Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: May 2007

Onur Caymaz

Monday, May 21, 2007

DÜNEBAKAN

8 Ocak.
Uğur'un doğum günü. Babamı düşündük. Onu bu yaşına girerken görseydi. Yani 20’sine. Yirmi yaş bambaşka bir yaş. Bulutun buluttan başka bir dolu şey olabileceği bir yaş. Ağacın da öyle… Sonra babam ben yirmi yaşındayken nasıldı dedim kendi kendime... O yirmi yaşındayken nasıldı dedim... Geçip gittik gözlerimin önünden, babamçocuk, uğurçocuk, bençocuk...

11 Ocak
Eve fulyalar aldım. Sarı beyaz koktu evin içi.

12 Ocak
Oktay Rifat, Bir Kadının Penceresinden.Rifat'in şiirlerindeki güpgüzel bahar havası, boğaz havası esiyor kitapta. Yine bir çok güzel şiire girebilecek söz dizimleri sonra. Yarı-aydın Bedri'nin evlilikle birlikte orta sınıfa geçiş yapmış karısı Filiz'in penceresi. Romanda hep bir pencere olsun istedim nedense. Neyse ki Rifat son bölüme öyle bir pencere yerleştirerek hüznü dillendirmiş. Selim ileri'yle bir gece öncesinde Yakup'ta otururken romanı konuşup daha sonraki gün Elifba sahafta ona rastlayınca eski bir dostu görmüş gibi sevindim. Bir naneli nargileyle birlikte okumaya başladım hemen. Danaburnu'nu önceden okumuştum zaten. Bay Lear nedense beni çok zorlamış, o kadar çarpmamıştı. Yeniden bir göz atmalı. Evdeki o eski baskıyı yeniden bulmalı. Masmavi kapaklı bir Adam Yayınları kitabıydı sanırsam. Eski kitaplar, eski arkadaşlar gibi.

13 Ocak
Beynelmilel ne güzel, ne içli film. Babasının(Cezmi Baskın) kıza tokat attıktan(Özgü Namal) sonra yaptığı bir konuşma vardı. Kız bir önceki sekansta amcasına halkımızın tokadını yiyeceksin gibisinden bir şeyler “parçalıyor”. Sevgilisinden özenmiş o da devrimci söyleme. Siyasetin çok içinde olduğundan değil. Babanın tokadını yiyor sonra. Bu kez sıra seyirciye atılacak tokada geliyor. Kız odasına kaçıyor. Baba ardından. "Ben o halkın tokadını otuz yıldır yiyorum be kızım, tek derdim sen yeme..." diyorNe denir ki !

14 Ocak
Yazdan Kalma Bir Gün. Mecidiyeköy’ün pazarı. Çok seviyorum pazaryerlerini bir kaç yıldır. Oysa kalabalıklardan kaçarım hep. Ama pazarlar başka. Dedemin pazarcılık yaptığı zamandan kalan genç arkadaşlarının sergisine rastladım. Adam fıtık oldum bu işte ayakta dura dura, eskiden bir zevki vardı bağırıp çağırmanın, o da kalmadı şimdi, bitti bizim işler, diye dert yanıyor... En çok da gözlüklünün yanındaki arkadaşının, iyi ya ölsen de bari helvanı yesek diyerek gülmesii. Ardından da ekliyor, anası harika helva yapar.Balık, salata... Mutluluk pencerelerden gülümsüyor.Akşamına aynı mide ağrısı.

21 Ocak
“Bu evden de çıkıp giderim. Ellerini son kez tuttuğum…”M. Mahzun Doğan. Bu şiiri ilk kez askerdeyken okumuştum. Hayatımda ne kadar çok evden çıkıp gitmişim. Son ikisinde hep aynı şey var ama... Çok sevdiğim için o evleri kitaplarımı da götürmüştüm. Hepsinden çıkarken aynı şey; ellerimdeki kitap torbaları. Birinde sabah vakti, birindeyse bir akşamüstü. Birinde hava güzele teşne, ötekinde düpedüz yağmur. Sonuçta değişen hiçbir şey yok. Ellerimdeki torbalardan biri patlar, kitaplar yerlere saçılır. Toplayamazsın. Dağılıp gider her şey. Sonra Ankaralı Mahzun ‘un güzel şiiri yine:Yağmurlu bir günde öldü babamdedi Seda. Yağmurlu günlerde insan yalnızdırYalnız öldü babamOkul ne ki ölümün yanındahangi üniversiteli daha bilgece bakarbabasız bir çocuktan

24 Ocak
Kemal Tahir, Köyün Kamburu ‘nu bitirdim. Nargilecideki garson, hep seni kitap okurken görüyorum, bana da böyle heyecanlı güzel bir kitap getirir misin hocam dedi. Çok zaman oldu okumayalı diye ekledi. Kitaplardan bahsedince neden birden bire hocam dedi ? Orhan Kemal götüreyim diye düşündüm. ilk aklıma gelen o oldu. Demek ki ona en yakın Orhan Kemal ‘i buldum. Ne fark var Kemal Tahir’le Orhan Kemal arasında bunu düşündüm. Nedense daha halktan biri Orhan Kemal… ikisi de diyalog ustası. ikisini okurken de ürperiyor insan. ikisi de gerçekçi. Ama ne bileyim neden, Orhan Kemal hep daha bir kalp eliyle yazıyormuş gibi geliyor bana.

25 Ocak
Can Bahadır’la konuştuk. Zaman Kitap için unutulmuş kitaplar dizisi gibi bir şey hazırlasana dedi. Hemen kabul ettim. Değil mi ki unutmak ölümdür. Hemen kabul ettimilk sayıda : ismet Tokgöz diye bir hikayeci. Bir Kadırga için Yaz Resmi adlı bir kitabı var. Tek kitap. 1982’de Ankara’da Tan Yayınları basmış. Sonra başka bilebildiğimiz hiçbir kitabı yok adamın. “Bana yüzünde öpülecek bir yer sakla” diyor kitabın bir yerinde. “Sırtımı bir direğe yasladım. Yaz bitti…” diye bitiyor bir hikayesi. Su bardaklarında içilen çaylardan söz etmiş. Ne incelikli.. Meyveci dükkânları çiçekçi sanıyordum diyecek kadar hayata aç.insan gençken her şeye karşı daha aç oluyor herhalde.

26 Ocak
Küçük iskender’in şiir akşamına uğradım. Tanıdık hiçbir şair yoktu. Ne güzel. Bizbize değildik. Gelen herkes okurdu. Üç tane sigara içtim durup dururken. Hayatımda hiç sigara içmemişken içtim hem de. Böyle olduğu zaman şiir akşamları anlamlı oluyor. Öteki türlü çok mutlu etmiyor beni.

14 Şubat
Boşanma tarihi sevgililer günü olan birisiyim… Beyoğlu’nda yağmur altında üzerinde yapay su damlaları olan yapay güller gördüm. Yapaydı…

16 Şubat
Polis ‘i izledik Ümit’le birlikte. Uzun zamandır seyrettiğim en iyi Türk filmlerinden birisiydi. Gerçeklik duygusuyla alay etmesi bir yana, çok romansı bir taraf vardı filmde. Bir kahramanın her açıdan ve her taraftan çöküşü nasıl da bu kadar görkemli verilir. Haluk Bilginer’in oyunculuğunun etkisi çok büyük tabii ki. Beyninde ur olduğunu öğrendiğinde “funda’nın gözleri de ne büyük” diye sayıklaması… Ey aşk diye düşünüyor insan.Sonrasında filmdeki Ajda Pekkan’ın çok eskilerde kalan Olur Ya adlı şarkısı (ki Giannis Parios’undur) nın yeni hali vardı. Mehmet Erdem’in ellerine sağlık diyorum.Filmden çıkarken arkamızda oturan çift, paralarını geri isteyeceklerini söylenerek çıkıyorlardı. En önde ise Olur Ya eşliğinde sırılsıklam öpüşen başka bir çift vardı. Ey sanat diye düşünüyor insan…

Monday, May 14, 2007

Muzaffer Buyrukçu’nun Daktilosu

A: Arnavutluk Prensi. Böyle dermiş arkadaşları. Prens gibi bir hayatı olmadığından belki. 1930, Niğde. Orta ikiden terk çocuklardan… Aşçı yamaklığı, kunduracılık, inşaat işçiliği, frezecilik (yani torna), Son Telgraf gazetesinde müstahdemlik (hademelik yani, bir yazar…) Toprak Mahsulleri Ofisi’ nde memurluk sonra. Bir yazar…

B: Babasının kapıcılık yaptığı gazetenin açtığı hikâye ödülünü kazanır. İlk hikâyesi. Gazete imzanın yanlış yazıldığını duyurmuştur sonra. Bir Olayın Başlangıcı adlı kitabı bunu anlatır. Anlatımcıdır, evet. Kitapları bize bir şeyler anlatır hep. Şimdi Küçük Langa’ya yolunuz düşse, orada bir semt kahvesine, paltonuzun iç cebinde taşıyabilirsiniz kitabını, öyle dosttur. Ocakçıların sabahları çayla o kadar çok uğraştıktan sonra en çok kahve isteyen müşterilere sinir olduğunu bilen bir yazardır. Ocakçıların, birahanelerin tarihinde yeri vardır. Bir adam…

C: Gördüm onu. Camii avlusunun bir köşesinde, süssüz, içtenlikli, taç yapraklarıyla bezeli… Kasımpatı var mıydı acaba içinde? Yazdı. Dikkat etmedim nedense. Üzerinde bir kuşak, “Cemal Süreya” yazıyordu. Sanki hâlen yaşıyor da, böyle bir çelenk göndermiş. Sarı yaldızlı kâğıttan kesilmiş harfler, ikindi güneşinin ölgün ışığında parıldayıp söndüler. Orhan Alkaya oralarda bir yerlerde, bu tenha cenazede, size küçük bir şaka yapmıştı belki. Gördünüz mü?

Ç: Bir hikâyesinden:

Bu eller varken bende annadın mı hangi iş olursa olsun arnımın akıyla kalkarım altından. Erkeğiz be annadın mı? Erkek adama..."

Alnımın akı yerine, arnımın akı diye konuşan insanları yazmıştır. En çok onları yani... Solgun insanları…

O konuşurken ben de içimden durmadan, "Annadın mı, annadın mı?" diyordum... Bir akşam karavanayı yedikten sonra koğuşa çekilmiştik ağızlarımızda cigaralar, türkülerle. "İçtimaaa" dedi biri, koşuştuk. Mektuplar dağıtılıyordu. Yatak arkadaşıma mektup çıkmamıştı. Ona mektup gelmiyordu. Ama o her mektup dağıtılışta koşardı... Ortadaki büyük direğe yaslanmış "Ben de insanım annadın mı?" demişti.[i]

Bu yalnızlığı anlatmıştır.

D: Hayatım roman denir hep. Bizde birazcık da romanı değersizleştirmenin yoludur bu. “Hayatım roman” veya “şiir gibi kadın” ya da “hikâye bunlar anlatma artık,” denir… Bizde edebiyata önem verilmediğinin kanıtıdır bunlar. Biraz güzel konuşan, biraz farklı kelimelerle konuşan birine “edebiyat yapma” denir. Buyrukçu’nun hayatının bir bölümü gerçekten roman olmuş, roman olarak basılmış, iki kere filme çekilmiştir: “Devlet Kuşu”Orhan Kemal.

E: Edip Cansever: Bir arkadaş. Bir şair. Yeşil boyalı bir evde otururdu. Kapalıçarşı’da bir dükkanın ikinci katında –ki tavanında camlar vardı, küçük bir gökyüzü parçası akardı odasına- şiire, hayata çalışırdı. Kuyumcuların çiğ ışıkları, lokumların üzerine kar kar yağmış hindistan cevizi, nişan alışverişi yapanlar, sünnet alışverişine gelenler, kumaş almaya gelenler. Hepsinin neden geldiğini bilen bir yazar; pasaj içlerinde, rutubetli lokantalarda sigara içenler… Izgara köftelerin hüznünü bilirdiniz, melamin tabaklarda. Edip Cansever; bir şair, bir arkadaş: “Düşler ve anılar da bir çeşit insan mıydı yoksa” [ii] demiştir.

F: İlk kitabının adı Katran… İkincisi Acı. 1956, 1957. Karanlık kelimeler seçmiş kitaplarına. “Kişilerine iğne batırın, batırdığınız yerden kıpkırmızı bir kan sızdığını göreceksiniz. Öylesine canlı kişiler Muzaffer Buyrukçu’nun adamları,” diyor Cemal Süreya. Kimbilir hangi sayısında Papirüs’ün.

G: Günlükler tabii ki. Sıcak İlişkiler, Dillerinde Dünya. İlkini bir sahafta bulmuştum. Ama özel bir şey vardı. Alp Kuran diye biri. 27 Mayıs 1960 döneminin gençlik hareketinin liderlerinden... Sahafta bulduğum kitap önceden ona aitti. (Sahaflar bir eskiliğin el değiştirmesidir) Kırmızı kalemle Buyrukçu’nun bütün yorumlarına, bütün anlattıklarına… Kırmızı tükenmez kalemle, kızarcasına birçok kişiye, öfkeyle, sayfaların kıyılarına, kenarlarına bir şeyler yazmış hep. Sadece bende duruyor artık. Evde kitaplığın arkalarında bir yerlerde, tozlanmıştır.

Ğ: Piç Ali diye bir hikâyesi vardır.”Piç sıfatı boyunun çok kısa olmasından ve herkesi tedirgin edecek hareketleri yapmaktaki ustalığından ötürü takılmıştı. Çocukluk arkadaşımdır.Uzun yılları Yenikapı’da deniz kıyısının yosun kokulu kırmızı çakıllarında sırtüstü yatarak geçirmiştik.

Güneşin altında dura dura derilerimiz meşine dönmüştü. Öğleüzeri kayalardan söküp çıkardığımız taşlı midyeleri paslı bir teneke parçasının üstünde pişiriyor, taşına aldırmadan gıcırdata gıcırdata yiyorduk. Piç Ali diye bir hikaye yazmış, bu yüzden kovuşturmaya uğramıştım. Savcılığa gitmiştim. İfade vermiştim. Derken sonunda ademi takip kararı alınmıştı…”. Gerçekçi bir yazardı.[iii]

H: Halil İbrahim Bahar. Saçları ensesine kadar gelen bir şair, arkadaşı. Somut dergisi. Hep dergi büroları… Çay bardakları, sigaralar, daktilo edilmiş yazılar, kırmızı kalemlerle yapılmış düzeltiler.

I: Yasemin kokusunu yakaladım havada ama geldiği yönü kestiremedim. Sağa sola baktım, arandım, kokuların rüzgarla birlikte melez bir biçimde akışını izledim dikkatle ve yürüdüm, tek katlı, bahçeli beyaz villamsı evlerin seyrekçe sıralandığı sokağa girdim. On dört on beş adım sonra başımı döndüren, içimi mutlulukla süsleyen kaynağı gördüm. Yaprakları küçücük yeşil dallar kümesinin uçlarında donuk beyaz renkleriyle dipdiriydiler. Yüzlerceydiler, görünmeyen o ilahi kokularını cömertçe yayıyorlardı. Hızlandım, sevinçle başımı uzattım, burnumu değdire değdire ve yumduğum gözlerimi hiç açmadan koklamaya başladım. Yüreğimi katılaştıran, zihnime katran sürerek kirleten ne varsa yumuşadı, eriyip dağıldı. Rahatladım!.. Yasemin benim birinci çiçeğimdi. (İkincisi gül, üçüncüsü karanfil, dördüncüsü menekşeydi.) ve öyle kalacaktı. Şarkıların, sevdaların mağrur, yalnız, masum çiçeğiydi... Kadınların adıydı. Bir dal kopartıp ceketimin yakasına takacakken, az ileride, ilgilendiğim kümeden daha büyük bir kümenin kibar bir biçimde duruşunu saptadım. Aklım hızla şarkılar üretmeye başladı. A, a, aaaa!.. bir tane daha, bir tane daha! Herhalde burası yaseminler ülkesiydi. [iv]

İ: İstanbul. En çok onu yazmıştır. En çok orada yazmıştır.

J: Yalnızlığın Ardındaki Gülümseme. Kapağındaki kadını tanıyan var mıdır? Dumanı Tüten Çay Gibi’ nin kapağındaki kadını peki? Arkası dönüktür. Eteği buruşuktur. Pencereden izlediği nedir kim bilir? Kimi beklemektedir? Kimin gelişi…

K: Aydan Gemi Yapanlar. Bir ana oğlun bir kahve falını anlatan kırık hikâyesi. Türkçe kitaplarına ders olarak bir gün girer mi?

L: Türkçe edebiyat içinde lümpeni en iyi anlatmış yazarlardan biridir Buyrukçu. Anlattığı lümpen tipi o kadar canlıdır ki sanki bugünü anlatan bir hikâyeyi okumuşsunuzdur. Oysa elli sene öncesine tarihlenir o hikâye. Renkli ampullerle donanmış bir gazino masasında, kareli örtülerin serildiği masalarda, rakı içmenin yazarıdır Buyrukçu. Devlet dairelerinde, bankalarda çalışan dul kadınların hüznünün yazarıdır.

M: Misli, Mualla, Muzaffer… Aşk üçgeni diye manşet atmış gazeteler. Otuzdan fazla kitap yayınlamış bir yazarın ardından, eserlerinden hiçbirine değinmeyip yaşamına girmeye çalışmak. Ölen yazarın bir kitabını o ay içinde bir gün, gazeteyle birlikte ücretsiz olarak okurlara dağıtmayı düşünmeyen gazeteler. Artık hikâyeler yayınlamayan gazeteler. Yine de hazin, yine de üzücü. Alzheimer hastası eşi, kocasının uyuduğunu sanıp üstünü örter. Beşinci günün sonunda kokan bir yazar. Gelenlere uyuyordu, üstünü örttüm diyen bir kadın. Aşklar… Yalnızlıklar…

N: Bir zaman okula takunyayla gitmiş. Takunya geçer mi hiç hikâyelerinden?

O: Orhan Kemal tabii. Bir romancı, hikâyeci, oyun yazarı. Şimdi Cibali’de girişinde ahşap bir evin olduğu o sokakta kimseler yok. Özel bir üniversitenin tapulu malı oralar. Tütün fabrikasına giden kızlar yok. Talat yok. Adana Kebabevi (böyle yazmış günlüklerde), İkbal Kıraathanesi (hep tavlada yendiği bir genç Buyrukçu).

Avşa’ya götürürler Orhan Kemal’i. Buyrukçu da gelsin der. Ülkü Tamer İstanbul’a onu almaya gider. Avşa’nın yeni yeni keşfedildiği yıllar. Lacilerini giyip öyle biner gemiye Buyrukçu. (Tavlada yenilmek…) “İlk defa gideceğimiz yer şimdi, ayıp olmasın..” diyerekten. (Tavlada Orhan Kemal’e yenilmek…) Hikâyelerden geçip gitmek, bir otelin kıyısına varmak sonra. Gün batımına karşı bir sofra…

Ö: Ben ve Buyrukçu bu konuda / Dostça omuz veriyoruz size.

Gelin, halkın önünde, / Üçümüz birlikte intihar edelim.

Yer: Kadıköy eski iskelesinin önü, / Gününü ve saatini siz saptayın.

Ülkemiz sizden kurtulsun, / Biz de bir işe yaramış olalım. [v]

Turgut Özal’a böyle bir teklifte bulunmuşlar Cemal Süreya ile birlikte. Yazasım geldi!

P: Bir dergi bürosu: 1968/69. Atasaray 409, Cağaloğlu-İstanbul. Devamını Hulki Aktunç söyler. Ustalara uğrayıp konuşan çıraklar… Çekinen çıraklar. Sevgili ustalar:

İlginç bir kattı o kat. Bir köşede aydınlık gülümseyişiyle Cemal Süreya’nın Papirüs’ü, diğerinde öğlen abdesti için giyilmiş takunyalarıyla Sezai Karakoç’un Diriliş’i, bir diğerinde bir yayınevi meleği saydığım Ahmet Öztürk’ün Payel’i.

Genç yazar adayları, ellerinde öyküler, şiirler, yazılar, dergi dergi dolaşırlar; o kapı senin bu kapı benim… Ben çok çekingen, hatta utangaçtım… Kimseleri rahatsız etmek istemezdim. İyi de, er meydanına çıkmazsan, işinin “grado”su nasıl anlaşılır? Ahmet Öztürk’e kimi konularda yardımcı oluyordum Bir gün yazdıklarımı sordu, “Papirüs karşıda, oraya yazı ver, öykü ver”… Biraz direndim, elimi tutup Papirüs’e götürdü beni. İçerde Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu ve Nihat Ziyalan vardı. Ahmet Ağabey inadına çekti gitti. Heyecandan kalbim küt küt. Çok sıcaktı yaklaşımları. Dergilerde çıkmış birkaç yazımı biliyorlardı. Muzaffer Buyrukçu, “sizi ilgiyle izliyoruz,” dedi. Tanışma, o tanışma.”

R: Öykümüzün ikinci yenisi”. “Öykücülüğümüzün Mareşali”. “Muzo Baba”. Böyle lakapları olmuş hep yaşarken…

S: Sisli Baklalar. Böyle bir kitap adı... Nerde duydum, kimden? “Eski kitapları anmanın yazarı” söyledi belki. Bir sabah vakti tarlaları düşündüm bir tren penceresinden. İki kişiymişiz. Trenin lokantasında, birkaç buruk zeytin, peynir, iki hilal dilim domates. Kahvaltı ediyormuşuz. “Örneğin bir yolculukta katran karası çaylar içtiğin”[vi] derdi Cansever. Öyle değil, tam da tavşankanı çaylar. Uzaktaki tarlalar. Kırağı vurmuş. Aylardan Mart. Görünüyor. Camların buğusunun ardından... Yarım yamalak. Dağ istasyonları, köyler. Köyleri yazmış mıdır?

Ş: Bir kitap… Adam Yayınları. Haziran 1982. Sevgilime küstüğüm bir gün gidip almıştım. O eski sahaf. Yeşil kadife koltukları arka odadaki, demli çay kokusu, öğlen rakıları içtiğim bir gün almıştım. Erkal Yavi’nin tasarladığı bir kapak sanmıştım. Değilmiş. Sungu Çapan’ın kapağıymış. Bir kadının gözleri, ıslak dudakları, alevli geceleri anlaşılıyor kitaptan. İsteğin sıcacık çağrısı… İki kaşının arasındaki karpuz lambanın –belki dolunay’ın- gölgelerinde dudak dudağa birileri, dans ediyor: Şarkılar Seni Söyler.

07.04.1971 tarihinde Hilmi Yavuz’la bir meyhaneye gitmişsiniz. Cengiz Tuncer de varmış (Cengiz Tuncer’i bilir misiniz?, E Yayınları’nı…). Sahneye çıkan yirmili yaşlarındaki genç adam. Birkaç şarkı da siz okumuşsunuz. Herkes alkışlamış. Hiçbiri yoktu ölümünüzde…[vii]

T: Tekerlikli sandalye.Buyrukçu'nun tekerlekli sandalye talebini yazılı olarak iletmesini istedi. Temmuzda Buyrukçu'nun yakınları yazılı başvuruda bulunduklarını ancak taleplerinin yerine getirilmediğini ifade etti. Bakanlık tarafından Buyrukçu'ya yazılan resmi yazıda talebin reddedildiği bildirilmiş. Bunun üzerine aynı gün müsteşar ile görüştüm. Bu desteğin verilebilmesi için yönetmelik değişikliğinin gerektiğini, bu yönde çalışmaları olduğunu, Buyrukçu'nun talebini yazılı olarak yinelemesini söyledi.”[viii]

Birkaç gün sonra da öldü…

U: “Buyrukçu için bir çeşit ayrıntılar yazarıdır da diyebilirsiniz. Öylesine bir ayrıntı düşkünlüğü içindedir ki, çoğu kez şaşırırsınız; nerden bulmuş, nasıl bulmuş, nasıl bu denli yerine oturtabilmiş dersiniz.”[ix]

Ü: Daktilosunun oralarda bir yerde kurumuş bir demet çiçek, eski bir kartpostal, hala tuz kokan deniz taşları durur muydu acaba? Birazcık ümit durur muydu hiç?

V: Vefa yoktur. Demiştim daha önce de. Sadece bir ilkokul bahçesidir vefa. Onun hikâyelerinden kaçkın bir kızla bir erkek Aksaray’da bir pastanede buluşurlar, boza içerler. Vefa o kadardır. Sonra unutulursunuz. O kadar. Vefa sadece bir futbol takımının siyah beyaz resimleridir. Libero Celil, defansta Mahmut. Vefa sadece tren yoluna bakan bir parkta öpüşmek... O kadar. Unutulursunuz.

Y: Yüzün Yarısı Gece. Bir hikâye. Sarıkaya diye bir yerden tren geçiyor. Dört genç tren yoluna karşı içmektedir. Zamanın geçişini birkaç kelimeyle, bir şarkıyla, bir durumla böylesine anlatabilmek… Parayı pulu dert etmemiş, sadece yaşamak heveslerini yazıya dökmüş, kitapları için reklâm çalışmaları yapılmamış, basın bültenleri hazırlanmamış, kokteyller düzenlenmemiş, kalender meşrep bir yazar. Tren geçtikçe sallanan evler, istasyonlardan çıkanlar. Yalnızlıklar…

Z: Bir yaşama hevesi.

Kimsecikler yoktu cenazesinde. Bir avuç insan… Sonra meyhaneye gittik Selim İleri’yle. Yağmur yağdı ama nasıl. Şehirden akıp gitti hikâyeler. Gonca Özmen geldi sonra. Dışarıda oturduğumuz bir sonyaz akşamıydı. Meyhaneci uzun atkılar getirdi üşümeyelim diye. Çok yağmur yağdı. İleri anlattı sadece. Edebiyattan konuştuk. Birkaç kadehi de Buyrukçu için kaldırdık.

Göğsümden usulca sökmüşüm iğnelediğim resmi o gece. Cenazede biri vermişti. İğne elime batacak gibi olur böyle zamanlarda hep. Tam da takamamışım. Yamuk duruyordu zaten. Öylece bir kitabın arasına koymuşum. Unutmuşum sonra.

Aylar sonra bu yazı için masa başına geçtiğimde kitabın arasında resmi buluyorum. Sevincin Damarları adlı hikâyenin ilk sayfasına sıkışmış Muzaffer Buyrukçu. Doğum ve ölüm tarihleri. Bir çizgi arasında bütün yaşamı özetlenmiş. Hikâyeyi henüz okumaya cesaret edemedim. Hayatın ve zamanın fay kırığı…

Selim İleri, Gonca Özmen, ben ve yağmur. O akşam ve Buyrukçu’nun hikâyeleri kalıyor geriye.

Onur CAYMAZ

Aralık 2006, karanfil,gül

onurcaymaz@hotmail.com



[i] (Her şey Bittiği Yerde Başlar), Muzaffer Buyrukçu

[ii] Kuş Sürülerinden Bir Duvar, Edip Cansever

[iii] (Dillerinde Dünya, 09.12.1971), Muzaffer Buyrukçu

[iv] (Yedi Gün Yedi Gece), Muzaffer Buyrukçu

[v] (Cemal Süreya , 22 Ekim 1989)

[vi] İlkyaz Şikayetçileri, Edip Cansever

[vii] (Dillerinde Dünya, 07.04.1971), Muzaffer Buyrukçu

[viii] (Radikal Gazetesi)

[ix] Tarık Dursun K.

Biri Ambulans Çağırsın - küçük İskender

Gecenin hız sınırına yakınken durdurdum bedenimi
kaportada eski bir damadın çamura bulanmış papyonu
arka koltukta gözyaşlarına boğulmuş bir gelinlik vardı;
mart ayının soğuk bir salonuydu;
vites pedalının dikiz aynasına
yansıyan o gelişigüzel, akıl almaz komplo teorileri kapsamında
göğe yakın olmaktan, yere bakmaktan biraz yorgun düşmüş bir
zürafa gibi, boşluğun zarif şiddetli menfaatine sokuldum. Kipti.
Emir kipiydi yağan yağmur altında sana geç kalmış
senden yana saçmalamış bir âşık tanımıyla şehirlerarası yollarda
şu iki saatin bilançosunu çıkartmak, bilançoyu kanlı bir keser
kimliğiyle, kelebek camının aralığından aşağı bırakmak. Zordu.
Aşağı bırakmak zordu. Çünkü,
mart ayının soğuk bir salonuydu!

Bilirdin, ben daima büyük iddialara girerdim, örneğin tanımadığım
bir adama jean tardieu'den bir replik ezberletmek, çıplak bir kadını
az daha soymak, az daha soymak, bir şeftaliyi soya soya çekirdeğine
inmek gibi, kadının çekirdeğine,
kadının azınlık tarafının esir kamplarında aşağılanan ilkelerine
inmek gibi, indiğin noktadan yeniden göğe yakın bir zürafa gibi
yere bakmaktan yorgun bir bahisçi, bir bahis cismi, çekilen kart,
atılan zar, kırılan lades kemiği gibi, o her şeyi berbat eden gibiler
gibi, Zordu. Sana ulaşmak zordu. Çünkü,
mart ayının soğuk bir salonuydu! Gerçek,
bahaneler arkasına saklanmaya hazırken, gerçek, tam da buydu!

Bir sadakate muavin, bir anlayışa esir, bir intikam zaferine sahip
olmanın, olabilir görünmenin, karşı şeritten gelen tır şoförüne göre
anlamı yoktu; o büyük buluşmayı kutsayan, kutlayan ve için için
kıskanan klakson sesleri; vaovvvvvv, vaovvvvvvvvv, diye geçen
kamyonların arasında sıkışmış 78 model tek kapılı siyah bir BMW ile
acelenin içine sıkışmış çok eski bir katil ile çıplak bir kadını
az daha soymak, az daha soymak, bana dokunan, bana temas eden buydu!
Ulaşamamanın, doğruyu söyleyememenin, itiraf edememenin sıkıntısını
aşağı bırakmak. Zordu. Çünkü,
mart ayının soğuk bir salonuydu! Asfaltta patlayan lastik,
bir çocuğun elinden kaçırdığı, ağlayarak seyrettiği bir bayram balonuydu!
Bilirdin, ben daima büyük iddialara girerdim, örneğin seni sevmek,
seni dünyanın yedi harikasından herhangi birinde yüzünden jiletle işaretlemek,
indiğin noktadan yeniden göğe yakın bir zürafa gibi
arabanın attığı her taklada sana yaklaşıyor olmanın sevinci
arabanın attığı her taklada sana yakışıyor olmanın ürpertisi. Zordu.
Çünkü, mart ayının soğuk bir salonuydu. Çünkü hayat,

ölümün insana oynadığı en trajik, en mükemmel, en acımasız oyunuydu.

Senin için ölüyordum. Durum buydu!