Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: June 2006

Onur Caymaz

Wednesday, June 28, 2006

Nokta - ezilmiş leylalar kitabı' ndan bir öykü

"çok erken gittiği için babama. aziz hatırasına... "
yine ortancalar altı camının,
dışarıda sükûnu yaz akşamının,
bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.
kapı çalınacak, babam gelecek...

ziya osman saba (geçen zaman, bir oda bir saat sesi,1942)


-bir tane rakı kapağı bulmuştum.-
bayramlarda yolların iki yanını birleştiren şenlik süsü: tak toprağın üzerinde bir rakı şişesinin kapağı.
tekel’in. sararmış, kim bilir kim atmış. duvarın arkasındaki arnavut kaldırımlı mahallelerden birinden atıldı belki. bir akşamüstü sevgilisiden ayrılmış birisi ya da işi bırakmış öylesine bir adam, hafif kostak, cebinde tarağı. hayatı bırakmış, vazgeçmiş, terkedilmiş, terketmiş... parasız ve yalnız biri de olabilir ama ne olursa kim olursa olsun bir şişe rakı almış, hesaba yazdırmış, suyla karıştırmıştı bakkalda. içe içe karıştığı sokaklar, iç içe.
-güz sarısı bir rakı kapağı.-
eski mısır’da bir tanrı: ra kağıdın üzerine koyduğunda yuvarlaklar çizersin o kapakla. dükkânın önündeki çardakta yarım bırakılmış bir bulmaca vardı. dağılır gidersin. düşünceler toplanmaz, ellerinin arasından dumanlar akar gider. kötü bir hoparlörden dinliyor gibi olursun en sevdiğin şarkıları.
arnavut kaldırımlı sokaklardan çağrışımlara bıraktım kendimi. deliler gibi. sanki gözlerimin içinden kameraya alıyorum seyrettiklerimi. bir pazar sabahı feci bir yağmur yağıyormuş mesela. kireçburnu’ndan ortaköy’e giden bir otobüsün arka camından izliyoruz. eski bir türk filmi olsun bu. birazdan nice saça ayna olmuş arka camdan başlangıç yazıları geçecek. yönetmen. senarist. baş oyuncular.
türkan şoray’la oynamak istiyorum ben bu hikâyeyi.
hikâye mi? toparlayamıyorum.

-sarıydı kapak. sarısı içine kaçmış bir dünya… -
bizmutun simgesi:bi rengi koyuydu kapağın. içi artık kahverengiye dönmüştü. anasonun toprağa karışırken yaydığı hüzünlü bir kokusu vardı. denizi gören meyhanelerde rakıdan sonra soda içilirdi. telefon defterinde parmaklarının izleri vardı. dükkândaki masasında bulduğum kâğıtlarda son yazdığı yazılar: “2 meksefe, 1 paket buji. karbüratör temizlendi.”
italik yazmış, silinmiş gitgide. kâğıtların üzerinde siyah siyah lekeler. elleri değmiş, yarım yamalak, gömlek kolları kirliymiş, kazağı benzin kokuyormuş, dükkânın önünde bir kurt köpeği varmış; geceleri dükkânı bekleyen. dodge marka bir de kamyon sonra. siyah beyaz resimlerde şimdi rengi bilinmeyen. o zamanlar resimler siyah beyaz çıkarmış. kar yağıyormuş sokaklara. sokaklarda kar bir prenses, bir peri kızı, bir lacivert günlük gibi geziyormuş mesela. mesela, masala bir de kahraman lazımmış da ben doğmuşum. gözlüğü duruyormuş masanın üzerinde, bulmaca çözmek, günün sözünü okumak, gazetenin vardiği cep telefonunu alabilmek için kupon toplamak.

-tekirdağ rakısı.-
sol üst köşede resmi olan aktris: türkân şoray karpuz iyi olur tekirdağ’da. eylül ayında palamut çıkar. hem de böyle kocaman palamutlar. kızartarak yenilir, buğulaması da olur. buğulamasına basacaksın soğanla maydanozu. bir de defne yaprağıyla domates. dışarıda pencerenin önünde sonbaharın çılgın sokakları. mavi yeşil denizi güzün. köşebaşlarında nişantaşı’nda şişli’de kasımpatı satan çiçekçiler. ayna gibi ıslak gıcır gıcır görünümler. bir de okumuştum bir yerde: vapurdumanı diye bir çiçek varmış. her ayrılıkta şimdi uğultulu bir lodosun içinde öten vapur düdükleri, rüzgârda uçuşan bir kırmızı atkı.
palamutun yanında en iyi kırmızı soğan giderdi. gittiğimiz lokantalarda garsonların limonla taranmış kalıp gibi saçları olurdu. iyilikle dolu geçen günler işte. dostlarımızla sevdiklerimizle birlikte. her şeyin bir peri masalı olduğu maziler. biz görmedik ama belki bir yerlerde vardı.
mesela faik diye bir kahveci balat’ta, arada giderdin. sonra kayboldu gitti. dükkanında bir zaman çalışmış kemal diye bir tamirci çırağı, çoğu kereler kızıp kulağını çektiğin, onulmaz acılar çektiğinde babası gibi karşına alıp öğüt verdiğin ama kızmayı hiç ihmal etmediğin. ev sahibimiz hacı amcanın kızı vardı, erzurum’dan gelmişlerdi, hamit diye bir aynacıya tutulmuştu kız, kötü yola düştü falan diye dedikodular çıktı mahallede. sonra hapisteyken ziyaretine gidip leylak götürdüğümüz bir akraba, ayçöreğiyle meşhur lezzet pastanesi’nin sahibi dikran usta, minibüsü bozulduğunda hep sana getiren şoför ilyas.
sislerin ardında kalmış, kuzguncuk meyhanelerinde, balık ağlarıyla süslenmiş bir geçmiş.
sevdiğin yerler vardı. gidemedik. sevdiğin yemekler... yiyemedin.
otobüsün arka camından yazılar geçiyor. türkân şoray. hümeyra. film başlamak üzere.

-bir rakı kapağı diyorum sadece.-
eski dilde ben : ene makamlı sesler duyuyorum. kalabalığız. sokaklar, bulvarlar, hayat. büyük bir kalabalık içinden geçiyorduk. içimden büyük bir kalabalık geçiyordu. sen evdeydin. zayıflamıştın, sessizdin. geçmiş gün işte, masada şişeler, biz bağırıştıkça sallanıp duruyordu. tartışıyorduk. sayfaların arasında yorgun ellerinin gezindiği telefon defterindeki parmak izlerinden anlaşılıyor.
evden kaçmıştım ben. bulunabileceğim yerlerin telefonlarının üzerinde hep lekeler. lekeler. siyah, yağlı, parmaklarının çizgileri görünecek neredeyse. belki de benim gözümde derinleşip büyüyor her şey. yokluğa karışacağız. dirim-kadıköy, ali ev-tiyatrocu, tepum iş merkezi, murat-janet hanım.
bulmaca çözmeyi seviyordun, beni arayacaktın şimdi, bulacaktın da. eve çağıracaktın. serserini. kıvırcık saçlını. şairini. kadıköyü’nde eskiden kayalıkların olduğu yerde, kim bilir kimin doğum günü, hangi şairin ölüm günü kim bilir. elimde güzel marmara. kimin ihanete uğramışım anımsamıyorum. dalgalar çarptıkça tuz akıyor üzerime. sular akıyor. aralıksa üşüyorum. yanıyorum ağustossa.
derinleşen parmak izlerinde cami kubbeleri görüyorum. derinleşen izlerinde… derinleşen…

-küreğin ucunda bir rakı kapağı. çocukken masada dururdu, dilimi içine değdirir şekerli tadında kalırdım -
ünlü bir romancımız: selim ileri kim bilir hangi şarkı çalıyordu teypte. akıp gidiyordum çağrışımlarda. sel gibi. çok yağmurlu bir fikirtepe akşamı. zemin kattaki bir evin koyu perdeleri. yâr yatağında, elimde şiir kitapları, devrim yapmıştım. yâr yatağında demişim, pardon. yer yatağında. kaloriferin önünde, petekler sırtıma batarak, sıcak uçları… devrim yapmıştım. bir iktidar düşmüştü içimde, gözlerimin önünde bir kral devrilmişti sanki.
dükkânın kapısında kare kare camlar vardı. tatile gittiğimiz ssk kampının yemekhanesinin camlarına benziyordu. toplaşıp çocuklarla akşamları balık tuttuğumuz. kartal taraflarındaydı. şimdi üzerinden yol geçiyor. şimdi üzerinden bir sürü adım anılarımızın… oranın yemekhane fişlerinden biri kalmış cüzdanımda. haydarpaşa - adapazarı hattında işleyen trenlerin biletlerine benziyor. küçük bir mukavva parçası, 3.5 * 1.5 ebatlarında, açık yeşil, biletçinin gelip damga vurduğu. arada bir o eski trenlere binen sucular, damga pulcular. aldığınız şeyin yanında tarak verirler, damla sakızı verirler.
artistler kahvesinden figüranlar da bulmak lazım. yadigâr ejder öldü. erenköyü’nden geçerken ilkyaz. suadiye’den geçerken kış. dükkânın kapısında kare kare camlar vardı. uzun selvi ağaçları. düşündüklerimi toparlayamıyorum. selvi yerine servi demek istiyorum nedense, alnının yazısı yerine anlının yazısı. sesleri alan : erkan esenboğa.

-rakı kapağı, açılıp bir köşesine konur masanın, ilk kadeh doldurulur, her şey böyle daha iyidir. kapağı yeniden kapatmak unutulur, öpüşülür, konuşulur…-
tekel’in eski adı: reji
küçük bir araba. sarı renkli. volkswagen bile daha büyük. “bizim oturma odasına bile sığar,” bu araba demiştin. gülüşünde gece kokan pencereler vardı, içeri yağmur dolan, kayıp akşamlarımız, hüzzam şarkılarımız vardı gülüşünde.
oysa son görüşümde yırtık, yorgun geriye doğru savrulmuş bir ifade, otel odalarının yalnızlığı, tarihi hamamların olduğu sokaklar, karanlık bayram akşamları, kar akşamları, sadece akşamlar.
küçük bir araba yine. markası topolino. yugoslavya’da tarlaları süren çifçilerin arazide bir uçtan bir uca gitmek için kullandıkları dört ileri bir geri vitesli, bire takmadan duramayan, küçük bir kelebek ya da kedi yavrusu gibi bir şey. üniversite sınavına gideceğimiz sabah ne çok üzülmüştü o küçük sarı araba, arka tarafındaki koltukların tamirde oluşuna da, demirlerin üzerinde oturtmuştu bizi.
üzülmüştün mutlak. iyi şeyler olmasını isterdin. iyi şeyler yapabilmek. bil ki yaptıkların yetmedi. bil ki yapacakların vardı. olmadı. bil ki olamadı.

-üzerinde küçük böcekler geziniyordu, sonsuz bir sarıydı kapak. yüzünün rengi ayakların sarıydı.-
bir kitap adı : canşenliği
boğaz köprüsü’nden avrupa’ya geçerken mi yoksa asya’ya geçerken mi para verilir bir türlü öğrenememiştim. üst geçitlerin altından geçerken sanki birdenbire yıkılacakmışçasına bir tedirginlik duyuyordum. geceleri uyurken birdenbire bir korku, sanki deprem olacak da tonlarca beton...
nasıl anlatmalı sanki şuracıkta bir yangın çıkacağına, taşların altında kalınacağına, gemilerin batacağına, arabaların kaza yapacağına dair bir korku. sevgililerin ayrılacağına, piyangoların çıkmayacağına, ışıkların söneceğine, asansörde kalınacağına, çukura düşüleceğine, köpek ısıracağına... müjdesiz, çiçeksiz bir telgraf beklentisi.
pembe, odanın rengidir, sarı ise koridorların. yatak çarşafları beyaz gibi. lekesiz. yan tarafta bir doğumhane var. yeni doğmuş çocuk ağlamaları. saçları ıpıslak, pespembe yüzleri. tırnaklarının var olduğunu görmüştüm bir saatlik bir bebeğin. hem de uzundu. kazısın diye hayatı. yaşasın, büyüsün diye. ölenlerin de uzarmış tırnakları. niye?
üstgeçitten görünüyordu işte odan. sanayi mahallesi durağında. orda bir üst geçit var. gidin bakın. bir tarafı askeriyedir. o tarafa doğru değil diğer tarafa. diğer tarafta mavili beyazlı bir bina. içinin pembesi görünen küçük odalar. sağ köşede sondan bir önceki odaya bakacaksınız. beyaz tül perdeli. ağaç dalları arasından akşam olacak. hemen üstgeçitin yanında bir sokak lambası. sokak lambaları içinizi yakar.
pembe beyaz, hasırlı meyhane diye bir yer bulmuştuk, oranın masa örtülerinin rengiydi. senin için içmiştik, patlıcanlı domatesli bir şey var ya ondan, peynir, kavun, rakı. sen içemiyorsun diye. fotoğraf makinesinin objektifinden nurgül’ü gördüm, arkasında caddenin ışıkları vardı, tellere asılı mor çiçekler. üstgeçitin oradan görünen odanın penceresinden bakın, siz de göreceksiniz. bir nurgül vardı o odada. bir saadet vardı. onları göreceksiniz. bir resim gibi kalmışlardır orada.
bir de sen vardın. kuruyan ağzını siliyordu saadet ıslak pamuklarla. -saadet’i kim oynasın? en iyisi hümeyra.- alnın terliydi. nefesin zorlanıyordu. sadece kemiklerin görünecekti bir zaman sonra. üstüne üstlük ciğerlerini üşütmüştün. öyle söylemiştik sana. artık birkaç gün sonra eve döneceğiz demiştik. fenerbahçe’nin maçını izleyecektin. kalkıp kendi başına traş olmak istemiştin. üç aydır aç yaşıyor olmaktan bir şey yapacak halin yoktu ama hayata tutunan ellerin vardı işte. ellerin; bayram sabahları öpüp başıma koyardım, temiz mendiller koyardı cebime, harçlık verirdi, kulağımı çekerdi. ellerin hayatın adaletsiz olduğunu bilirdi.
giderken allahaısmarladık mı denilir güle güle mi ? hâlâ karıştırıyorum.

-çok üzgün bir rakı kapağı.-
mezar, karayer: sin
hayatı yazmak istiyordum ben. hayat yazılan bir şey değil oysa biliyordum. ama istiyordum. israrcıydım. hayatı yazmak, her gün yaşanan şeyleri yazmaktı ama ben istiyordum. klasik derlerdi, klişe duyarlık derlerdi, postmodern değil derlerdi. biliyordum.
hastaydın işte itiraf etmeli. hastaydın ve yemek yemekte zorlanıyordun. içinde büyüyen bir şey… sinsi sinsi, içten içe, kırıcı. büyüyen bir şey. seni engelliyordu. yiyemiyordun. marketten alışveriş yapmıştık. hediye hamburger kuponları kazanmıştık. sana hamburger alacaktık
eve geldik. balkondaydın. serumunu çözmüşlerdi. günlerdir açtın çünkü. ancak kocaman bir şırınga ile bağırsaklarına bağlı borudan verdiğimiz mamalar... çökük yüzün. yeşil karası gözlerin. yeşil karası ne demek bilmiyorum. öyle geliyor içimden, öyle diyorum. yeşil karası. balkondaki büyük hasır sandalyede oturuyordun. hasır. balkon ıhlamur kokuyordu akşamdı. yavaş yavaş yaz bitimleri. yavaş yavaş ömür geçişleri. hamburgerin sarılı olduğu kağıdı gördün. senindi. senin içindi. kaç yılın diyeti belki. kaç asırın. kaç emeğin karşılığı şimdi öylesine bir hamburgerdi. kıyma, turşu, ketçap, mayonez, ekmek. yuvarlak bir şey avuç içi kadar.
avuç içi: aya.
sen hiç bir taneyle doymamı istemezdin benim oysa o bir taneyi bile zar zor bitirmiştin. gülümsedin, doğrulmuştun. “başka şey isteseydim allah’tan, olacakmış demek ki, nasıl da canım istemişti böyle bir şey,” demiştin. içimden parça parça bir şey yitirdim. akıp gitti. kanım donuk. mutfak duvarına yaslandım, sonsuz ağladım. allahtan başka bir şey isteseydin keşke.
otobüsün arka camından görünen filmin en güzel sahnesiydi bu. nurgül’ü, türkân şoray oynayacaktı. benim için talip olmadı hiçbir oyuncu. eski fotoğraf çerçeveleri istediler, ben kabul etmedim, buzdolabında hastaneye giderken bıraktığım bir şişe gazoz vardı, iyice soğumuş, o istedi, yüz çevirdim, kalemlik vardı masanın üzerinde, iki yunus balığı, bir küçük albüm, tütsü yakmak için ahşap bir şey. hepsine hayır, hepsine hayır.

-hava toprak kokuyordu kapağı bulduğumda, yorgundum, herkes bana bakıyordu, biraz sonra taşları yerine koyacaktı serdar.-
eski dilde bağırsaklar.
bunu bir türlü çözememişsin. baktım, hiçbir harfi çıkmamış. sağdan denemişsin, o maddede “riyaziye” yazıyor “matematik” demek, ma’sını bulmuşşsun bir de sondaki k’yı. çevredeki diğer sorulara bakmışsın. “labada” yazıyor bir yerde. ancak orası verebilir aradığın cevabın bir harfini. “efelek” olacak cevap ama onu da bulamamışsın. cevap yok. cevap verememişsin.
serdar bir şoför. eskiden otobüs şoförüymüş. şimdi bir şirkette özel şoför. hâlâ gördüğü otobüslerin peşine takılıyor arabayla. “en çok tıss tıss eden seslerini dinlemeyi seviyorum,” diyor. tokat’tan gelmiş. hacıhüsrev’deki bekar evlerinde kalmış bir zaman. kırklık ampüllerin ışığında bit içinde yerden sigara toplayan adamlardan biriymiş. bir battaniyeyi yatak edip yatmış kendine. sonra şehirlerarası yollarda muavinlik. uykusuzluğu tanımış. yolların sonsuz olduğunu öğrenmiş.
mermercinin birinin yanına çırak girmiş, usta olmuş. mezarlara mermer yapmaya başlamış. ama önce bir süre mezarlıklarda çalışmış. ölü gömmüş, tabut taşımış, toprağı kazmış. rakıyı çok sevmiş. en çok çiroz salatası ile sevmiş. sonra taşçılık. “hüvelbaki” yazmayı öğrenmiş taşlara. doğum ölüm tarihleri arasında hayat hikâyeleri düşünmüş.
askere giderken bayağı zengin olmuş ölümden kazandığı parayla. hiç sahtekârlık yapmadan hem de. askerdeyken, abisine emanet ettiği dükkânda, bir ödeme için milyon yazamadığını düşünüp üç sıfır daha ekleyerek milyar yazan abisinin yaptığı hata, asker dönüşü onu beş parasız kılmış da bir büyük şirketin müdürünün yanında özel şoför olmuş. ölümden kazanılamayan helal para…
talat bulut oynasın serdar’ı. bıyıklarını kesmesin. eski bir kot mont giysin üzerine. saçlarını ıslatsın hep. en bıçkın, en delikanlı, en içli haliyle oynasın. adı serdal olsun da filmdekiler ona hep serdar desin. serdar bir kızı çok sevmiş olsun, aileler yüzünden ayrılmış olsunlar onunla.
ah eski dilde kayıplar… hatıralar çok eski bir dilde…

-bir rakı kapağı. şişli’de bahar. bir meyhane. sensiz saadet neymiş şarkısı çalıyormuş içeride.-
boru sesi : ti
askere gidecektim. her şey yeşildi. gözlerin gibiydi. gözlerin gibi uzak içli bir yeşil. kaç kere yazdım kim bilir. kaç kere söyledim yaşamadığını. iyi yaşayamadığını. ameliyat çıkışında doktor, “hiç beklemediğimiz gibi oldu,” demişti. ameliyathanenin altındaki kafetaryadaydık. kız kardeşin, ben ve bir de rasim (macit koper) oturuyorduk.
kimsenin birbirini sevmediği bir şeydi hayat. tavanda köşede küçük bir televizyonda sesi kısılmış bir türk filmi oynuyordu, belki de bu yazdığım, kim bilir. yerin altında ameliyathanenin kenarında bir kafetarya. ayran içiyoruz. herkes ameliyattan çıkıyor. ameliyathaneye giriyor. bu hastane ülkemizin en büyük ssk hastanelerinden biriymiş. alt katlar bütün bütün ameliyathane.
kızkardeşin içeride ne olursa gelip bize de söylemesi için ameliyathanede çalışan hastabakıcıya para vermek istiyor. yanında bozukluk yok. macit’e söylüyor. bakarım diyor macit. ortalık yerde hastabakıcının gücüne gitmesin diye düşünmüş olacak. sonra adamı bir köşeye çekip sigara parası diye sıkıştıracak ceketinin cebine ama kızkardeşin eğilip kulağıma macit’in dedikosunu yapıyor bana. “biz herkesten başkayız anacım,” diyor. kimsenin kimseyi sevmediği bir şeydi işte hayat.
hastabakıcı dün gibi gözlerimin önünde, hatırlıyorum; çipil gözleri vardı, karadenizli bir burnu. başındaki lastiği çıkarıp yanımıza gelmişti. ameliyat başlayalı yarım saat olmuştu daha. uzun boylu çok zayıf beyaz saçlı bir adam. bembeyaz saçlı bir adam, ölüm meleği gibi bir şey. yanımıza bir sır verir gibi yaklaşmıştı. “hastanın durumu hiç beklediğimiz gibi çıkmadı abla,” demişti kızkardeşine.
ilyas salman’ı gördüm televizyondaki filmde. bir kitap fuarıydı yanına gittiğimi hatırladım. imza günüydü. ağzı votka kokuyordu. portakal suyu - votka. şiir kitabını imzalıyordu. ilyas salman’ın bir şiir kitabı olabileceğini hiç düşünmemiştim.
hastabakıcı son gelişindeyse, “mecburen boru taktık abla,” demişti. boru takmışlar. neden. kimse bana bir şey söylemiyordu. “boru takmışlar,” diyorlardı. bağırsaklarına boru takmışlar. bir kaç ay sonra midesinden yemek yiyemeyecekmiş. yazarken şimdi belki duyar diye içim titriyor. bir süre sonra tümör bütün mideyi saracakmış. sapsarı duvar dipleri anımsıyorum düşlerimden.
ilyas salman’ın sesini duyuyordum da anlayamıyordum türküsünü. ağzından buharlar çıkıyordu. geceydi. soğuktu. “soğuktu ve yağmur çiseliyordu” diye bir film ismi nedense. otobüsün arka camından her yer su içinde. diplerdeki evleri sel basmış. çağrışım seli. değişik mamalar varmış, pirzola yediğinde alacağın vitamini onlardan da alabilecekmişsin. kocaman bir şırıngayla o borudan bağırsağına verecekmişiz. o zaman sindirmiş gibi olacakmışsın. neden?
duvar dipleri yine. iki ayağımın üzerinde yere çöküp askerde olduğu gibi, geceleri yıldızlara bakarak, seni, türkân’ı, hümeyra’yı hayatımızı düşünürek... askere giderken olduğu gibi, beni havaalanında bıraktıktan sonra eve gidip odanın kapısını kilitleyerek koca adam hüngür hüngür ağlamışsın ya, ben de duvar diplerine çöküp, keskin ilaç ve çamaşır suyu kokusu duymuştum, aralık tuvalet kapılarından yaz rüzgârına karışmış hasta sidiği ve antibiyotik ve serum ve gözyaşlarım benim...

-“şeytan diyor ki anasını satiyim yak mangalı koy bir şişe de rakı”, demiştin…-
havai fişek: may.
may çıkmış sadece. maytap olacaktı besbelli ama bulamamışsın cevabını. o koyamadığın bir şişe rakı, o yakamadığın mangal için pişmanım. yaz boyunca her gün biraz daha eriyordun. nisandan temmuza dek. hümeyra ile karşılıklı yataklarda yatıyordunuz. kusmaya da başlamıştın. içinde kimsenin durduramadığı sinsi bir telaş.
tümörden bir büyük parça dağılıp parçalanıyor. dağılan parçalar kan damarlarına yapışıp kanını emerek büyüyüp, kocaman parçalar oluyorlar. sonra o kocaman parçalar, tekrar parçalanıp küçük parçalar haline dönüşüyor kan damarlarına yapışıp tekrar kanını emiyor. büyüyüp daha çok parça oluyorlar. ve daha çok ve daha da çok ve ilanihaye.

“tanı : uzak metastaz. cg 103 tümör bölgesinde inoperaktif mide ca.”
“tedavi : yok.”

oturduğumuz mahallenin yan tarafında büyük bir eğlence tesisin arka bahçesi var. zengin düğünlerinin yapıldığı bir yer. tarabya’da bir lokal. o aç halinle geceyarıları, sızmış gibi uyurken, patlatılan havai fişeklerden korkuyla uyanışın. yüzünün karanlıktaki bembeyaz hali. uzak metastaz.
ilk şiir kitabımda “ya yıldızlar, korkmaz mı havai fişeklerden,” diye bir dizem vardı. sana yazdığım bir şiirin adı da “uzun paltolu bir yıldız”. garip değil mi ?
“mide ca.” bu yazının yazdığı kağıdı sana hiç göstermedik. mide cancer. mide kanseri. bir zengin düğününde eğlenirken, gülerken onlar, papyonlar, kravatlar, binbir değişik tuvalet modeli, açık büfe yemekler –sen hiçbir şey yiyemiyordun-, sınırsız içki, havada uçuşan dolarlar, kim kiminle, kimin kıyafeti en güzeli şekerimler, şirket evlilikleri, finans müdürleri, borsa haberleri, at yarışı zenginleri, tüm mankenlerin oynamak istediği entel yönetmen filmleri... havai fişeklerin sesinden korkarak uyanıyordun işte
biz belki ölürsün diye korkuyor, gece koridordan geçip üstünü örtmeye gelirken, yüzüne vuran eski ayışığında ölüp ölmediğini anlamak için sana bakıyorduk. havai fişekler patlamadan önce ciuvvvv diye ince bir ses çıkarıyor yükseliyor ve hemen sonra patlıyordu. binlerce ışık seli dağılıyordu havaya, dönerek patlayanı, yeşil ışık çıkaranı, birdenbire dağılıp patlayanı, bir sürü çeşidi vardı ve hepsi çok görkemliydi. allah bin türlü belasını versindi hepsinin.
korkuyorduk. uzak metastaz. korkuyorduk. kanını emen parçalar büyüyordu...
bulmaca bitti. çözebileceğin kadarını çözmüştün. senaryo tamam. film bitti. şarkı, gülüş bitti.

bir cumartesi sabahı telefon çaldı. hümeyra tekrar çağırdı bizi. gittik. sanayi mahallesi durağının orada, askeriyenin karşısında bir hastane bulduk. suzan avcı ağlıyordu: annen (suzan avcı oynasın ölmediyse.) ambulansın içine koyduk seni. için tıkanmıştı. acı çekiyordun. acı çekiyordun diye bir kez daha tekrar etmek yazarken. neyi çoğaltacaksam böyle.
“terminal evre” diyecekti doktorlar. aklımda otobüs terminalleri... türkân’a kaçıp giderken otobüs terminallerinde, “paran var mı?” diye soruşun. “kızın yanında parasız olmaz oğlum,” deyişin. “şu saçlarını tarasaydın ya biraz, ayakkabılarını da boyatmamışsın, erkek adam temiz olur...” sonra gülüşlerin. nedense yine “oğlum,” deyişin. oğlum, bir nehrin denize ulaşması gibi bir kelime.
hayatı yazmak istiyordum. ölümü yazıyordum. akşamları işten dönerken metronun camlarında yüzüme bakıyordum. başka bir adam vardı yüzümde. büyüyordum. büyüyordum ben. sakallarım, saçlarım. şiirlerim.
yollarda doğalgaz çukurları. ambulansın içinde, başucunda duruyordum. kızkardeşin ve hümeyra önde şoförün yanındaydı. eski şofördün bilmez miyim? “ne biçim kullanıyor bu herifler arabayı,” demiştin. borunun vücuduna bağlı olduğu yer yara olmuştu bir de üstelik. araba her çukura girişte, senin yaran, benim içim acıyordu.
suzan avcı, “altına bir hasır koyun gömerken,” diyordu. ölürse. hasır. ölüm.
ölüm, bir anı, uzak bir sızı gibi yokluyordu beni. bazen ürperir ya insan. bir arkadaşım herkesin öteki tarafta bir ağacı olduğunu, oradan bir yaprak düştüğü zaman ürperdiğimizi söylemişti. öyle zamansız ürpermelerin sebebi ölüme yaklaşmakmış demek... son yaprak düşünce ölürmüş insan. masal güzelliğindeki ifadelerin içinde biz son yaprağı bekliyorduk.
bulmaca bitti. dükkânın kapısı kapandı. kalfan kötü bir kağıda, kötü bir yazıyla bir şeyler karalamış (ilyas salman oynasın): “usta öldü. cenaze namazı şişli camii’nde, öğlen namazını müteakip.”
eski dilde bağırsaklar.
bilen varsa söylesin. her bulmacada değişik çıktı. bir oyun bu değil mi? artık nefes boruna kadar metastaz yapmıştı tümör. talat bulut ve ben seni gömebileceğimiz bir yer ayarlamaya gittik. devlet dairelerinin bitmez tükenmez sarı merdivenleri...
tam da o günler. türkân şoray ile galata mevlevihanesi’ne gezmeye gitmiştik. tavanda çok güzel şekiller vardı. iki yana açılan kapıyı çekip sema alanına girmek istedim. ellerimi narince gökyüzüne bırakıp dönecektim. kafesli pencerelerden mevlevi dedelerinin mezarları, arapça yazılar. işte o arapça yazılardan bir tane daha; tabutunun üstüne sarılan yeşil örtüde yazıyordu. anlamını sordum. “ölümü her canlı tadacak yazıyor,” dedi hoca. sami hazinses hocayı oynasın ölmediyse, lütfen.
oksijen bağlıyorlardı hep ağzına. kardiyovasküler diye bir söz uçuşuyordu kulaklarımda. “kriz gelecek gidecek,” diyordu doktor. “artık ne kadar dayanır onu allah bilir.” koridordaki sarı duvarların dibine çöküp ağlıyorduk. biz her yerde ikimizdik türkân’la ve kızarmış gözlerimizden bir yaz geçiyordu.
son akşamına yaklaşıyorduk. pencereden, üstgeçitin altındaki bir büfe gözüküyordu. “camı açın azıcık çocuklar,” dedin bize. türkân, “su ister misin baba?” diye sordu. on gündür boğazından sadece su geçebiliyordu. sadece su. “ver bir bardak kızım,” dedin. durdun. ezan okundu. “iyileşeceğim inşallah,” dedin ezan okunurken. ellerini zar zor kaldırıp dua ettin. “amin,” deyip ellerini yüzüne sürdükten sonra, serumsuz elini, midenin üzerinde dolaştırmaya başladın. ne yapmak istemiştin. bir büyü mü? ellerin hayatın adaletsiz olduğunu bilirdi. yolda bir adam iştahla soda içiyordu, yeşil bir şişeden. bana döndün. hemen arkanda duruyordum. “gel,” dedin. “söyle usta,” diye fırladım. “bir soda alsana bana, canım çok istedi.” bu bana söylediğin son cümle miydi ?
fırladım dışarı. ağlayarak. koşuyordum. aldım. getirdim. hümeyra içirdi sana sodayı. birden türkân, “iyileş de şöyle bir deniz kenarına götür yine beni olur mu baba,” dedi. “ah be kızım,” dedin zar zor konuşarak. “nerelere gidecektik, ama olmadı.” ağlasam mı?
ölmüştün işte baba. seni yıkarlarken gördüm en son ben. sen beni görmedin değil mi? iki zayıf adam, ellerinde sabunlu bezler, taş kesilmiş bedenini yana çevirmişler, sırtını ovuyorlardı. o adamları başka yede görsem mutlaka hikâyelerini yazmak isterdim. oysa yüzlerini bile anımsamıyorum şimdi. sıcaktı buhar vardı içeride. bitmez tükenmez bir çağrı mermer duvarlardan. ölünce insan neyi yitiriyor...
talat dua okuyordu. yüzünde sabunlar vardı baba. sol gözün açıktı. irice bir yeşil. gözün yanmaz mıydı sabundan? bir an önce oraya da su tutsunlar istedim. o göz beni göremeyecek miydi bir daha. hayatın hiç bitmeyen dirimini... sonra göğsünü ovmak için yine sırtüstü yatırdılar. bacakların incecikti. bacakların yerine iki tahta parçası bağlamışlardı sanki.
ama sen sol gözün dumanlar içinde bana baktın. bakmadın mı?
son hamam, son banyo, son su. bakışıyorduk bence. (adamların ellerinde seni yıkamaları için tuttukları süngerler sarı–lacivertti.) yüzünde yırtılmış krepon kâğıtları. bakışırken bakışırken, gözüm beline doğru kaydı da... hastanede bağırsağına bağlı o boruyu kesmemişlerdi. hâlâ oradaydı.
boru sesi : tiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
incecik bir ses kulaklarımda, ama gümbür gümbür. “onu çıkarmayacak mısınız,” diye zorla sorup işaret etmeye çalıştım boruyu. koca bir bina yıkılıyor içimde. “çekeriz abi biz onu,” dediler. “sağolun,” dedim dışarı çıktım. o adamlardan biri boruyu yumruğuna sarıp, tek bir hareketle...
son yazılar geçmeye başlasındı artık. selvi ağaçları dışarıda. servi demek istiyorum. kefenlendin tabuta koyduk. namazın kılındı. çelenk getirenlerin listesini tutmuş bir adam benden para istedi. tüm paramı verdim. kağıdı cüzdanıma koydum. kâğıtta “merhum tülay caymaz beyefendi...” gibi bir şeyler yazıyordu. bir adam, sana çelenk gönderenlerin adını yazmış, çizgili bir dosya kağıdına. o kâğıtları, okul kantininden gidip alırdım ben, sınavdan bir tenefüs önce. çocuktum. mor ve kalın çizgileri olurdu o dosya kâğıtlarının ve yazamazdım doğru dürüst.
sonra ayakkabılarım çamur oldu. onu hatırlıyorum. mezara indik. talat, uğur (küçük oğlun, kardeşim, o kendini oynar, yakışıklıdır) ve ben. kimse oynamak istemedi beni, ne kırılan fincanlar, ne ilk şiir defterim, ne haydarpaşa vapur iskelesindeki saat, ne güz kestanecileri… kefenlenmiş seni tutup koyduk serdiğimiz hasırın üstüne.
taşları kapattı talat. kapatırken elini sıkıştırdı. arabada, her şey bittikten sonra eve dönerken, ben yıkama odasından çıkınca, senin açık olan sol gözünü kapattığını anlattı. açılmış ama. bir daha kapamış. bir daha açılmış. bir daha kapamış. yine açılmış. ağlayacakmış. tutmuş kendini. bir büyük açarım demiş içinden. onur’u da ararım. bir büyük açarız. anca öyle ağlarız ustanın hayata böyle gözleri açık gidişine.
sen öldün ya baba, seni kim oynasın ölenlerden. sadri abi oynasın mı, hani “ben sana mecburum” filminde, yok yere hapis yatan, bir kere bir filmin sonunda mahkemede, hakimin karşısında ağlayan, selamına yemyeşil güldüğün turist ömer oynasın mı? sadri alışık oynasın mı?
kalabalıktı mezarın başı. adamın biri kürekle toprak atmaya başladı. havai fişekler patlıyordu beynimde.işte tam da orada, o anda, mezara toprak atan adamın küreğinin ucuna birden bir rakı şişesinin kapağı çarptı. çın diye çınladı ortalık. çanakkalenin bir ilçesi: çın. halbuki çan olacak. yanlış çözmüşsün. mezar yerini bize satan adamın elinde kayısı pestili vardı. durup durup onu yiyordu mezarın tapusunu bize devrederken. “severdi rahmetli,” demiştim.
düşler, dumanlar içinde kayısı pestilinin sarısına yakın çekim iyice, hastanenin sarı duvarlarına, balkondaki masanın sarı örtüsüne, son yediğin hamburgerin sarı kağıdına, sarı yüzüne...
sarı bir şeylerin üstüne, siyah bir yazı düşmeden önce çekilecek sahnedir:
talat bulut ve ben arabadayız. seni uğurladık, eve dönüyoruz. tam da sadri alışık’ın sevdiği eski bir dodge. portakal rengi bir kamyon. bir düş rengiyiz hepimiz. eve dönüyoruz. sadri alışık ölmüş. torpido gözünde bir beyaz zarf. içinde bir defin kağıdı: “hasta sabah saat 6:50 sularında exodus olmuştur.” en allta imza yerinde son yazıyor olsun.

sabahlar en sevdiğim vakitleriydi dünyanın.

Thursday, June 15, 2006

Temiz Kalan Tek Yer - Sanki Yarın Nisan' dan bir öykü




Narı düşün Güneş’im, çatlayan bereketi, kapanan çarşıların serinliğini

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...Develer tellâl iken, pireler berber iken,ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Allah’ın kulu darıdan çokmuş, az söylemek günah, çok söylemek yokmuş.
Hep az gidilir, hep uz gidilir, dere tepe düz gidilirmiş. Peri padişahları, bir dudağı yerde bir dudağı gökte canavarlar, sen de üç yüz, ben diyeyim beş yüz yaşında sakallı bilge dedeler çıkasıymış karşımıza yollarda. Öyle zamanlarmış işte.
Yine böyle eski zamanların birinde, küçücük bir çocuk yaşar imiş.
Çocuğun yaşgünüymüş o gün.

Uyu benim güzel kızım, uyu üzüm kızım, nar kızım...

En çok kalbimi....

Dışarda kirli ışıklar vardı. Çamur grisi, balçık grisi. Piyasa şarkıları vardı dışarda. Renkli mağazaların vitrinlerine bıraksam kendimi, o kalın camlara, bir kurşun hızıyla atıp parçalasam. Akşam yağmuruyla ıslanmış yola ışıklar düşüyordu. Köşebaşlarında çiçekçi kadınlar, önlerinde giysileri kadar rengârenk çiçekler, hasır sepetlerde. Simitçiler sonra. Köşebaşlarında. Paltoları kirli. Yüzleri bıkkın. (Polisler miydi yoksa?)
Çamur akıyor sanki üstümden başımdan. Kime elimi değsem sanki çürüyecek. İçimdeki hayat solmuş. Arabalar çukurlardan geçerek çamur sıçratıyorlar. Çoktan akşam ama ikindi gibi geliyor bana. Akşam olmasın. Kararmasın hava. Karanlıktan korkuyorum. Az önce biri peşimden geliyordu sanki. Hala peşimde midir? Başkası, esmer ince bir adam, eski bir apartmanın girişinde sigara sarıyor, köşede. Elinde tütün tabakası. (Nedense tütün kolonyasının kokusunu anımsıyorum. Plastik şişeyi, o turuncu rengini...) Olaki kapıcıdır bu adam.
Tek tük çocuklar ara sokaklarda. Bacaklarımda bir titreme, bir ağrı. Gözlerim kararıyor. Başım dönüyor. Az ilerde bir kadın yürüyor. Düş gibi ama. Elinde bir poşet var. Kim bilir ne?
(Annem olmasın bu kadın; bildiği tek masalı uyuyamadığım her akşam, saçlarımı okşayarak bana anlatan, sahile gittiğimiz pazar sabahları uzun uzun denize bakan o kadın... Çok önceydi, çok...Sadece mutsuzluk yaşıyor hayatlarımızda.)

Yaş günü için gelen hediyelerin arasında kurşun askerler de varmış. Çocuk askerleri karıştırırken, bir de bakmış ki bir tanesinin tek bacağı yok. Onu diğerlerinin arasından ayırmış. Ayrı olması daha iyi olur diye düşünmüş olacak. Benzerleriyle yapamayan ayrı olmalı diye düşünmüş olacak. Ayrılıklar... diye düşünmüş olacak...

Bir odadaydım.
Pencereye yakındı bekleme salonunun koltukları. Yaşamaktı pencere. Masada bir kız oturuyordu, gençten. Benim yaşımdaydı belki. Garip bakıyordu bana. Ne işin var burada gibisinden bakıyordu. Utanıyordum. Kuşlu, mavi bir beresi olsa Pelin’e benzeyecekti. Gözlüklüydü. Birden sıkıldı, oturduğu masanın başında bir iki kıpırdandı. Radyonun kumandasını arandı. Kanal değiştirdi. “Hareketli bir çalışma” buldu. Perdeler titredi, saksıdaki paşa kılıcı etrafa bakındı sanki.
Bir odadaydım.
Ayhan’ın götürülüşünü anımsıyordum. Tekme tokat. Gül kurusu. Gül reçeli. Belleğimde her şey birbirine giriyor. Bir sabahtı, kızarmış ekmeğin üzerine tereyağı sürüyordu Ayhan. Yatak sıcacıktı daha... Ekmeğin fazladan kızarmış siyah yerini örtüyordu yağ. Gül reçeli duruyordu gazete kağıdının üzerinde. Bir kasede peynir. Önce sıcak suyu dökerek ısıttığımız küçücük, avcumuzun içi kadar çay bardakları, biraz da zeytin. Bazen gazete kağıdındaki haberlere dalıyor, bazen öpüşüyorduk. Ekmeğime tereyağı sürüyor. Karın çamuru örtmesi gibi. Karın altında kalışı gibi bütün kötülüklerin.
Çamur akıyordu sanki bu tertemiz duvarlardan. Hareketli çalışma, duvarlardaki Picasso, Van Gogh kopyalarına çarpıp dağılıyordu. Ayhan’ı bir arabaya bindiriyorlardı.
Telefon çaldı. Kız açtı. Bir kaç kelime, fazla değil. Alışkanlıklar kelimelere izin vermez. Buyrun içeri hanımefendi, dedi bana, doktor bey hemen gelecek. Aramızdaki yaş farkını büyütüyordu böyle yaparak. Biliyorum buraya uygun görmüyordu beni. Ondan daha büyük olduğumu yüzüme vurmaya çalışıyordu.
Elimi uzatsam belki pencerelere... Belki elimi uzatsam, bir şey ruhumu alıp götürürdü o beyaz odadan. Ruhum olmasa tenimdeki acıyı duymazdım belki. Pencerenin önünde doktoru bekliyordum. Camda lekeler vardı. Geldi. Yerine oturdu. Tertemiz, kuvvetli görünen, güven veren parmakları vardı. Ellerini yıkamaya gitmiş. Hayat gitgide kirleniyordu. Tırnakları yok gibiydi sanki. Gitar çalanları anımsıyorum. Saz çalan çocuğu. Bir konser. Bir eylem. Yüzleri örtülü bir takım adamlar. Her yer simitçi dolu. (Polistiler galiba.) Gitar çalanların tırnakları uzundu. Yanık lastik kokusu. Kırılan camlar. Kuşlu mavi beresi Pelin’in.
Ellerinin üzerinde kıllar vardı doktorun. Bir alyans sonra. Bir masa. Beyaz boyalı odanın
içindeki küçücük bir kabin. Duvarda bir diploma. Diplomadaki resim; karşımda duran adamın bir zamanki hali... Gençliği. Devrimci bıyıkları var resimde. Şimdi yorgun yüzü. Sakalsız.Yanakları sarkmış hafif, gözaltlarında torbalar. İçiyor herhalde. Pek şişmanlamamış gençliğinden bu yana. Gençliğinden bu yana ne demek. Gençlik bir an mıdır ?
Dışarda bekleyenler vardı. Kapı kapanana dek o “hareketli bir çalışma” duyuldu hep. Nasıl da yavan mutluluklar içindeydiler.

Çocuk tek bacaklı kurşun askeri almış. Küçük bir saray varmış hediyelerin arasında. Minyatür bir oyuncak.(Ne çok hediye) Küçük köpek kulübesiyle, plastikten minicik bahçe lambalarıyla bir saray yavrusu. Muhteşem bir oyuncakmış bu. Bizce küçük ama çocuğun dünyasınca epey büyük. Saraylar hep büyüktür zaten güzel kızım.Büyüklük ve görkem zenginliğe özgü şeylerdir.
Bu oyuncak sarayın oyuncak bahçesinde yine hediyelerden biri olan, tek ayağını kaldırmış bir balerin duruyormuş.Beyaz tütüler içinde...
-Tütü ne demek anne ?
-Tütü balerinlerin giydiği giysiler tatlı kızım. İncir kızım...
-Tek bacaklı balerin olur mu ama ?
-Masallarda olur kızım. Masallarda her şey olur...
-Ben de büyüyünce balerin olmak istiyorum.
...
Tek ayaklı kurşun asker, balerin kızı görünce, benim gibi tek ayağı olan birisi; ne kadar da güzel, demiş; aşık olmuştu balerine. Aşk için çok kolay sebep bulunabilir.

O askerin adı Ayhan olabilir mi anneciğim ?
Ayhan. Okuldaki konserlerde, eylemlerde, sendikadaki toplantılarda, en iyi arkadaşım Pelin’ın bana tanıştırdığı o adam. Bir uzak adam. Bir yabancı belki.
Kars’lıydı Ayhan. Benden altı yaş büyüktü. Okulu bir kaç yıl önce bitirmişti. Öğretmendi. İlkokul öğretmeni. Bir sürü çocuğumuz var, diyordu. Gülüyorduk. Beyazıt’a gidiyorduk. Çınaraltı’na. Beyoğlu’nda bir türkü bar vardı. Oraya gidiyorduk bazen de. Arkadaşları vardı orada. Saz çalan sakallı bir çocuk. Daha ucuza içerdik.
Tek başına yaşıyordu. Kuştepe’de. Çok pahalı değildi evin kirası. Kötü bir yerdi düpedüz. Rutubetliydi. Zemin kattaydı. Yerin dibindeydik. Bir sokak lambası geceler boyu penceresinin önüne ışığını düşürür, odamızı aydınlatırdı. O ışık yüzünden odamız solgunlaşırdı geceleri. Odamız. Bizim odamız. Sevmek bizim olan bir şeylerdir hep. Herhalde öyledir.
Sekiz kardeşin en büyüğüydü. Kim bilir hangi köyünden Kars’ın? Dağlar kim bilir nasıl kokardı bahar yaklaşırken? Geceler kim bilir ne kadar uzundu kışın? Bulutlar güneşi kestiğinde nasıl bir kan damlardı güneşten? Yağmur ovaya nasıl yağardı? Kimi düzlükler deniz gibi görünür müydü bazen? Gelinciklerden bir deniz olur muydu? Hangi soğuk kışları gördü o iklimde, bıyıkları hiç dondu mu? Bunları anlatmazdı. Hiç konuşmazdık bunları.
İlkokulu bitirdiğinden beri uzakta yaşıyordu ailesinden. Annesini çok anlatırdı yalnız. Anamı anlatıyom diye dellenmiyon de mi gız, diye sorardı şaka yollu. Mutlu olduğu anlarda oraların şivesini taklit ederdi. Ekmek yapan yaşlı ellerini anlatırdı hiç tanımadığım bir kadının. Bir gün gidecektik ona. İslenen, gittikçe unuttuğu yüzünü anlatırdı. Parasız yatılılar, burslar, sınavlarla geçmiş bir ilk gençliği duyardım hep söyleyemediklerinde, başkalarının eskileriyle büyüyen bir gençliği bulurdum...
“Devletin parasıyla, devlete baş kaldıran pezevenk, it...”

Cam şişeler kırılıyordu duvarda.Biranın altın sarısı, yere damlıyordu.
Geceleri buzdolabının sesi. Birden bir gurultuyla durur gibi olurdu. Sonra yine başlardı çalışmaya. Geceye bir balyoz inerdi sanki. Anlayamazdım bu aletin neden böyle yaptığını. Aynaya bakardım ben. Boynumu hiç sevmezdim. Uzun değildi boynum. Kuğu değildim. Başımı bir balerin gibi eğemezdim. Ben ancak bir papatya...Belki o bile değil. Ellerimi iki yana açıp, tütümün kenarlarından tutarak, uçuşarak... (Tütü nedir anneciğim?)
Babam mutafakta yalınayak yürürken, tabanlarının yere sürtünüşü. Fırt fırt burnunu çekişi. Kocaman bir karanlıktı burnu. Yanında yöresinde kıllar vardı. Kollarındaki kılların renginden daha siyahtı sanki bu kıllar.
Her şeyden korkarım ben geceleri. Geceler siyahtır. Develer tellâl olmadan, pireler berber olmadan önce de böyleydi bu. Masal zamanlarından da önceydi. Çok önce. Kaloriferin tıkırtılarını duyardım sonra. Babam hep geç gelirdi. Hep sarhoştu. Kapıya giren anahtarın sesini duyardım.
Soğuk demirin, soğuk demire girişi.
“Bakire değil misin ulan sen... Kaltak! Bakire değil misin diyorum sana.Daha oturup kalkmayı, hanım olmayı öğrenmeden, ona buna bacak açmayı mı öğrendin ulan?”
Sifonu çekiyor. Sular boşanıyor aşağı doğru. Bir çağlayan. Kenarları çiçeklerle işlenmiş bir bez. Annem terlediğim zaman, teri çeksin de hasta olmayayım diye sırtıma koyardı bu bezi. Yatak odasındaki çekmecelerden birinde duruyor mudur hala? Bez yumuşacık dokunurdu tenime. Tenimi sevmezdim. Üşüttüğümde sırtımı viksler, yine o bezi ütünün altında tutar, sıcacık sarardı beni, elleri yumuşacıktı sırtımda.
Ayhan’ın elleri de öyleydi. Sırtımda gezinen ellerinde bir anne sıcaklığı bulurdum bazen... Neden bilmem. Yatağına uzandığımızda, çocuk hastalıklarımdan kalan o garip viks kokusunu duyar, baygınlaşır, bir leylağa dönerdim. Göğüslerimi hiç sevmez, utanırdım onlardan. Neyse ki sarılırdı hemen, kolları bir sarmaşık gibiydi. Ben eski bir balkon demiriydim. Zayıftım. Balerin olacak kadar değil ama...
Bir dergide yazıyordu, selülit falan... Sıktığımda, portakal kabuğu gibi göründüğünde... Ayhan’ın elleri. Portakal kokusunda. Gül reçelinin içindeki yaprakların tadı. Ellerinin arasında unutulur giderdim. Soluğuyla öperdi beni. Biz Kars’a gidecektik. Yaylaya çıkacaktık biz. Ayran içecektik buz gibi. Nefesi sıcacıktı. Bıyıkları çocuk dudaklarıma batıyor. Acıtmıyor ama hiç. Beyaz bir mendilim sanki. Seviyor beni. Kötü bir şey yoktu bunda. Bacaklarımı okşuyor. Soyunuyoruz. Soyunmak ilk kez bu kadar güzel oluyordu anne. Hani okula gideceğim kış sabahları kalkıp sobanın önünde soyunurdum. Arka odalardan birinden de babam çıkıverirdi sonra. Bana baktığını sanıp korkardım. Gözleri hep bir garipti. Çok içmezdi o zamanlar. Senden sonra başladı bu kadar içmeye diyeceğim ama seni de çok sevmezdi ki...
“Bacak açmayı mı öğrendin lan...”
Bacaklarımı aralıyorum. Kadın olmanın bacaklarla ilgisi olmadığını anlıyorum o gün. Kadınlık bir hal. Kadınlık dünyanın en güçlü şeylerinden birisi. Kaybedeceği bir şeyi olmayan bir his kadınlık. Erkeklik gibi ezgin,
(öyle ya toplum karşısında güçlü görünmelidir erkekler, aile reisi olmak, ezici durmak zorundadırlar. tuttukları takımlar, oy verdikleri partiler vardır, bitmez tükenmez kabalıkları, hep almaları, hiç vermemeleri, penislerinin boyları sonra... sonra başkalarının değil sadece analarına bacılarına ait olan “namus”ları, kendilerinin de düzülebilir bir canlı olduklarını öğrendiklerinde başlayan, yaşam boyu süren trajedileri... çoğu sürekli bir kıç korkusuyla yaşar. iktidarları, cüzdanları, en iyi araba, en iyi yemek, en iyi kadın takıntıları, en iyi içki takıntıları, “en iyi” takıntıları...)
bir şey değildi. Kadınlık insanın içine bir şeyin girip çıkması asla değildi. Bunu anlıyordum. Sokak lambasının ışığı sapsarıydı. Odamız gittikçe solardı.

Günler birbirini kovalamış, geçivermişler çabucacık.Kurşun asker büyük bir keyifle, durduğu yerden, güzel balerini izlemiş hep. İzledikçe daha çok sevmiş. Bir gün; masallarda hep söylenen o bir gün, kötü bir şeylerin habercisi olan o bir gün, çocuk sokakta kurşun askerle oynarken, onu elinden düşürmüş. Sonra; o hep kötü şeylerin olacağından dem vuran sonralar, oradan geçen iki çocuk onu almışlar, bir yere gidip; o hep kötü şeylerin yapılacağı bir yere, onunla oynamaya başlamışlar.
Korkma ama kızım. Mutsuz sonla biten masal olmaz, kapa gözlerini sen yine.
Hayat gibi değildir masal.
Hayatta mutlu son olmaz. Mutlu olsa son olur mu hiç ?

Bana usuldan bir gökyüzü yetecekti aslında. Şöyle yağmursuz olsundu anneciğim. Kuşlar olsundu deliler gibi. Orada mısın ? Duyuyor musun beni? Sokaklar boşalıyor gitgide. İçimden çekilen hayatı rengârenk mağazalarda, çarşılarda arasam ?
Renkli kumaş parçalarından yapılmış resimler olsaydı babam yerine, yetecekti. Kış sabahları camları buğulanmış bir büfede kaşarlı tost yeseydim, çiçekçi teyzeleri izleseydim, balkona çıkıp halı sirkeleyen kadınla oturup kahve içseydim sonra. Fal baksaydı bana. Üç vakte kadar yol görünseydi, kısmetim taşmış olsaydı. Ayhan kızardı ama ben falı çok severdim. İki insanın birbirini etle tırnak gibi anlaması mümkün değil zaten. Kaldı ki uzayarak, tırnak bile etten uzaklaşıyor zaman zaman. Hiçbir şey bütün değil, tam değil hiçbir şey.
Yitirdim işte kızımı. Güneş’imi. Eve geliyorum. Hayat, yitirilenler ne denli büyük de olsa, ne kadar küçük de olsa aynen sürüp gidiyor işte. Çamur. Her şeyden o çamur akıyor. Köşeyi döndüğümde ayna satılan bir dükkân çıkıyor karşıma. Bütün bir vitrin ayna dolu. Çok korkuyorum birden. Birdenbire onlarca benle karşı karşıya kalıyorum. Ben o an, birine bile dayanamazken, onlarca... Her bir yüzümde çamuru görüyorum. Kare şeklinde, gri, modern tasarımlı bir ben, eski Osmanlı sırmaların arasında bir ben, bir koridor aynasında ben, bir makyaj aynasında, bir boy aynasında ben... Eteğim. Bacaklarım.
Bacaklarımı sevmezdim. Kendime baktıkça birileri alıp üzerime sürüyor çamuru. Ayhan’ı başından tutup yere yatırıyorlar bir meydanda. Saçlarında kocaman bir el. Yere doğru bastırıyor onu. Pelin’le adliyenin koridorunda bekleşiyoruz. Kars’lıymış ibne, diyor mübaşir, hafiften söylenerek.Hemşerim olacak bir de sülalesini... Bizim onun için beklediğimizi bilmiyor, duyduğumuzu farketmiyor. Yakalarında kırmızı bir renk var. Mum boya lacivertinin üzerine kırmızı bir renk. Bıyıklarında kırlar, sigara lekeleri.
Saçımı tarayan bir rüzgâr yetecekti oysa. O akşamüstü, titreye titreye Pelin’e giderken, Beyoğlu’nda gördüğüm akordeoncu. Onun çaldığı şarkı sanki rüzgârla birlikte gidiyordu. Rüzgâr hızlandıkça o da, yavaşladıkça o da...
Bacaklarımı sevmezdim hiç. Balerin olacak gibi değildiler. Düşlerimde dönerdim hep. Üstüm başım tül. Beyaz ayakkabılar... Kuğular...Odamın kapısındaki camdan koridorun ışığı süzülürdü. Korkardım çünkü. Evde tek başına bir çocuk. Geceleri... Buzdolabı açıldığında birbirine çarpan rakı şişeleri...Biraların çarpışı daha tok olur, şişeleri şişmandır. Bardağa dökülen altın sarılarında rüya ırmakları bulurum hep. Lunapark vardı bir tane. Ben çocukken giderdik ailecek. Oranın gazinosunda babam içerdi. Annem vardı daha. Hayattaydı. Ölüm, bu hayatta olmamaktı.
Kahverengi bir eteği vardı annemin. Hep onu giyerdi. Dilimi dudaklarımda, biranın köpüklerinde gezdirirdim. Yazdı. Çocukluğun bitmez yazları. Denize girer gibi olurdum soğuk bir şey içerken. O kirli kan.. Kan.. O kirli kan akmamıştı henüz bedenimden. Ne de çok korkmuştum o yaz günü. Lunaparktan gelmiştik yine. Anneme gitmiştim. Balkonu yıkıyordu. Ev serinlesindi biraz. Camları açmıştı. Birazdan sofrayı kuracaktı balkonda.
Anne öleceğim ben galiba, kan...
Bir tokat. Gül gibi bir tokat. Kızaran yanağım. Daha da çok şaşırıyorum. Tamam kız, tamam geçti, deyip gülüyor. Elinde süpürge. Çıplak ayakları balkondaki suların arasında. Üşümesin. Sapında küçük süs bebecikler var süpürgenin. Çamaşırımda kan. Tamam kızım, tamam korkma... Anlatmıştı hemen ne olduğunu. Kimse bir şey anlatmıyor nicedir. Nicedir sessizliklerden öyle korkuyorum ki. Her şeye kan bulaşıyor. Her şey kirleniyor.

Tek bacaklı balerin kız, o gece hep beklemiş kurşun askeri. Gelmemiş. Çocuklar onunla oynadıktan sonra birisi cebine koymuş onu. Sahile inmişler. Denize. Taş sektirmece oynamışlar. Çocuklardan bir tanesi kötü kalpliymiş. Kalp yaşa bakmaz kızım. Çıkarıp kurşun askeri taş diye denize fırlatıvermiş. Denize doğru uçarken biraz korkmuş kurşun asker. Çünkü bundan sonra olacakları bilmiyormuş asla. Nasıl olacağını. Ne yapması, nasıl davranması gerektiğini.Sonra suyun mavi teniyle buluşuvermiş. Tuzu koklamış, yosunu, rüzgârı...Ama çok kısa bir an. Sonra dibe çökmeye başlamış. Denizin dibine doğru. Gitgide bir şeyin içine doğru çekildiğini hissediyormuş. Denizin dibinde bulmuş kendini.Burası rengârenk bir dünyaymış. Yosunlar, çeşit çeşit balıklar,günün herhangi bir saatine göre değişik açılardan vuran ışık, ta yukarlardan gökyüzü gibi akıp giden masmavi su...

Rakılar ince, sinsi bir mavi gibi çarpardı birbirine buzdolabı açıldığında. Gecenin kim bilir kaçında gelirdi babam. Eskiden odama gelir, üstümü örterdi. Sonra büyüdüm. Ya o üşümediğimi sanıyordu artık, ya da korkuyordu. Belki de ben istemiyordum bunu eskisi gibi. Uzak duruyordum. Sarhoştu. İğreniyordum. Bıyıklarına bulaşmış geceyi görüyordum yüzünde.Ceketinin cebinde ganyan kuponları, renkli gazeteler. Ayhan’la gazetelerden kayıklar yapıyorduk. Suya koyunca kağıtların renkleri koyulaşıyordu hemen. Islanıyordu.
Bana sümbülller yetecekti, bana kağıttan kayıklar, bayram fenerleri. Bana pazar sabahları televizyonda gösterdikleri hep unuttuğum ama tesadüfen denk geldiğim fasıl yetecekti.
Salondaki vazonun kırık camı (neden saklıyorum onu?), kültablasında unutulmuş sigaralar...Yetecekti.

Bütün bunları size neden anlattığımı bilmiyorum. Bir şeylere dökülmek.. Akmak bir yerlerden.
Bana annemin mevlutu okunurken misafir kadınlardan birinin elime döktüğü gül suyu yetecekti. Gül reçeli... Başında beyaz bir örtü vardı kadının. Yüzü kırışıktı. Dişleri bakımsızdı. Kalın camlı gözlükleri vardı. Çirkindi çok. Bu kadar çirkinken kocası onu sever miydi? İnsanlar birbirini dış görünüşlerine göre seviyordu sanırım.
Neden bunları düşünmüştüm o an. Annemi toprağın altına koyup eve gelmiştik. Normal bir şeymiş gibi. Salon kadınlarla doluydu. Kimisi bana bakıyor, bazıları birbirleriyle aralarında imalı imalı konuşuyordu. Babamdan konuşuyorlardı belki. Bana bir akordeon. O yaşlı adamın çaldığı, Beyoğlu’nda. Küçük bir eskici dükkânı. Sevdiğim bir roman kahramanı yetecekti. Göğüslerim büyüktü. O gün sanki onların olmaması gerekiyordu. Hepsi bana bakıyordu. Annem ölmüştü. Daha Ayhan yoktu, Pelin yoktu, kimse yoktu. Üniversiteye başlamamıştım. En son yediğim tokadı düşünüyordum. Adettendir demişti. Adet oldun demişti. Gülüyordu. Bana hiç vurmamıştı o güne dek.
Kesin bana bakıyorlardı. Hepsini biliyorlardı. Annem beni giydirirken, babamın gizli gizli beni izlediğine bakıyorlardı. Benim bundan sonraki hayatımı nasıl geçireceğime...Babam likör fabrikasında, depoda çalışıyordu. Depoda kayıtlar tutuyordu, defterler, irsaliyeler, nane likörünün kokusu, muz likörünün şekeri, acılığı portakal likörünün...Hoca gelmişti. Kuran okunuyordu. Bir kadın, annen bu gece misafir orada, diyordu. Orası var mıydı ?

Günler günleri kovalamış. Bir gün, kurşun askeri bir balık yutuvermiş.Kurşun asker balığın midesinde geçen günlerinde hep balerinini düşünmüş. Onunla bir daha hiç birlikte olamayacağını artık iyice biliyormuş. Ama yine de küçücük bir umut. Küçücük bir umut içinde hep saklı dururmuş. Senin de içinde olsun o umut. E mi benim canım kızım...

Doğumgünümdü. O masaldaki çocuk kadar hediyem yoktu. Kollarını açmıştı annem bana. Çoğu kez nedensiz yere ağlayan o kadın. Bazen ne kadar yabancı, ne kadar da bendendi bazen. Saçlarımı tararken, tek bildiği masal olan Kurşun Asker masalını anlatırken, koltukta oturmuş televizyona dalgın dalgın bakarken, sırtımı sabunlarken... İnsanın elleri küçükken her yerine uzanamıyor. Belki de benim yanılgım bu.
Kadife koltukta, kapalı perdelerin önünde otururken, başına bir eski yemeniyi ıslatıp sıkıca sarmış, elinde bir bardak sıcak çay, hap içmiş, ağrılarının geçmesini bekliyordu. Kadife koltukta otururken, on sekiz yaşıma bastığıma gün. On sekizim. Sesim, sessizliğim, acıyan tenim... Yine içkiliydi babam. İçkili gelmişti eve. Geç gelmişti. Pastanın kreması eriyordu sanki. Ekşiyordu pasta. Onu beklemiştik. Mumları yakmamıştık. Sofranın muşamba örtüsü, masanın ince düzenliliği... Eriyordu her şey.
Anneme sesleniyordu. Sarhoştu. “Kollarını aç da resminizi çekeyim.” Önümde sehpa duruyordu. Sehpayı geçince ona kavuşacaktım. Koş, diyordu babam; koş annene kızım, böyle ona koşarken resminizi çekeyim. Nefesinde bir yangın vardı. Kötü kokuyordu. Gözleri kanlıydı. Bir çocuğu ezmiş o gece... Bir küçüğü. Plakanın harflerinde, rakamlarında küçük kan lekeleri vardı. Saç telleri. Eve kağıt getirmişti sonradan postacı. Ben ders çalışıyordum. Mahkeme kağıtlarının solgunluğu, oradaki daktilo harflerinde kalan kılçıklar.
Koşuyordum. Anneme doğru koşuyordum. Kollarını açmıştı. Yazdı. Başındaki tülbentin çiçekleri vardı kıyılarında. Küçük işlenmiş çiçekler. Çeyizindendi belki. Benim hiç çeyizim olmayacak anne. Benim çocuğum öldü bugün. Yarım kaldı çeyizim.
Sen de ölmüştün anne. Bu dünyanın her yerinde ölmüştün. Koşarken dizimi sehpanın sivri yerine.. Annem bana kollarını açıyordu. Nasıl da sızlamıştı. Doktorun güçlü parmakları, elleri, titreyen her yanım, sımsıkı birbirine kenetlediğim dişlerim. Bir zaman caddede konuşamadım hiç. Çamuru gördüm sonra. Her yerden çamur akıyordu. İçimde hiçbir şey kalmamıştı sanki. Midem, kalbim, ciğerlerim hepsi çekilmiş gibiydi. O balkondaki tokat, annemi gömerken mezarlıkta hep babama bakan uzak bir kadın, çocukluğumun yaz gazinoları, Kızıltoprak, Erenköy, Ayhan’ın götürülüşü; beş buçuk yıl hapis cezası. Siyasi suçlu.
Pelin gazete satıyordu Beyoğlu’nda. Onu bulacaktım gidip. Kimseyi çekemezdim bu halde. Eve gitsem dövecekti yine. Arkadaşları görmüş Ayhan’la beni. “Bakire değil misin ulan...” Buna takıyordu hep. Hiçbir şeyi anımsamıyordu. Alkol anılarını yakıyordu sanırım. Kağıt gibi yanıyordu. Babamdı. Yürüyemiyordum bile. Pelin’e... Pelin’e...

Midesinde kurşun askerin durduğu balık, bir gün aç açına deniz diplerinde gezerken, bir yem görüvermiş. Balıkların binyıllardır düştüğü aynı tuzak. Açlığın bilinci, belki açlığın bilinçsizliği. Atılıvermiş yemin üzerine. Yem azıcık derinlerde bir kanca saklıyormuş oysa. Yemi ısırdığı gibi yaşadığı can acısını içindeki Kurşun Asker bile duymuş. Hafif bir kan süzülüvermiş ağzından. Birden bire yukarı doğru çekilmişler. Suyun içinde rüya gibi dağılmış kan damlaları. Ne olduğunu anlamıyormuş bir türlü fakat olağanüstü bir şey olduğunu kesinmiş ama. Sonra bir tekne.Balığımız midesindeki Kurşun Asker’le birlikte, kendini, deniz kıyısına tezgâh açmış bir balıkçının, suyla dolu kovasında bulmuş
Bir sürü balığın arasında onlardan farklı tek bir balık varmış şimdi. İçinde Kurşun Asker’i barındıran tek bir balık. Kim almış o balığı peki güzeller güzeli kızım?
- Yaş günü olan çocuğun babası mı ?
- Evet.Aferin sana. Bir mucizeymiş bu ama masallarda mucizeler olurmuş. Masal en dürüstümüz kızım benim. Çünkü yalan olduğunu baştan söyler bize... Bir vardır, bir yoktur o...


Ne uzun zaman aşksız yaşamışım. Doğduğumdan beri yani.
Ta ki Pelin beni onunla tanıştırana dek. Ne kadar koyuydu gözlerinin rengi. Kirpikleri nasıl da gürdü. Bir dağ yolu gibiydi kaşları. Alnına açılan bir dağ yolu gibiydi. Elleri katıydı. Ama dokunurken acıtmıyordu.
Akşamları bir çırpıda hazırladığım menemen, makarna, onun evinde. Küçücük bir sokaktı. Daracık bir yokuş. Büyük bir ağaç vardı sokağında. Adını bilmiyorum. En çok, insanlardan çok, ağaçların, çiçeklerin adını merak ettim ben. Kendimi tanımaya başlamıştım onunla. Belimi sevmiyordum. İnce değildi sanki.
Gazetelerin arka sayfalarındaki kadınlar aşk mıydı, babamın hep koridorun ortasında bir yerinde bulduğum, kapıda sarhoşluktan tam çıkaramadığı ayakkabıları, Ayhan’ın bıyıkları, bacaklarındaki tay çevikliği. Ben neden herkesten bir şeyler umar oldum böyle? Denize çıkan bir yol aşk mı, annemin o resmi, Pelin’in yumruğunun ucunda sattığı devrimci gazeteler aşk mı, içimden kızımı aldırdığım gün, Pelin’in bana Beyoğlu’ndaki eski bir dükkândan aldığı, açmaya bir türlü cesaret edemediğim müzik kutusu... Aşk mı ? Ayhan’ın bileklerindeki kelepçe, gelmeyen mektupları...
Yine sesler. Onun sesi bu. Sokağımızın delisi. Ona deli diyorlardı. Delilik! O politik değildi, o kadar. Alışverişini bitirmişti herkesle. Onlardan olmadığı için deli diyorlardı. Babam da bana diyor bazen. Oysa ölülerim vardı benim. Ayhan’ım, annem, biricik kızım... Çocuğum benim, uyu güzel kızım, uyu Güneş’im, uyu bahar dalım...
Bazı geceler deli, yağmura, kara, denizden kaçışıp gelen bahar kokusuna aldırmaz, yüzünün çizgileri kirden görünmez bir halde, kendi kendine ama sanki karşısında gerçekten biri varmışçasına(gerçek neyse!) koşarak geçerdi sokaktan. Mordi miydi adı ? Odamın kısık ışığı. Hep aynı şarkının çaldığı kırık teyp. Bir keresinde ayağıyla vurmuştu teybe babam. Bir keresinde arkadaşları onu eve bırakmışlardı. Hep birlikte eve gelecekler diye çok korkmuştum. Eve gelirlerdi, bana bir şey yaparlardı, boğarlardı beni gizli gizli. Tecavüz etmeye kalkarlardı. Kim biliyor ki kızım, diyordu; üzme kendini, korkma ne olur. Mavi kuşlu bir beresi vardı. Saçlarında gökyüzündeki kuşlar uçuşurdu sanki. Bir müzik kutusu. Açmadım hiç. Balerin olmak mı, deyip gülüyordu. Gözlerimi sevmiyordum. Bakışlarımı.
O kadını anımsıyordum. O falcı kadını. Cinleri varmış. Suya bakıp söylüyordu. İncirin sütü vardır, diyordu Pelin. Adaya gitmiştik birlikte. Büyükada’ya. Dilek dilemeye. Ayhan çok kızardı. Ama yoktu ki artık. En tepeye, Aya Yorgi kilisesinin oraya tırmanmıştık. Makara açmıştı. Yolun en başından makarayı yavaş yavaş boşaltarak yukarı tırmanıyorduk. Yanımdan yöremden geçen ağaçlara bakıyordum. Dallarda çaputlar. Dilek çaputları. Yerlerde düşüp dağılmış erikler, incirler. İncirin sütü bazen zehirli oluyormuş. Anne sütünü düşünmüştüm. Sütümü düşünmüştüm. Çocuğum biraz daha kalsaydı bende, anneliğin bereketini düşünmüştüm... Annemin mikili bardağa koyduğu, sıcacık, şekerli, kahveli, sütümü. Uyu benim çocuk kızım, küçük kızım, Güneş kızım, kan kızılım...
Cinleri vardı kadının. Bir akşamüstü gitmiştik. Motorla, Üsküdar’a... Ağaçlar, karanlık bir sokak yine. Söylüyordu hepsini. Sen birini çok sevmişsin diyordu.
Mordi miydi adı delinin? Yoksa o annemin çocukluğundan kalan bir deli miydi? Kasımpaşa Tarlabaşı arasında elinde bir direksiyon varmışçasına, kendisi bir arabaymışçasına, durmaksızın gidip gelen, yokuşlarda kendini boşa atan bir deli. Hayatımız ne kadar da delik deşik!

Çocuğun annesi, mutfakta, eşinin getirdiği balıkları temizlerken, birden bire balıklardan birinin içinde, bizim kurşun askerle karşılaşmış.İri, kocaman bir balığın içinde... Tanımış onu tabii. Sürpriz olsun diye alıp onu çocuğunun masasına koymuş. Kurşun Asker musluk suyunun altında toparlanmış iyice. Hele bir de kendisini çocuk odasında, masanın üzerinde bulunca sevinçten deliye dönmüş. Gözleri hemen balerinini aramaya koyulmuş. Bir anda gözgöze gelmişler. Balerin hala eski yerinde. Onu beklemekteymiş. Beklediğine göre diye düşünmüş Kurşun Asker, beni seviyor...
O gün çocuğun canı çok sıkkınmış. Hiçbir şey onu mutlu etmiyormuş. En iyi arkadaşıyla kavga etmiş o gün. Bir hışımla odasına girmiş. Babasının ona yeni aldığı resim defterine resim çizecekmiş. Bu çocuk eski oyuncaklarına hiç değer vermezmiş. Derdi günü yeni oyuncaklarıymış hep. Resim defteriyle boyaları ararken masada ne var ne yoksa oraya buraya atıyormuş.
Mevsimlerden kışmış tatlı kızım. Kim bilir kaç zamandır ayrıymış Balerin ile Kurşun Asker. Hemen masanın yan tarafında şömine yanıyormuş. Annesiyle babası çocuğun üşümesini hiç istemezlermiş. Çocuk eski arkadaşı Kurşun Asker’i tanımamış bile. Ne olur beni sevgilimin yanına koy diye yalvaran gözlerle bakmaktaymış Kurşun Asker. Çocuk onu tuttuğu gibi atıvermiş şömineye...

Oysa bu, bizim mahalledeki delinin sesiydi. Bizimkinin özelliği karşısında biri varmış gibi konuşmasıydı. Sokak boyunca koşuyordu. Kalkıp bakardım pencereden. Ceketinin yarısını giymemiş, koşarken giymeye çalışıyor, pencereyi açsam pis kokusu buraya kadar gelirdi. Yıkanmıyor olsak hepimiz böyle kokardık. Sevişirken duyulmayan ter kokusu, başka zamanda duyuluyor demek ki. Kokular, şeyler, duygular , anlara göre değişiyor demek ki. Cinlerim biliyorlar demişti, kadın. Onlara sorarım her şeyi, diyordu. Korkuyordum. Babama büyü yapmışlar. Evin herhangi bir yerinde olağanüstü şeyler aramaya başlamıştım. Anlamadığım yazılarla dolu bir takım kağıt parçalarıydı benim için büyü. Bazıları için kitapların büyülü oluşlarını anlamaya başlamıştım....
Bazen de aklıma takılıyordu. Ya o cinlerden biri benim peşime takıldıysa? Sokakta kim peşimden geliyordu.( Simitçiler, polisler, cinler...) Neden bu kadar tedirgindim.
Ceketi. Delinin ceketi. İnanma ceketim inanma, kuşlar bu yalanı her bahar söyler. Orhan Veli’nin miydi bu dize? Pelin söylerdi. Pelin onu çok severdi. Onun şiirleri. Neydi o deli gibi köpüklere gidişimiz miydi? Öyle bir şiir. Bana hep bir vapurla uzak bir adaya gidiyormuşum gibi gelirdi. Büyükada’ya gitmiştik. Mum yakmıştık kilisede. Papazla konuşmuştuk. Adamın huzur dolu bir yüzü vardı. Sakalları ipil ipildi. Duvarlarda ikonalar, melekler. Dileği olan herkes değerli bir şeyini getirmişti. Müzik kutumu getirirdim ben de dileğim olursa. En değerli şeyim oydu. Daha açmamıştım bile...
Makaranın ipi. O ip yukarı kadar kopmadan gelirse bütün istediklerimiz olacaktı. Uzakta deniz uğulduyordu sanki geceleri. Bizim mahallenin delisi, denizin tanrısıydı galiba. Onun böyle coştuğu geceler yağmur yağar, ortalık birbirine girer; sabahsa tertemiz, yeni yıkanmış bir çocuk kadar taze düşüverirdi camdan içeri. Yeni yıkanmış bir çocuk. Çocuğum. Güneş’im. Yıkansam hep. Arınsam bütün bunlardan. Konuşmayın ulan, diye bağırırdı deli, o yok kimselere. Sesinde yırtılan bir şeyler olurdu hep. Annem olsa onun göğsüne sığınırdım. Ayhan olsa onun.
Size öyle değil demedim mi ulan götler! Bağırırdı. Öyle değildi de, nasıldı acaba. Öyle olmayan şey neydi? Sonra bir takım anlaşılmaz şeyler söylerdi. Dua gibi. Bilmediğim bir dil miydi acaba ? Yoksa sadece onun kendi için yarattığı özel bir dil mi ? Gürültüsüne köpekler uyanırdı. Köpekler bir sabah ezanının sesine, bir de onun sesine bu kadar çok bağırışırdı. Ne anlarlardı? Bildikleri bir şey mi vardı? Doğa her zaman bizden bir şey mi gizler? Bu kadar kendini açık edebilecekken, biz mi göremeyiz?

Narı düşün Güneş’im, çatlayan bereketi, kapanan çarşıların serinliğini, güzelliğini düşün yaz akşamlarının. Anneannenin(yani annemin) mutfakta olduğunu düşün; deden ölmüş(hiçbir zaman bir çocuğu ezmemiş arkadaşının arabasıyla, hiçbir zaman votkaya nane likörleri karıştırıp deliler gibi içmemiş, sarhoş olmamış, hiçbir zaman bir gece benim bacaklarımı ellemeye çalışmamış, iyi şeylerle anımsanacak nur yüzlü bir ihtiyar gibi ölmüş); baban (Ayhan, bir tanem benim) gitmemiş diye düşün (hiç Ankara Mamak Cezaevi’ne düşmemiş, çıkınca Sincan’da tanıdık bir akrabanın kızıyla hiç evlenmemiş, sonra bir arkadaşıyla ortak demir alım satımı işine hiç girmemiş, hayatı, akıp giden zamanı, aşkı hiç unutmamış, bizi hiç terketmemiş diye düşün); başka bir şehirdeyiz. Denizin olduğu bir şehirde. Bir tenha kasabada. Patlıcan kızartıyor anneannen. Ben salatayı yapmışım. Masamızda içki yok hiç.
Kimsenin içki içmediği bir yerdeyiz.
Kimsenin kimseyi sevmek için kırmadığı bir yerde.

Kurşun Asker şöminede usul usul yanarken, bir masal perisi mi diyelim artık, bir kader tanrıçası mı bilmiyorum, kışın kocaman rüzgârıyla çocuk odasının penceresini açmış,balerini alıp sarayın bahçesinden şöminenin alevine bırakmış. Çocuk farkına bile varmamış. Sadece masa başından kalkıp, çok büyük bir iş yapıyor gibi camı kapatmış, o kadar. Kurşun Asker’le Balerin eriyinceye kadar gözlerini birbirlerinden ayırmamışlar.
Ertesi gün; masalın bitmesi gereken gündür ertesi gün kızım benim, çocuğun annesi şömineyi temizlerken, orada yanmaya devam eden, nar çiçeği ışıklar saçan kurşundan bir kalp buluvermiş.
Masal da burada bitivermiş.

Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, diğeri dinleyene, öteki de yazanın başına...


Sesler, deliler, cinler sabaha karşı kayboluyorlar birbir. Sabaha karşı ne kadar mutlu oluyorum. Geceleri uyuyamıyorum hiç çünkü. Sabah olsun diye bekliyorum geceleri. Belki ölürüm diye bekliyorum. Hiçbir şey olmuyor. Verili zaman sadece. Akıp bitiyor. Ancak sabahları uyuyabiliyorum. Ne kadar çok sabah harcayacağım böyle. Ne kadar çok gün. Ne kadar çok yılım boşa gidecek. Güneş’imi göremeden ne kadar çok yıl yaşayacağım daha. Biricik kızımı.
Bir an nedense aklıma düşüyor. Balerin olma hevesim. Hiç balerin olamadığım. Bir bale gösterisine bile gidemediğim. Komidinin üzerinde durmakta Pelin’in o gün aldığı hediye. Bir müzik kutusu. Nasıl olsa sabah artık. Kalkabilirim yatağımdan. Kimse bana bir şey yapamaz, ne polisler, ne mahkemeler, ne doktorlar, ne babam, ne hayat.
Müzik çalıyor. Küçücük yıldız çanları, mine çiçekleri sanki küçücük.
Bir balerin yavaş yavaş yükseliyor kutudan. Tek ayağı olmayan bir balerin.
Pelin için uzak uzak gülümsüyorum.
Camı açıyorum. Sabah çok güzel. Sabah çok serin. Ayhan’ı üzerime örtüyorum, uzak. Annemin göğsüne sığınıyorum. Bütün gece oturdum. Çok uykum var. Gözlerim kapanıyor.
Biraz uyuyacağım...

En çok kalbimi sevmiştim... Kimse dokunmadı.



Nisan, 2005