Bana Yüzünde Öpülecek Bir Yer Sakla
Eski tiyatrocuları kimler tanır ki...” Böyle bir dize. Yanılmıyorsam Murathan Mungan’ın Oyunlar İntiharlar Şarkılar kitabında vardı. Siyah renkli kapağında, flüt çalan melek, küpe çiçekleri vardı galiba.
Yoktu belki de. Ama bir dizeyi, bir öyküyü sevmemiz, bir şiire bağlanmamız, bir romanın bize bambaşka bir dünya bağışlaması aslında bizim onu yaşarken/yazarken/okurken duyduğumuz dünyadır.
Sarısı nasıl da iyice solguna kaçmış bir kitap. Yer yer zamanın lekeleri üzerinde, gitgide yaşlanan insanların ellerinde görünen cennet benekleri gibi. Tan Öykü 82 gibi bir damga var ön kapaktaki resimde. Demek beş yaşındaymışım kitap çıktığında. Güneş batıyor fonda. Belki bir Akdeniz şehri, küçük şirin evleriyle karşımızda duruyor. Rengârenk hep. Denize kıyısı olan bir kasaba. Siyah kalemle çizilmiş havası verilen bir kadırga sonra kapakta. Yine bir dize: “Seninle yaralarımızdan tanıdık birbirimizi”... Belki İsmet Tokgöz’le aynı zamanın Ankara’sını paylaştıkları için mi bilmem, okurken yer yer Mungan’ın -o eski Ankaralının- yazdığı şiirler düşüyor aklıma.
Bir Kadırga İçin Yaz Resmi’ydi kitabın adı. İlk nerede duydum adını, sonra Moda’daki o kocaman sahaf dükkanında bir eylül günü -eski kitaplar eylüldür hep- neden karşıma çıktı, eşyayla insan arasında böyle biçilmiş bir kader mi vardı? Nasıl bilebilir insan. Hani Necatigil, Bekler bazı şiirler bazı yaşları, der ya, belki beş yıl önce bütün başımdan geçenler geçmemiş olsa, bu denli sevmezdim Bir Kadırga İçin Yaz Resmi’ni. Onunla bu denli dost olmazdık.
Arka kapakta yakışıklı bir adam resmi: İsmet Tokgöz. 1948 doğumluymuş. Nerededir, şimdi? 19 yaşında Ankara’ya gelmiş. Bilge Karasu’nun Ankara’sı değil mi o... İlk kez kısa öyküleriyle Ulus gazetesinin sanat sayfasında görünmüş. - Sanat sayfalarında kısa öyküler yayınlanan gazeteler- Daha sonra Dost, Soyut, Oluşum ve Yazı dergilerinde. Bu ilk kitabı. Nasıl bir yorum arka kapakta; buraya geçmek isterim kısaca: “Tokgöz, pek çok yazar için tehlike oluşturabilecek bir eğilimi erdem haline getiriyor öykülerinde. Duyarlığının sıcak, neredeyse yakıcı özelliği ile sımsıkı bir anlatım biçimini buluşturuyor.”
İşte edebiyatın hayata benzeyen yanı diyorsunuz okurken. Ne bir kitabın çok satması, ne “top on” listelerine girip artık “in” oluvermesi, ne birçok dünya diline çevrilip de yazarına büyük ün sağlaması... Bir kader biçmek, zamanın ve tarihin elindeki cevher... Bir Kadırga İçin Yaz Resmi bugün basılsa yeniden, günümüz okuruna ne söyler? İlk ve son kitabında halen ufkumuzu açan, esriten bir dolu cümlesiyle karşı karşıyayız yazarın. (Yazarlık etiketi!) Aradan 25 yıl geçmiş. Bir genç ömür demek 25 yıl. Yine de halen bu kadar etkili. Zamana kalmış. Tarihle, ışıkla oynuyor.
O kadar zaman sonra bu yolda hiçbir şeyin bir ölçü, hiçbir şeyin tam doğru, hiçbir yolun bir yerlere varan bir menzil olmadığını söylüyor bize. İşte sözgelimi şu satırlar:
“... sararmış yapraklarında ve anlatımında, mürekkebi koyu ve büyücek harflerinde, sanki şimdi el altında her şey, o kitap, kapılar, pencereleri medresenin, bir sokaktan birdenbire karşımıza çıkışları, ıslak toprakta büyüyen çiçekler, bana öpebileceğim bir yer sakla yüzünde, beni bölen bir şey var orada...”
Ya da belki kitaba adını veren öykünün bitişi:
“... önümde yürürken Ankara’da bir koku oluyordu kent, kırmızı ışıklarda duruyordum, meyveci dükkanlarını çiçekçi sanıyordum ve ölümü sağ ayak bileğimde tatlı bir uyartı olarak duyup yürüyordum.
Akıyor yol, sırtımı bir direğe, yaz bitti...”
Özenle damıtılmış bu savruk şiirsellikten yirmi beş yıl sonra da halen bir buruk tat kalıyor ağzımızda. Şimdi neredesiniz, nicesiniz İsmet Tokgöz; bilmiyorum ama, bendeki sararmış kitabınız sonsuz teşekkür size...
onur.caymaz@hotmail.com
Yoktu belki de. Ama bir dizeyi, bir öyküyü sevmemiz, bir şiire bağlanmamız, bir romanın bize bambaşka bir dünya bağışlaması aslında bizim onu yaşarken/yazarken/okurken duyduğumuz dünyadır.
Sarısı nasıl da iyice solguna kaçmış bir kitap. Yer yer zamanın lekeleri üzerinde, gitgide yaşlanan insanların ellerinde görünen cennet benekleri gibi. Tan Öykü 82 gibi bir damga var ön kapaktaki resimde. Demek beş yaşındaymışım kitap çıktığında. Güneş batıyor fonda. Belki bir Akdeniz şehri, küçük şirin evleriyle karşımızda duruyor. Rengârenk hep. Denize kıyısı olan bir kasaba. Siyah kalemle çizilmiş havası verilen bir kadırga sonra kapakta. Yine bir dize: “Seninle yaralarımızdan tanıdık birbirimizi”... Belki İsmet Tokgöz’le aynı zamanın Ankara’sını paylaştıkları için mi bilmem, okurken yer yer Mungan’ın -o eski Ankaralının- yazdığı şiirler düşüyor aklıma.
Bir Kadırga İçin Yaz Resmi’ydi kitabın adı. İlk nerede duydum adını, sonra Moda’daki o kocaman sahaf dükkanında bir eylül günü -eski kitaplar eylüldür hep- neden karşıma çıktı, eşyayla insan arasında böyle biçilmiş bir kader mi vardı? Nasıl bilebilir insan. Hani Necatigil, Bekler bazı şiirler bazı yaşları, der ya, belki beş yıl önce bütün başımdan geçenler geçmemiş olsa, bu denli sevmezdim Bir Kadırga İçin Yaz Resmi’ni. Onunla bu denli dost olmazdık.
Arka kapakta yakışıklı bir adam resmi: İsmet Tokgöz. 1948 doğumluymuş. Nerededir, şimdi? 19 yaşında Ankara’ya gelmiş. Bilge Karasu’nun Ankara’sı değil mi o... İlk kez kısa öyküleriyle Ulus gazetesinin sanat sayfasında görünmüş. - Sanat sayfalarında kısa öyküler yayınlanan gazeteler- Daha sonra Dost, Soyut, Oluşum ve Yazı dergilerinde. Bu ilk kitabı. Nasıl bir yorum arka kapakta; buraya geçmek isterim kısaca: “Tokgöz, pek çok yazar için tehlike oluşturabilecek bir eğilimi erdem haline getiriyor öykülerinde. Duyarlığının sıcak, neredeyse yakıcı özelliği ile sımsıkı bir anlatım biçimini buluşturuyor.”
İşte edebiyatın hayata benzeyen yanı diyorsunuz okurken. Ne bir kitabın çok satması, ne “top on” listelerine girip artık “in” oluvermesi, ne birçok dünya diline çevrilip de yazarına büyük ün sağlaması... Bir kader biçmek, zamanın ve tarihin elindeki cevher... Bir Kadırga İçin Yaz Resmi bugün basılsa yeniden, günümüz okuruna ne söyler? İlk ve son kitabında halen ufkumuzu açan, esriten bir dolu cümlesiyle karşı karşıyayız yazarın. (Yazarlık etiketi!) Aradan 25 yıl geçmiş. Bir genç ömür demek 25 yıl. Yine de halen bu kadar etkili. Zamana kalmış. Tarihle, ışıkla oynuyor.
O kadar zaman sonra bu yolda hiçbir şeyin bir ölçü, hiçbir şeyin tam doğru, hiçbir yolun bir yerlere varan bir menzil olmadığını söylüyor bize. İşte sözgelimi şu satırlar:
“... sararmış yapraklarında ve anlatımında, mürekkebi koyu ve büyücek harflerinde, sanki şimdi el altında her şey, o kitap, kapılar, pencereleri medresenin, bir sokaktan birdenbire karşımıza çıkışları, ıslak toprakta büyüyen çiçekler, bana öpebileceğim bir yer sakla yüzünde, beni bölen bir şey var orada...”
Ya da belki kitaba adını veren öykünün bitişi:
“... önümde yürürken Ankara’da bir koku oluyordu kent, kırmızı ışıklarda duruyordum, meyveci dükkanlarını çiçekçi sanıyordum ve ölümü sağ ayak bileğimde tatlı bir uyartı olarak duyup yürüyordum.
Akıyor yol, sırtımı bir direğe, yaz bitti...”
Özenle damıtılmış bu savruk şiirsellikten yirmi beş yıl sonra da halen bir buruk tat kalıyor ağzımızda. Şimdi neredesiniz, nicesiniz İsmet Tokgöz; bilmiyorum ama, bendeki sararmış kitabınız sonsuz teşekkür size...
onur.caymaz@hotmail.com

