Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: December 2006

Onur Caymaz

Saturday, December 02, 2006

Sait Faik 'in Elleri


Sait Faik’in Elleri

Pencereniz sessiz arka bahçelere açılır mıydı? Çok uzun yürümediydik yokuşu. Vakit güze dönüyordu. Yaprakların; o şarabi eşkıyaların kızarmaya başladığı zamanlardı. Onları toplayıp eve götürseydik. Kışın üşürlerdi belki, adanın rüzgârdan tozup giden yollarında. Bir cam kabın içine mavi boncuklar atsak, kâğıttan kayıklar gibi suyun içine bıraksak onları da. Bir fayton eski romanlardaki kupalara dönse, kanatlanarak uçup gitse manastırın oraya doğru hızla yol alırken, kalbimize…

Ölmüş Sait

Deniz mavisinden erken

Bunca sevgiden sonra

Ölmüş annesini öperken

Ada, çalışan tertemiz insanların harikulade güzelliği, anneniz orada yaprakların altından el sallıyor. Arka bahçeler, kilisede o zayıf, zapzayıf güzel yüzlü işçi çocukların solgunluklarıymışçasına mumlar, bir aralıktan yanıyorlar öyle… Kandil yağının kokusu, papazın upuzun masal sakalları, geceleri yaprakların hiç bitmeyen dedikoduları sizinle ilgili, Panço’nun pati izleri yollarda, şarap satan bakkal. Hani bir kere aldığınız bir edebiyat ödülünden daha mutlu etmişti sizi, o bakkalın size balıkçı deyişi…

"Sıkı Yönetim Mahkemesindeyiz. Yıl, 1943... Mahkeme reisi paşanın karşısında mavi dumanlı gözleri dolu dolu, sesi boğuk, boğazında bir düğüm, otuz beş yaşında bir çocuk var. Böyle büyük rütbeli bir askerle, bütün hayatında ilk defa bu kadar yakın, karşı karşıya bulunuyor. Azarlanmaktan korkan, ürkek çocuk bakışları yerde, başı önünde...
-Sen, yazdığın hikayede emirberin (hizmet eri) ayağına çelme taktırmışsın!.. Emirberin elindeki dolmalar yere dökülmüş. Bunun manası?
Hayatı boyunca, insanların neden hiç durmadan sevişmediklerini bir türlü anlayamamış olan sanığın bükülmüş dudakları titriyor:
-Efendim, okununca da anlaşılacağı gibi, hikâyedeki vaka birinci meşrutiyet'te geçmiştir. Bahsettiğim emirber, o devrin...
-Ya! Demek ki sen…
Sanığın kulakları uğulduyor, gözleri kararıyor. Söylenenlerden yalnız bir kelime duyabiliyor:
-Bu!
Askeri savcının, cübbesinin yeninden uzanmış, vücudundan belki on defa daha büyük görünen işaret parmağı tekrar tekrar sanığı gösteriyor:
-Bu!
'Bu!', Sait Faik'tir; Sait Faik, durgun deniz bakışlı çocuk... Sait ağlıyor. Süngülü iki muhafızın arasında olduğu için değil, karanlık merdiven altında horlandığı için değil... 'Bu!' olduğu için ağlıyor.
*
Çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları, bizim isimlerimizi unutacak. Hangimiz, dedemizin dedesinin ismini biliriz? Doktor, avukat, hakim, mühendis, paşa, hepimiz unutulacağız. Ama çocuklarımız, onun ismini unutmayacaklar. Edebiyatımızda bir 'Sait Faik' var diye övünecekler." [i]

O emir eri hikâyesini biliyorum. Çelme adlı öykünüzdendi. Okumuştum. Nasıldı, neredeydim anımsamıyorum. Hem insan sizi ne zaman okumaya başlamalı? Okullarımızda doğa sevgisiyle, insan sevgisiyle dolu bir yazar diye tanıttılar sizi. “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diyordunuz. Sadece o kısmını öğrettiler. Bence siz hepsinden sıkılmıştınız.

Haritada Bir Nokta’ya, herhangi bir noktaya gidip orada kalacaktınız. Söz vermiştiniz kendinize, yazı bile yazmayacaktınız. Hem yazı yazmak da bir hırstan başka neydi ki. Dünyada bir şey olmaya; bir şeyler olabilmek, yükselebilmek için başkalarının sırtına basmaya sonsuz karşıydınız. Nenize gerekti. Koşup tütüncüye giderek kâğıt kalem alacaktınız yine de.

Sizi sıkıyordu hepsi çünkü, o kadar da sevmediniz bence. Adanın tenha yollarında gezerken (adanın tenha yolları, uzak bir İstanbul, geceleri ışıklar, kardeşiniz yıldızlar) canınız sıkılmasın diye küçük değnekler yontmak için cebinizde taşıdığınız çakınızı çıkaracaktınız. Kaleminizi yontacaktınız yine. Tutup öperek en kutsal bir şeyinizmiş gibi başınıza koyacaktınız. Yazmasanız deli olacaktınız evet.

İnsan sizi âşıkken okumalı en çok. En çok öyleyken okuyor. Okulu, işi, nesi varsa işte onu kırıp, bir ada vapuruna bindiğinde (ki mevsim kışsa daha iyidir) aşık olduğunu kendini söyleyince okumalı sizi. Siz çünkü çakır gözlü üstat, “bir insanı sevmekle başlıyor her şey” dedikten sonra “burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor” da demiştiniz ardından.

Ölmüş eli ayağı uzak

Camların üstü buğu

Ölmüş çocuklar izin vermeden

Yüzünde sarışın çocukluğu

Zaten bir kış günü adaya kaçmak sizin hikâyelerinize benzer biraz da. Odanızdan görünen arka bahçelere benzer. Hayatın bir yanı gibisiniz yani… Hayatın kötücül, sıkıntılı ama yine de iyimser bir yanı gibi. Arkada, güvertede bir sigara yakılır, Semaver’in buğusu düşünülür, sabahları yoksul evlerin çatılarındaki kış ıslaklığı, bacaklar üşümesin diye sobaya tutulup giyilen pantolonlar vardır artık. Köşkün bahçesi. Oradan yukarı çıkan esintili yol. Hayalden arabalar, insanlar…

İnsan sizi okurken arka odada yıllardır gelmesini beklediği bir eski dostu uyuyordur da uyandırmak istemez. Yalnız sizinle kalır. Dünya uzak akrabadır artık. Eski bir sevgilinin düğününe kırmızı bir kravat takıp gider, verdiği gelin tellerinden alır onun, yakasına takar insan sizi okurken. Ablanız ölmemiş olur mesela. Onun sözlendiği gün ayakkabısının altına adını yazan bir arkadaşına aşık olur insan, dayanamaz. Sizde aşk sadece bir insana değildir, Aleksandra’yı saymıyorum ama (O beklide bir ada perisiydi sizin için, Burgaz’da kaybedip Harbiye’de bulmuştunuz onu).

Ona kırgın değilsiniz değil mi? Ne yapalım. O da denemiştir ama becerememiştir sizi sevmeyi. Hem sizin gibi birini sevmek bir kadın için doğru bir şey de değildir belki. Kadınlar elleri dünyayı düzelten birini sevmek istemezler çünkü.

Yıldızlar gitmez gün doğmaz

Ölmüş korkunç uykusu yerde

Ölmüş belli belirsiz düşcek

Üşür balıklar öykülerde

Hani ne demiştiniz, ben çok severim; yüzümdeki kırışıklar gülmekten değil, güneşe bakmaktan diye. Gülmediniz sanırım o kadar çok. Sizin gibiler için hayatta şöyle bir ağız dolusu, Nazım’ın deyişiyle (size hediye ettiği çakmağı çok severmişsiniz) sıcak bir ekmek gibi gülmek pek kısmet değildir. Kısmet olmak. Bu güzel deyim sanki sadece sizin hikâyelerinizde geçiyor artık. Hikâyelerinizden kocaman bir hayat geçiyor. Beyazıt’taki taş havuzun oradaki göçmen karı kocayı anımsıyorum, bazen eski bir Ermeni mahallesini, bazen Dolapdere’nin bir arka sokağını, bazen bir lokantayı, kimi zaman da masaları mermerden eski bir kahvede yenen kaşarı ve simidi… Siz dünyaya nasıl bir hisle bağlandınız bunu düşünüyorum.

Adaya kaçarım dediydim ya, sizi okurken o vapurda ben hep bir ses duyarım. Sizin sesinizdi sanırım. Bir kadın yağmur altındaki o boş güvertede durur hep. Hani martısı öldüğünde ceketinin yakasına siyah bir şey takan adamın karısıydı belki o kadın. Bir kez bana saati soruyor (benim hiç yapamadığım o adaya kaçıp gidişlerim vardır hep tek başıma, tek başıma olmaktan korkarım orada çünkü). 10:42 derim mesela cevaben.

Kışlar erken kararır hep. Ben saati söyleyince merci monşer der hemen kadın. Biri de bir şeyden sayar bizi o zaman, sevinirim. Monşer olurum. Eski bir operaya gideceğizdir sanki arkadaşlarla. Öyle arkadaşlardan bir siz kaldınız sahi. Sanki orada arka sıraların birinde gülümsüyordunuz çakır gözlerinizle. Sizi renkli hiç görmedim bile oysa. Hep siyah beyaz resimlerde.

Sıcak bir çorba içer gibi olurum sizi okurken. Sonra sanki anneannem o şeklini nedense çok sevdiğim eski tavasında patates kızartır bir yaz akşamı. Sonra onun tertemiz yıkadığı sabun kokan çarşaflarda uyurum. Her şeyi unuturum. Çünkü sizin gibi bakmayı denedim insanlara. Bir çok hikâyenizi okuduktan sonra bendeki bir resminize baktım. “Ne güzel bir adammışsınız siz yahu” dedim içimden .O vapurdan bir cevap gelmedi.

Bir maç sonrası kalabalığında, bayramın ilk günü rastladığım bir genelev kuyruğunda, Topkapı’da bazı Pazar günleri işe giderken gördüğüm çok eski ama gerçekten çok eski ve hiçbir işe yaramayacağını düşündüğüm eşyaların satıldığı o Pazar yerindeki yorgun, bıyıklı adamlarda, çalıntı cep telefonunu on milyona satmaya çalışan o çocukta, nargile içtiğim yerde arka sıramda oturan, hemen yanında duran mağazanın camına sırtına dayamış, oğlanın söyledikleri yüzünden hüngür hüngür ağlayan o kızda, o gözleri şeytani bir ışıkla parıldayan oğlanda, hep sizin insanlara bakarken bulduğunuz şeyleri ararım.

Affedin, bulamam. Artık umamam. Elleriniz olsaydı belki derdim. Belki olurdu. Belki ölümünüze doğru üzerinde cennet benekleri açmış elleriniz der, kalemler yontan, değnekler, taşlar toplayan ada yollarından, insanları okşayan, denizin suyuna dalıp çıkan, en önemlisi ölmez hikayeler bırakan elleriniz.

Orhan Kemal için okumuştum. Nargileyi çok seviyormuş. Siz de sever misiniz? Ben bir süredir yalnız başıma bir yerlere gidip nargile içiyorum hep. Fena alıştım. Kendi kendime bir zamandır hikâyeler de yazıyorum. Üç beş kişi okumuştur. Duymanız mümkün değil. Ama belki bir akşam buluşabilirsek, Tophane’de oluyorum genelde, sizin o çok sevdiğiniz serserilerin olduğu yerler, bir kaçını size kendi sesimden okumak isterim.

Ölmüş

Ölmüş ağaç bir gölgesi iki

Ama neden ölmüş

Ölmek yaşamaktan iyi mi ki[ii]

"Sait, ansızın öldü. Ölüm haberi bile vaktinde alınamadı. Cenazeyi evininin bulunduğu sokaktan geçirdiler. Bakmayın gazetelere ağlayan tek kişi yoktu. Yalnız yaşlı bir kadın, o da her tabutun arkasından ağlayan cinsten. Şişli Camii’nde, yüz kişi kadardık. Nasıl bir yağmur!... Revakın altına sığındık, sigara üstüne sigara içtik. Haldun'u o gün ilk defa dudağında sigara ile gördüm; onu da bitiremedi ya, düşürdü. Mezarın başına geldiğimiz zaman, biz daha azalmış, yağmur daha çoğalmış, imam da hızlanmıştı. Öylesine çabuk okudu ki, kimse âmin demek fırsatını bile bulamadı. Sonra... Araba bulmak için koşuşmalar, itişmeler.

Dönüşte, şoför: 'Kimdi bu, ağbi?' dedi. 'Sait Faik' dedik. Anlamadı. Üstelemedi de. Biz de bir şey anlamadık ya. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak için aşırı bir gayret gösterdik, 'Sait be, bu havada ölünür müydü?' diye bağıranlarımız oldu. Ama, sonraları, yavaş yavaş sıkıntı içimize çökmeye, yerleşmeye başladı.

Şimdi, Sait Faik hakkında konuşmak için daha çok erken. Ama, birtakım şeyler var ki, onları söylemek için hiçbir vakit erken değil: Sait Faik, en büyük hikayecilerimizden biri olan Sait Faik, eserlerinden hemen hemen hiçbir şey kazanamadan ölüp gitti. Keşke, değeri anlaşılmamıştı da ondan böyle oldu, diyebilseydik; ama, değeri anlaşıldığı halde parasız öldü.

Anası olmasaydı, o da sıkıntı içinde yüzecek yahut gidip bir bankada memur olacaktı. Sait Faik'i yaşatamadık. Onun gibi yaşatamadığımız, ellerine imkân veremediğimiz birçok yazarımız var. Bunlar için de hiçbir şey yapılmayacak, biliyorum. Dört beş bin okuyucu nasıl olsa onları besleyemez, bunu da biliyorum. Yarın bir gün, içlerinden biri ölünce, yine bir avuç insan bir cami avlusunda birleşeceğiz, sayfalar tertipleyeceğiz, anma törenleri yapacağız. Bu böyle. Orhan Veli, arkasından Sait Faik, arkasından...

Hepsi de, toplumda birer sığıntı, emeği gereğince ödenmeyen, sıkıntı çeken, yarının ekmeğini kazanmak için çırpınan kişiler. Sonra bir de kıskançlık! Sevdiğim bir dost söyledi, "Birçok hikâyeciler şimdi memnundur!" dedi. Rezalet ama, doğru. Gerçek, ideale falan uymuyor. Okuyucu kıtlığı var. Mesele şu beş on bin kişiyi başkasına kaptırmamakta. Hayat kavgası bu. Beş on bin kişi bir yanda, Sait'in adını bile bilmeyen yirmi iki milyon insan öte yanda. Sonra, bir de edebiyatmış, şuymuş, buymuş... geç!” [iii]

Bilmem neden hep o eski arka bahçe. İkimiz gitmiştik köşke. Yaşlı bir kadın karşılamıştı. Hastam var deyip duruyordu; çabuk olun gibisinden. Bizse hayranlıkla inceliyorduk her şeyi. Bir fayton kupa olup uçup gidecekti hep. Sanki dışarı çıktığımızda kapıda bizi bekliyor olacaktınız. Sadece odanızın bir köşesinde duran ayakkabılarınız… Gördüğümüz her şey çok can yakıcıydı ama onlar. Bilemiyorum ki ne vardı. Odanızın kokusunda, üzeri eski yazıyla ince yazılmış parfümünüzde, naylona sarılmış pijamalarınızın solgunluğunda… İlle de ayakkabılarınız ama. Altları yırtık, burunları patlamış yürümekten, sanki yorgunluktan dili dışarı çıkmış iki hamal gibiydiler. Kolay değil ki, incecik olsanız da sizi taşımak…

Sait usta, çakır usta, ben sizi yine de orada bekleyeceğim. Bana yine şunları söylemeniz için. Ancak siz söylerseniz inanacağım çünkü:

İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil, güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lâkayttır.

İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş

derken durdu, 1954
elleri kesilmiş.
anlamak birden durmaktır:
gökyüzü daha geniş...
başın öne düşmesi,
anlamak boyun eğiş.
[iv]


[i] Nusret Kafdağlı, Sait Faik'in Arkasından, Büyük Doğu Gazetesi, 21 Mayıs 1954

[ii] Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sait’e Ağıt

[iii] Adnan Benk, Sait Faik'i Yaşatamadık, Dünya Gazetesi Sanat Sayfası, 15 Mayıs 1954

[iv] Behçet Necatigil, Anlamak


onurcaymaz@hotmail.com


Labels: