmez / Kapat
gözlerini ve düşün/ ipekten bir deniz pamuktan bir gökyüzü/ İki tomurcuk yüreğimizde/ Belki de sen ve ben ikimiz / birbirinin farkında gözlerimiz / düşüncelerimiz, olmayacak hayallerimiz / ne alınır ne satılır / para yerlerde sürünür / geçtikçe şu günler / anladıkça hayatı/ bir çok şeyin değeri / küçüldükçe küçülür…

29 Mart
Şiirİstanbul ‘a davet edildim. Üç tane şiir istediler tanıtım broşürü için. Üç şiir seçerken bütün şiirlerimin arasına dalmışım. Öyle çok bir şey değil yazdığım ama geçen zamanı hatırlattılar bana. Onlarla birlikte yaşadıklarım, onlarla birlikte yaşayanlar...

Monday, July 02, 2007

kalbimi yaktım



üzerime yüreğimden başka bir muska takmadan…*

biraz anlamak için eski yerlerde durdum,

bazı mahalle kahveleri -eğri bir yağmur sokaklar-

kaç viran bağ, alkol, biraz mimozalar

kaybettiğim anlamı bulmaya çalışırken

kalbimi yaktım. eriyen bir gemi sulara karıştı.

iyiydi biraz, sarı tütüne alıştım, içime çekerek

kesinlikten kurtuldum, belirsiz bir yere akmış

saçları vardı uzun –kasabalarda akşam- gözleri kocamandı,

bunun için telefon kulübelerinde ağladım –akıp giden-

bir kazak aldım kendime griydi –çok şık!-

siyahtı belki de –ne fark eder- renk ışıktan bir yalandı

karşıdan karşıya geçerken hep gökyüzüne baktım

geceler üsküdar’dı- motorlardan en erken ben…

çiçek pasajını göğsünün ortasındaki bir çiçek sandım

iyiydi biraz. içimin boşluğunda bir ayla vardı

belki papatya. biraz alışmaya çalıştım kalbime;

o amansız yumruğa, yazılı tarihi yok birahanelerin

Samatya’nın, Tophane’nin, tren yollarının

oysa ağaçlar bile müzelerde envantere geçirilir

onu yaktım, külünden bir çiçek yakama takıldı

kalbimi yaktım, bir çocuk bütün trenleri kaçırdı

iyi değil mi biraz diye sordum, iyi diye ses verdiler

içi yaşlı adam, yaşlı adama göre daha çok sever

kahvaltılar mutsuz, öğlenleri bezgin, akşam oldu mu o eski

çocuktum. yüzümün ıssız yerlerine dokundular, tenimin

şimdi geride kalıyor, savaşlar, yangın yerleri, ölenler

bir yaralı orada, sonra bin beş yüz yaralı daha -sessiz günler-

çiçekçilere prenses diye baktım; kraliçe, orospulara,

para harcadım biraz, iyiydi, tütüne alıştım –nargile cinleri-,

pulları ateşten dansöz elbiseleri denizin üzerinde

kalbimin boşluğuna yürüyen rüyaları vardı, işgal eden

bir pembe kolye –çizik çizik bir kar yağışı- içime dolardı

gözleri kocamandı, herkes gidiyor, kalbimi yaktım,

alevinden bir damla gömleğime sıçradı

sonra gelip giden neydi? şöyle uzaktan bir baktım –hicran-

öpüşürken çekilen neydi, kıyı ne, güz kimdir –hazan-

kuşlar nereye uçar, nereye akar ırmaklar, sözler nereye –hüzün-

üç kızıydı tanrının bunlar, ellere sor

eller parmakları neden böyle okşar…

kimin sonu oldum, kimlere son, kimleri çok sevdim

bir yerde oturmanın kuğusunu buldum –masa örtüleri-

bordoyu ikiye bölen elleri –eller-, uzuneski çay bahçeleri

yani şehir sabahları sessiz uykudadır, olsun uyandım

tuvaletçilere madam, piyangoculara kont diye baktım

uzun kadınlar vardı, uzun huylar, baktıkça canım yandı

tenler yoldu, tenler hüzün, tenlerde ayrılıklar

vardı… ben dokunmadım... dokunsam kırılan…

baktıkça yol dönüştü, ışık dönüştü, keman dönüştü,

küpelerin kirazdan yapıldığı bir mazi, kalbimi yaktım,

izlerinden anneme bir sap menekşe

babama kulağımı çektiğindeki baygınlık,

külü kaldı sevdiğim kadına

biraz anlamak için çocukluğumda durdum

paslı çanlar çaldı, mırıldanan bir şarkı, saçlar sonra

kaç küskünlük, kaç otobüs durağı, sabah ezanları

karanlık bir sokakta kaybolmadım hiç

var olmak değil, değil yok olmak

olmamış olmaktı dileğim; kimsenin, kimsesiz, kimler,

kaç viran düşle, düşerken, düşmanken,

tütünle, tüterken, tütsüsüz,

kadınımla, yıkımlarla, sevgilerle,

kaybettiğim beni bulmaya çalışırken

kalbimi yaktım.

içimden kuşlar gökyüzüne…

Onur CAYMAZ

mart-nisan

bayrampaşa

*İsmet Özel