Get this widget | Share | Track details
Onur Caymaz: April 2006

Onur Caymaz

Monday, April 24, 2006

Mesut Diye Bir Kanarya

Mesut Diye Bir Kanarya

mesut diye bir kanarya vardı çocukça bir şeyler
gece vapurlarında ağlayarak mehtaba bakan
bir evi terkedip giderken pencere önlerinde
sarmaşık diye bir çiçek vardı ne bileyim
çok özleyince hapishane demirlerine sarılan

mesut diye bir kanarya hüzünlü bir öyküdür
göğe ağan saçlarıyla dağılmış bir şehrin
şiir yazan bir çocuğun yüzünde ince
hiç öpülmedik dudakları vardı gülgün
yağmurda serinleyen yaz taşları ikindiler

mesut diye bir kanarya vardı yoksul bir şeyler
eski alfabelerden solgun birkaç harf
yazıldığı gibi okunmayan aşkın lisanından
ırmak gibi nergis gibi sabahları sevişmek gibi
olur olmaz aklı yerinden uçuran

benim eski dostumdu sigaradan öksüren
simitle çayı seven seninle tanıştırdım
balkonlarda unutulmuş susam kırıntıları
hiç sevinmemiş bir kız vardı elleri güz
çok üzülünce usulca giden bozgun iskeleler

mesut diye bir kanarya vardı sonra
sonrası şıkır şıkır birşeyler

Tuesday, April 18, 2006

Ömer Türkeş 'in Onur Caymaz'ın ilk romanıyla ilgili söyledikleri


''Seni Hatırlatan Yıldızlar''

Bu yazıda üzerinde duracağım ''Seni Hatırlatan Yıldızlar''ın konusunu özetleyerek başlayalım söze: Asıl mesleği bilgisayarcılık olan Serdar Güven, hep yazmayı, yazarlığı düşlemiştir. Yıllar önce -şimdi kendisini terk eden karısı Melek ile- oturdukları eve çıkıp geldiğinde Serdar’a anıları da eşlik edecek ve sonunda yazmaya başladığı romanına bütün bu anıların, ayrılığın, yalnızlığın, geçmişin yitirilmiş hayallerinin yarattığı o ağır hüzün yansıyacaktır. Şimdi burada peşin bir hükme varabilir, hikayenin küçük burjuva entelektüelin bunalımları yörüngesine oturacağını düşünebilirsiniz. Ama acele etmemenizi, roman bolluğunun lüksüyle peşin hükümlere kapılmamanızı ve genç yazarlara biraz daha fazla şans tanımanızı öneriyorum. Nitekim, Onur Caymaz bu şansı, kendisine güvenenleri hiç mahcup etmeyecek bir ustalıkla kullanıyor ve kahramanı Serdar’a yüklediği siyasi aidiyetle sıyrılıyor roman içinde roman yazan entelektüel bunalımına takılıp kalmaktan. ''Seni Hatırlatan Yıldızlar''ın roman kahramanı, rüyalarında hâlâ silahların patladığı okul kantinini, öldürülen arkadaşlarının cenazelerini gören bir zamanlar solcu öğrencisi Serdar, gençliğinde bağlandığı siyasi düşünceleri ya da değer yargılarını terk etmemiştir henüz. Yıllar sonra döndüğü bu evde hatırladıkları da, atmaya kıyamadığı işte o geçmişidir. ''Bu evde Mahir Çayan’ın o günlerden kalan kitapları raflarda dururdu,'' diye geçirecektir aklından Serdar; ''Erken öldüğü için hiç anne eli değememiş bu talihsiz evde çay tabakları, ağzına kadar dolu küllükler ortasında tartışılanlar; yaşama, insana, emeğe, daha onurlu bir dünyaya, halka dair konuşulanlar. Okunan şarkılar, yüksek perdeden şiirler. Onlarla değiştirilebileceği umulan bir hayat''... Her ne kadar üzerindeki kazağı bile değiştiremese de artık, yazdığı romana bir zamanlar bu evde şehvetle konuşulanların ruhu yansıyacak; kendisini değil, yoksul, çaresiz ve sessiz insanlara dair hüzünlü bir hikaye anlatacaktır Serdar. On yıl hapiste yattıktan sonra ''meşhur olmak'', ''yırtmak'' için İstanbul’a gelen, ama karnını doyurmak için inşaat işçiliğinden öte bir iş bulamayan yakışıklı Erdal’ın Aynur ile karşılaştığı bir an’ı yakalıyor Caymaz. Elbette şarkılardaki ''Masal böyle başladı, delikanlı genç kıza iskelede rastladı, lal lal lal lal lal laa'' havası hiç esmiyor Aynur ile Erdal’ın rastlaşmasında. Çünkü kaynanası ve görümceleriyle birlikte yaşadığı evi, oğlunu alıp terk eden ama kendi annesinin evindeki yoksulluğa daha fazla dayanma şansı da olmayan Aynur, televizyondan fışkıran mutluluk görüntüleriyle koyu bir zıtlık sergileyen hayatına sanki küsmüş gibidir. O karşılaşma anında Erdal ve Aynur arasında çakan şimşek, bastırılmış cinselliklerinin ve yoksunluğunu hep hissettikleri sevgisizliğin elektriğini taşır. Anlarız ki, o an karşılaşılanın kimliği önemsizdir aslında; ruhların her birine yüklenen enerjiyle, o şimşek mutlaka çakacaktır...

Onların da hayalleri var
Caymaz, bir yandan Serdar’ın anılarıyla geçmişe götürdüğü okuyucuya karısı Melek ile pek de güzel sürdürdükleri ilişkilerinin nerede ve nasıl biteceğini düşündürtüyor, diğer yandan Serdar’ın o anıların çağrışımıyla kaleme aldığı roman karakterlerinin -Erdal ve Aynur’un- hayattan paylarına hiç düşmemiş mutluluğun hiç değilse bir ilk taksidini (ç)almak için atıldıkları fazlasıyla masum serüvenin sonu hakkında kaygılandırıyor. Bu iki imkansız aşkı çok güzel yan yana getirip çok sahici duygularla aktarmış Caymaz. Ancak hemen eklemeliyim ki, okuduğumuz sadece bu aşk hikayeleri değil; romanda içinden geldikleri toplumsal kesimin zihinsel, ruhsal ve davranışsal özelliklerini renkli görüntülerle canlandıran çok sayıda insan tipi var. Mesela, Galata Köprüsü’nde midye dolma satan ama aklı fikri 3. kümede futbol oynamakta olan Aynur’un kardeşi Niyazi. Genelevden çıkardığı sevgilisiyle evlenebilmek için İstanbul’a para kazanmaya gelen kopya -en çok porno- CD satıcısı Neo, Aynur’un sınıf atlama özlemleri ile tutuşan görümceleri, Aynur’un belki sevmeyi, belki de sevgisini göstermeyi hiç bilmeyen ya da erkekliğin şanına yakıştırmayan kocası Hasan, artist olup bir dizide oynamak için yanıp tutuşan set işçisi, eskinin cüzdan hırsızı Doktor, kendini padişah soyundan sanan hafif deli 4. Osman, trenlerde satıcılık, şipşak fotoğrafçılık, kahvecilik yapmış Baba Müfit, sevdiği kızın anısına her mezenin üzerine incecik bir dilim domates koyan meyhaneci Ali Yaşar ve diğerleri yine İstanbul’da, ama Kurtuluş’un arka sokaklarındaki yoksul bir mahallede, kendileri gibi yaşayan yüzbinlerce sıradan insanın organik bir temsili olarak bir araya geliyorlar. Bütün bu insan zenginliğini hayatın sıradan anlarında, tam da oldukları gibi, birbirleriyle ilişkileri içerisinde ve küçük ayrıntıları yakalayarak anlatmış Caymaz; Aynur’un düğününü, ilk gece heyecanını, ikinci günden başlayan evlilik cehennemini, yoksul kesimlerin kendi aralarında sürdürdükleri kimi zaman dayanışmacı, çoğu zaman acımadan yoksun, gerilimli, kıskançlık ve hınç dolu ilişkilerini bir an bile aksamayan dili ve kurgusuyla artık yazarlarımızın pek itibar etmediği titiz bir işçilikle, güzel bir üslup tutturarak anlatmış ve edebiyatseverleri doyuracak bir roman yazmış. Sona geldiğinde, olaylar bir sona bağlandığında hiç şaşırmayacaksınız belki, ama Serdar ile Aynur’un hüznünü mutlaka paylaşacaksınız. Acıklı bir hikaye yakaladığı için değil, o hikayeyi kurgulayışı ve anlatış biçimiyle başarıyor bunu yazar.

Sözcüklerle resmetmek
''Seni Hatırlatan Yıldızlar''da Caymaz’ın anlatım hünerlerini sergilediği pek çok sahne var; Aynur’un düğünü, Serdar’ın Melek ile çıktığı tatil, Tatvan’daki tren istasyonu ile başlayan tren yolculuğu... Ama benim en sevdiğim yer taşra atmosferini ve kasvetini eksiksiz hissettiren otel sahnesi oldu; ''Giriyor Hotel Büyüksaray’a. Bakalım nasıl bir yer. Bu gece vakti burada başka otel bulunmaz herhalde. Kirli bir halı girişte. Lobi hesabına küçücük bir alanda iki üç tane yeşil koltuk. Kolçakları tahta. Kumaşları solmuş iyice. Her şey soluyor, sararıyor zamanla... Karşıdaki tahta dolabın içinde küçük ekran bir televizyon. İki adam maç izliyorlar. Maç değil de bir spor programında önceden oynanmış bir maçın görüntüleri. (...) 410 numaranın önünde duruyorlar. Numaranın bakır kaplamaları dökülmüş. Bir evin oda kapısını andırıyor otel odasının kapısı. Orta yerde buzlu cam. Beyaz boya solmuş işte. (...) Odanın kapısını açıyor. Eşikte. Açar açmaz pencerelerin dışındaki keskin, jilet ıslığı rüzgarı duyuyor. Bu rüzgarın soğukluğu içini ürpertiyor. Henüz kapıda ama ıslık öyle net ki... O rüzgarla birlikte tavandaki lambalar bir an yanıp sönüyor. Bir cızırdama. (...) Solda bir lavabo. Musluk damlayıp duruyor. Gidip kapatıyor iyice. Önünde plastik terlikler. Hamamdakinin aynısı. Ola ki aynı dükkandan alınmışlardır. Duvarda iki düğme. Hemen birine basıyor. Lavabonun tepesindeki karpuz lamba yanıyor. (...) Yaktığı lambayı söndürdü. Öteki düğmeye bastı. Çiğ bir ışık parıldadı odanın içinde bu kez. Gölgelendi etraf. Duvarlarda rutubet. Yağmur yağmış sanki odanın içine bir zamanlar. Duvarların bitiştiği kimi köşelerde inceden bir yosun yeşili, iki tane karşılıklı yatak. (...) Geçip uzanıyor. Kötü bir koku örtülerde.''Bu uzun alıntı, romanımızda çoktandır unuttuğumuz bir anlatım tarzını hatırlatıyor. 19. yüzyılın büyük romanlarına gücünü ve karakteristiğini veren, sinema ve televizyonun görsel gücü nedeniyle kimilerine göre günümüzde önemini yitiren bir anlatım öğesinden, tasvirden / betimlemeden söz ediyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bir edebiyat ürününün görselliği ile sinema sanatının görselliğinin karşı karşıya getirilmesi, birinin diğerinin yerini alabileceği iddiası anlamlı gelmiyor bana. Elbette farklı arayışlar gereği, her yazarın tasvire verdiği önem farklı olabilir. Ancak insan ve eşya arasında kimlik belirleyici ilişkiye yapılan vurgunun beynimizde çın çın çınladığı günümüzde, insanı önüne koyan bir edebiyat türünün tasvir sanatından vazgeçmesi kabul edilemez. Çünkü tasvir etmek sadece biçime ait bir işçilik değil, sadece edebiyat için edebiyat yapmak hiç değil. İnsanı anlatırken onun saati, çakmağı, cep saati, evi, odası, kütüphanesi, okuduğu gazetesi, izlediği TV proğramları, varsa arabası, arabasının rengi, banka kartı, vb. gibi ayrıntılı özellikleri ne gereksizdir, ne de boşuna... Bütün bu saydığım cansız eşyalar sahipleri ile yanyana geldikleri zaman ete kemiğe bürünür, sahiplerinin kim olduğunu fısıldarlar kulağımıza. Onları romanda ete kemiğe büründüren sihirli değnek tasvirin gücüdür.Onur Caymaz, bu gücü yerinde ve zamanında kullanıyor; mesela okuyucuya Erdal’ın nasıl bir hayattan geldiğini, aşkından neden bu kadar kolay vazgeçtiğini kavratabilmek için düşünce ve davranışları kadar içinde yaşadığı çevreyi de onun gözleri ile görmemizi sağlıyor ve Büyüksaray Oteli’nin soğuk odalarını, solgun duvarlarını, duvarların kirini, bozuk muslukları, çarşafların kokusunu, nemini, inceden inceye tasvir ediyor. Dış dünyadan, görsellikten topladığı malzemeyi titizlikle işlemiş ve sözcüklerle yeni bir resim çizmiş; Erdal’ı doğa ve eşyayla bütünleştiren bu görsel anlatısıyla, roman kahramanının düşünce ve eylemliliğine, dolayısıyla romanına bir boyut daha kazandırmış Caymaz.

Thursday, April 13, 2006

Ezilmiş Leylaklar Kitabı


Kitap Hakkında:"Onur Caymazı okuduğumda hikaye sanatının şiirle kardeşliğini bir kez daha hissettim. Bireysel acılardan yola çıkan bu incelikli hikayeler bir yandan da toplumsal endişelerle donanmış. Duyarlı şiirli bir anlatım, günün sancısını derinden kavrayış; bunlar eşlik ediyor genç yazara. Onur Caymaz, bence son dönemin en değerli imzalarından." - Selim İleri

Hayal kırıklıkları var bu öykülerde. Küçük bir çocuğa ait bazen, bazen ilk aşkın yangınında nefessiz kalan bir genç kıza... Bazen de bir delikanlıya, her gördüğü elde o sevdiği bembeyaz eli arayan... 14 öykü, 14’ünde de ayrı bir hüzün...Şiirsel bir dil hâkim öykülerin tamamına. Öykü ile şiirin yakınlığını kanıtlarcasına... Günümüzün yalnızlığını, karmaşasını, acısını sanki gözlerinizle görüyorsunuz satırlarda. Belki de o satırlara dize demek daha doğru olur. Çünkü Onur Caymaz, gündelik, sıradan hayatlardan birer şiir yaratmış genç ama olgun kalemiyle. 2002 yılı Haldun Taner Öykü Ödülü ikinciliğini aldığı öyküsü "Nokta"yı da içeren "Ezilmiş Leylaklar Kitabı"yla Caymaz, Türk edebiyatına hızlı ama sağlam bir giriş yapıyor.

"Baban sofrada bir akşam sana, kah bağıra çağıra kah büyük olmanın verdiği olgunlukla sakin, sınıfta sorulara, söz isteyip cevap verirsen, doğru ya da yanlış, her cümlen için para vermeyi teklif ediyor. "Susacak kadar büyüdüğüne göre, kendi geçimini sağlayacak yaştasın demek" diyor. Susuşunda kendisine ya da hayata karşı takındığın bir tavır var diye düşünüyor. Susmanın bir tavır olabileceğini öğreniyorsun böylece. Senin işin, bir öğrenci olduğuna göre, derse katılmak. Teklifini kabul ediyorsun. Güllerle süslenmiş bir defterin ilk sayfasına hesaplar tutmaya başlıyorsun. Hiç yalan söylemiyorsun ama, konuştuğunda attığın çizikleri sayarak, konuşmadığının parasını almıyorsun. Böyle böyle başlıyorsun sözlerinin hesabını tutmaya."

Wednesday, April 12, 2006

Radikal Gazetesi Kültür Sanat Sayfası 8 Kasım 2004


Roman yakmalı yıkmalı!

Onur Caymaz, Türkiye'de roman okuyanların çoğunluğunun kadın olduğunu söylüyor. Caymaz'ın romanının baş kahramanı da bir kadın.Şair ve öykücü olarak tanınan Onur Caymaz'dan roman: 'Seni Hatırlatan Yıldızlar'. Genç yazar 'Romanın bir 'derdi' olmalı. Hele bizim ülkemizde yazılan romanlar dağıtmalı, yakmalı, yıkmalı' diyor

DERVİŞ ŞENTEKİN (Arşivi)İSTANBUL -

Aynur, Erdal ve sevgilisi tarafından 'terk edilmiş' bir yazar. Aynur: Tanımadan etmeden evlendirildiği adam tarafından dövülüp horlanan ve sonunda dayanamayıp küçük oğluyla, yaşadığı evi terk ederek, yeni bir hayat düşleyen; tek başına ayakta kalmaya çabalayan bir kadın. Erdal: Bir insanı öldürüp on yıl hapisten sonra şarkıcı olmak için İstanbul'a gelen, kıstırılmış, 'star yaratıyoruz' yarışmalarından yeni bir hayat bekleyen, korsan CD satıcısı bir adam. Ve bu iki insanın sevdası. Onların hikâyesine yazarın özel tarihi olan bir günce eşlik ediyor. Onur Caymaz'ın ilk romanı 'Seni Hatırlatan Yıldızlar'ı kısaca böyle özetleyebiliriz... Edebiyatımdaki 'Kemal'leri (Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Yaşar Kemal) okuyarak büyümüş Caymaz. Günümüzde ise net olarak bir isim veremiyor, "Yok ki" diyor ve ekliyor: "Ne yazık ki."
Hayatın sorduğu sorular Lafı uzatmadan, 'Seni Hatırlatan Yıldızlar'a getiriyoruz sözü. Öykü yazmak için oturmuş, televizyonlardaki pop yıldızı yarışmaları, ona, sorular sordurtmuş: 'Neden bu yıldız olma merakı ve neden insanlar kendilerinden, hayatlarından memnun değil?' Bir yandan da kendi hayatının soruları: 'Yaş otuza yaklaşıyor, hayat nedir, ne yaptım şimdiye kadar ve artık ne yapmalıyım?' Sorular, kesişip karışmış ve derken üç yüz küsur sayfalık bir romana doğru yol almış öykü. Romanda karakterler o kadar canlı ki, onlarla hemen her yerde karşılaşabilirsiniz. Bu son yıllarda romancılığımızda neredeyse pek alışılmadık bir durum. "Bir dönem, belli bir kesimin okuması için yazılıyordu romanlar. Türkiye'de roman okuyucusunun kadın olduğunu düşünüyorum. Son dönemde de romanlarda güçlü kadın portreleri çiziliyor. Oysa, bugün Türkiye'de öyle bir kadın olmak çok zor. Üstelik ülkemizde erkek de eziliyor. Romanın bir 'derdi' olması gerektiğine inanıyorum. Öykü belki çimdikler, hafif tırnaklar ama roman öyle olmamalı; Roman dağıtmalı, yakmalı, yıkmalı. Oysa bugün romancılarımız hayattan, gerçeklerden kopuk; uzak duruyorlar. Bu çok tehlikeli bir nokta" diyor Caymaz. Bir dönem romanın bu gücünün olduğunu belirtiyor genç yazar: "Sanat insanı değiştirmeli. Bir kitabı okuyan insan, o kitaptan önceki insan olmamalı. Oysa tüm sanat dalları 'eğlenceli bir şey' haline getirildi: çabuk tüketilen müzik, kolay okunan kitap -ki bunlara sanat da denmemeli." Romanındaki kahramanların umutsuzluğuna getiriyoruz sözü. "Doğru, bu coğrafyada yaşayan insanların umutsuzluğunu yansıtmaya çalıştım. Çünkü vaat edilecek hiçbir şey kalmadı artık" diyor ve ekliyor: "Ve bir umudu da ancak umutsuzluğun içinden bulup çıkarabiliriz"
'Büyük hayat yaşamadım' Bu kadar genç bir yazarın, bu kadar çok şey 'biriktirmiş' olmasına şaşırıyoruz. Örneğin, romanda yaklaşık seksen sayfa uzunluğundaki tren yolculuğunu kaç insan bilebilir ki. Tebessümle karşılıyor Caymaz, "O tren yolculuğu başlı başına bir roman bile olabilirdi. Bir grup yazarın Eskişehir'e yaptığı tren yolculuğundan çıktı o. İstasyonun birinde gördüklerimi Selim İleri'ye anlattım. İleri, bana, 'Bir roman yaz ve bunları anlat' dedi. Romanda anlattım ama midyeciler ya da korsan CD'cilerin bir tekiyle bile konuşmadım. Büyük bir hayat da yaşamadım. Galiba iyi bir gözlemciyim; tecrübeler de oradan" diyor. Seni Hatırlatan Yıldızlar/Onur Caymaz/Doğan Kitap
Ne yazdıysa ödül aldı Onur Caymaz 1977 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Elektronik Bölümü mezunu. Yazıya ilk olarak şarkı sözü yazarak başlamış. Paldır Kültür tiyatrosuyla 'Duvarlar Yıkıldıktan Sonra' adlı pop operada görev aldı. 1996'da yazdığı 'Hayalperistanbul' adlı masalı 99 Gençlik Kitabevi Öykü Ödülü'nde birinci oldu. 2000 yılında 'Kah ve Rengi' adlı dosyasıyla Orhon Murat Arıburnu Ödülü'nü aldı. Dosya aynı yıl kitaplaştı. 2002'de Nokta adlı öyküyle Haldun Taner Öykü Ödülü ikincisi oldu. Yazdığı öyküleri Doğan Kitap tarafından yayımlanan 'Ezilmiş Leylaklar Kitabı'nda topladı. 2004 Eylül'ünde uzun bir süredir biriktirdiği şiirlerini yine Doğan Kitap 'Bak Hâlâ Çok Güzelsin' adı altında yayımladı. Kim bilir kaçıncı roman denemesi 'Seni Hatırlatan Yıldızlar' ilk romanı. www.onurcaymaz.com'dan