Nokta - ezilmiş leylalar kitabı' ndan bir öykü
"çok erken gittiği için babama. aziz hatırasına... "
yine ortancalar altı camının,
dışarıda sükûnu yaz akşamının,
bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.
kapı çalınacak, babam gelecek...
ziya osman saba (geçen zaman, bir oda bir saat sesi,1942)
-bir tane rakı kapağı bulmuştum.-
bayramlarda yolların iki yanını birleştiren şenlik süsü: tak toprağın üzerinde bir rakı şişesinin kapağı.
tekel’in. sararmış, kim bilir kim atmış. duvarın arkasındaki arnavut kaldırımlı mahallelerden birinden atıldı belki. bir akşamüstü sevgilisiden ayrılmış birisi ya da işi bırakmış öylesine bir adam, hafif kostak, cebinde tarağı. hayatı bırakmış, vazgeçmiş, terkedilmiş, terketmiş... parasız ve yalnız biri de olabilir ama ne olursa kim olursa olsun bir şişe rakı almış, hesaba yazdırmış, suyla karıştırmıştı bakkalda. içe içe karıştığı sokaklar, iç içe.
-güz sarısı bir rakı kapağı.-
eski mısır’da bir tanrı: ra kağıdın üzerine koyduğunda yuvarlaklar çizersin o kapakla. dükkânın önündeki çardakta yarım bırakılmış bir bulmaca vardı. dağılır gidersin. düşünceler toplanmaz, ellerinin arasından dumanlar akar gider. kötü bir hoparlörden dinliyor gibi olursun en sevdiğin şarkıları.
arnavut kaldırımlı sokaklardan çağrışımlara bıraktım kendimi. deliler gibi. sanki gözlerimin içinden kameraya alıyorum seyrettiklerimi. bir pazar sabahı feci bir yağmur yağıyormuş mesela. kireçburnu’ndan ortaköy’e giden bir otobüsün arka camından izliyoruz. eski bir türk filmi olsun bu. birazdan nice saça ayna olmuş arka camdan başlangıç yazıları geçecek. yönetmen. senarist. baş oyuncular.
türkan şoray’la oynamak istiyorum ben bu hikâyeyi.
hikâye mi? toparlayamıyorum.
-sarıydı kapak. sarısı içine kaçmış bir dünya… -
bizmutun simgesi:bi rengi koyuydu kapağın. içi artık kahverengiye dönmüştü. anasonun toprağa karışırken yaydığı hüzünlü bir kokusu vardı. denizi gören meyhanelerde rakıdan sonra soda içilirdi. telefon defterinde parmaklarının izleri vardı. dükkândaki masasında bulduğum kâğıtlarda son yazdığı yazılar: “2 meksefe, 1 paket buji. karbüratör temizlendi.”
italik yazmış, silinmiş gitgide. kâğıtların üzerinde siyah siyah lekeler. elleri değmiş, yarım yamalak, gömlek kolları kirliymiş, kazağı benzin kokuyormuş, dükkânın önünde bir kurt köpeği varmış; geceleri dükkânı bekleyen. dodge marka bir de kamyon sonra. siyah beyaz resimlerde şimdi rengi bilinmeyen. o zamanlar resimler siyah beyaz çıkarmış. kar yağıyormuş sokaklara. sokaklarda kar bir prenses, bir peri kızı, bir lacivert günlük gibi geziyormuş mesela. mesela, masala bir de kahraman lazımmış da ben doğmuşum. gözlüğü duruyormuş masanın üzerinde, bulmaca çözmek, günün sözünü okumak, gazetenin vardiği cep telefonunu alabilmek için kupon toplamak.
-tekirdağ rakısı.-
sol üst köşede resmi olan aktris: türkân şoray karpuz iyi olur tekirdağ’da. eylül ayında palamut çıkar. hem de böyle kocaman palamutlar. kızartarak yenilir, buğulaması da olur. buğulamasına basacaksın soğanla maydanozu. bir de defne yaprağıyla domates. dışarıda pencerenin önünde sonbaharın çılgın sokakları. mavi yeşil denizi güzün. köşebaşlarında nişantaşı’nda şişli’de kasımpatı satan çiçekçiler. ayna gibi ıslak gıcır gıcır görünümler. bir de okumuştum bir yerde: vapurdumanı diye bir çiçek varmış. her ayrılıkta şimdi uğultulu bir lodosun içinde öten vapur düdükleri, rüzgârda uçuşan bir kırmızı atkı.
palamutun yanında en iyi kırmızı soğan giderdi. gittiğimiz lokantalarda garsonların limonla taranmış kalıp gibi saçları olurdu. iyilikle dolu geçen günler işte. dostlarımızla sevdiklerimizle birlikte. her şeyin bir peri masalı olduğu maziler. biz görmedik ama belki bir yerlerde vardı.
mesela faik diye bir kahveci balat’ta, arada giderdin. sonra kayboldu gitti. dükkanında bir zaman çalışmış kemal diye bir tamirci çırağı, çoğu kereler kızıp kulağını çektiğin, onulmaz acılar çektiğinde babası gibi karşına alıp öğüt verdiğin ama kızmayı hiç ihmal etmediğin. ev sahibimiz hacı amcanın kızı vardı, erzurum’dan gelmişlerdi, hamit diye bir aynacıya tutulmuştu kız, kötü yola düştü falan diye dedikodular çıktı mahallede. sonra hapisteyken ziyaretine gidip leylak götürdüğümüz bir akraba, ayçöreğiyle meşhur lezzet pastanesi’nin sahibi dikran usta, minibüsü bozulduğunda hep sana getiren şoför ilyas.
sislerin ardında kalmış, kuzguncuk meyhanelerinde, balık ağlarıyla süslenmiş bir geçmiş.
sevdiğin yerler vardı. gidemedik. sevdiğin yemekler... yiyemedin.
otobüsün arka camından yazılar geçiyor. türkân şoray. hümeyra. film başlamak üzere.
-bir rakı kapağı diyorum sadece.-
eski dilde ben : ene makamlı sesler duyuyorum. kalabalığız. sokaklar, bulvarlar, hayat. büyük bir kalabalık içinden geçiyorduk. içimden büyük bir kalabalık geçiyordu. sen evdeydin. zayıflamıştın, sessizdin. geçmiş gün işte, masada şişeler, biz bağırıştıkça sallanıp duruyordu. tartışıyorduk. sayfaların arasında yorgun ellerinin gezindiği telefon defterindeki parmak izlerinden anlaşılıyor.
evden kaçmıştım ben. bulunabileceğim yerlerin telefonlarının üzerinde hep lekeler. lekeler. siyah, yağlı, parmaklarının çizgileri görünecek neredeyse. belki de benim gözümde derinleşip büyüyor her şey. yokluğa karışacağız. dirim-kadıköy, ali ev-tiyatrocu, tepum iş merkezi, murat-janet hanım.
bulmaca çözmeyi seviyordun, beni arayacaktın şimdi, bulacaktın da. eve çağıracaktın. serserini. kıvırcık saçlını. şairini. kadıköyü’nde eskiden kayalıkların olduğu yerde, kim bilir kimin doğum günü, hangi şairin ölüm günü kim bilir. elimde güzel marmara. kimin ihanete uğramışım anımsamıyorum. dalgalar çarptıkça tuz akıyor üzerime. sular akıyor. aralıksa üşüyorum. yanıyorum ağustossa.
derinleşen parmak izlerinde cami kubbeleri görüyorum. derinleşen izlerinde… derinleşen…
-küreğin ucunda bir rakı kapağı. çocukken masada dururdu, dilimi içine değdirir şekerli tadında kalırdım -
ünlü bir romancımız: selim ileri kim bilir hangi şarkı çalıyordu teypte. akıp gidiyordum çağrışımlarda. sel gibi. çok yağmurlu bir fikirtepe akşamı. zemin kattaki bir evin koyu perdeleri. yâr yatağında, elimde şiir kitapları, devrim yapmıştım. yâr yatağında demişim, pardon. yer yatağında. kaloriferin önünde, petekler sırtıma batarak, sıcak uçları… devrim yapmıştım. bir iktidar düşmüştü içimde, gözlerimin önünde bir kral devrilmişti sanki.
dükkânın kapısında kare kare camlar vardı. tatile gittiğimiz ssk kampının yemekhanesinin camlarına benziyordu. toplaşıp çocuklarla akşamları balık tuttuğumuz. kartal taraflarındaydı. şimdi üzerinden yol geçiyor. şimdi üzerinden bir sürü adım anılarımızın… oranın yemekhane fişlerinden biri kalmış cüzdanımda. haydarpaşa - adapazarı hattında işleyen trenlerin biletlerine benziyor. küçük bir mukavva parçası, 3.5 * 1.5 ebatlarında, açık yeşil, biletçinin gelip damga vurduğu. arada bir o eski trenlere binen sucular, damga pulcular. aldığınız şeyin yanında tarak verirler, damla sakızı verirler.
artistler kahvesinden figüranlar da bulmak lazım. yadigâr ejder öldü. erenköyü’nden geçerken ilkyaz. suadiye’den geçerken kış. dükkânın kapısında kare kare camlar vardı. uzun selvi ağaçları. düşündüklerimi toparlayamıyorum. selvi yerine servi demek istiyorum nedense, alnının yazısı yerine anlının yazısı. sesleri alan : erkan esenboğa.
-rakı kapağı, açılıp bir köşesine konur masanın, ilk kadeh doldurulur, her şey böyle daha iyidir. kapağı yeniden kapatmak unutulur, öpüşülür, konuşulur…-
tekel’in eski adı: reji
küçük bir araba. sarı renkli. volkswagen bile daha büyük. “bizim oturma odasına bile sığar,” bu araba demiştin. gülüşünde gece kokan pencereler vardı, içeri yağmur dolan, kayıp akşamlarımız, hüzzam şarkılarımız vardı gülüşünde.
oysa son görüşümde yırtık, yorgun geriye doğru savrulmuş bir ifade, otel odalarının yalnızlığı, tarihi hamamların olduğu sokaklar, karanlık bayram akşamları, kar akşamları, sadece akşamlar.
küçük bir araba yine. markası topolino. yugoslavya’da tarlaları süren çifçilerin arazide bir uçtan bir uca gitmek için kullandıkları dört ileri bir geri vitesli, bire takmadan duramayan, küçük bir kelebek ya da kedi yavrusu gibi bir şey. üniversite sınavına gideceğimiz sabah ne çok üzülmüştü o küçük sarı araba, arka tarafındaki koltukların tamirde oluşuna da, demirlerin üzerinde oturtmuştu bizi.
üzülmüştün mutlak. iyi şeyler olmasını isterdin. iyi şeyler yapabilmek. bil ki yaptıkların yetmedi. bil ki yapacakların vardı. olmadı. bil ki olamadı.
-üzerinde küçük böcekler geziniyordu, sonsuz bir sarıydı kapak. yüzünün rengi ayakların sarıydı.-
bir kitap adı : canşenliği
boğaz köprüsü’nden avrupa’ya geçerken mi yoksa asya’ya geçerken mi para verilir bir türlü öğrenememiştim. üst geçitlerin altından geçerken sanki birdenbire yıkılacakmışçasına bir tedirginlik duyuyordum. geceleri uyurken birdenbire bir korku, sanki deprem olacak da tonlarca beton...
nasıl anlatmalı sanki şuracıkta bir yangın çıkacağına, taşların altında kalınacağına, gemilerin batacağına, arabaların kaza yapacağına dair bir korku. sevgililerin ayrılacağına, piyangoların çıkmayacağına, ışıkların söneceğine, asansörde kalınacağına, çukura düşüleceğine, köpek ısıracağına... müjdesiz, çiçeksiz bir telgraf beklentisi.
pembe, odanın rengidir, sarı ise koridorların. yatak çarşafları beyaz gibi. lekesiz. yan tarafta bir doğumhane var. yeni doğmuş çocuk ağlamaları. saçları ıpıslak, pespembe yüzleri. tırnaklarının var olduğunu görmüştüm bir saatlik bir bebeğin. hem de uzundu. kazısın diye hayatı. yaşasın, büyüsün diye. ölenlerin de uzarmış tırnakları. niye?
üstgeçitten görünüyordu işte odan. sanayi mahallesi durağında. orda bir üst geçit var. gidin bakın. bir tarafı askeriyedir. o tarafa doğru değil diğer tarafa. diğer tarafta mavili beyazlı bir bina. içinin pembesi görünen küçük odalar. sağ köşede sondan bir önceki odaya bakacaksınız. beyaz tül perdeli. ağaç dalları arasından akşam olacak. hemen üstgeçitin yanında bir sokak lambası. sokak lambaları içinizi yakar.
pembe beyaz, hasırlı meyhane diye bir yer bulmuştuk, oranın masa örtülerinin rengiydi. senin için içmiştik, patlıcanlı domatesli bir şey var ya ondan, peynir, kavun, rakı. sen içemiyorsun diye. fotoğraf makinesinin objektifinden nurgül’ü gördüm, arkasında caddenin ışıkları vardı, tellere asılı mor çiçekler. üstgeçitin oradan görünen odanın penceresinden bakın, siz de göreceksiniz. bir nurgül vardı o odada. bir saadet vardı. onları göreceksiniz. bir resim gibi kalmışlardır orada.
bir de sen vardın. kuruyan ağzını siliyordu saadet ıslak pamuklarla. -saadet’i kim oynasın? en iyisi hümeyra.- alnın terliydi. nefesin zorlanıyordu. sadece kemiklerin görünecekti bir zaman sonra. üstüne üstlük ciğerlerini üşütmüştün. öyle söylemiştik sana. artık birkaç gün sonra eve döneceğiz demiştik. fenerbahçe’nin maçını izleyecektin. kalkıp kendi başına traş olmak istemiştin. üç aydır aç yaşıyor olmaktan bir şey yapacak halin yoktu ama hayata tutunan ellerin vardı işte. ellerin; bayram sabahları öpüp başıma koyardım, temiz mendiller koyardı cebime, harçlık verirdi, kulağımı çekerdi. ellerin hayatın adaletsiz olduğunu bilirdi.
giderken allahaısmarladık mı denilir güle güle mi ? hâlâ karıştırıyorum.
-çok üzgün bir rakı kapağı.-
mezar, karayer: sin
hayatı yazmak istiyordum ben. hayat yazılan bir şey değil oysa biliyordum. ama istiyordum. israrcıydım. hayatı yazmak, her gün yaşanan şeyleri yazmaktı ama ben istiyordum. klasik derlerdi, klişe duyarlık derlerdi, postmodern değil derlerdi. biliyordum.
hastaydın işte itiraf etmeli. hastaydın ve yemek yemekte zorlanıyordun. içinde büyüyen bir şey… sinsi sinsi, içten içe, kırıcı. büyüyen bir şey. seni engelliyordu. yiyemiyordun. marketten alışveriş yapmıştık. hediye hamburger kuponları kazanmıştık. sana hamburger alacaktık
eve geldik. balkondaydın. serumunu çözmüşlerdi. günlerdir açtın çünkü. ancak kocaman bir şırınga ile bağırsaklarına bağlı borudan verdiğimiz mamalar... çökük yüzün. yeşil karası gözlerin. yeşil karası ne demek bilmiyorum. öyle geliyor içimden, öyle diyorum. yeşil karası. balkondaki büyük hasır sandalyede oturuyordun. hasır. balkon ıhlamur kokuyordu akşamdı. yavaş yavaş yaz bitimleri. yavaş yavaş ömür geçişleri. hamburgerin sarılı olduğu kağıdı gördün. senindi. senin içindi. kaç yılın diyeti belki. kaç asırın. kaç emeğin karşılığı şimdi öylesine bir hamburgerdi. kıyma, turşu, ketçap, mayonez, ekmek. yuvarlak bir şey avuç içi kadar.
avuç içi: aya.
sen hiç bir taneyle doymamı istemezdin benim oysa o bir taneyi bile zar zor bitirmiştin. gülümsedin, doğrulmuştun. “başka şey isteseydim allah’tan, olacakmış demek ki, nasıl da canım istemişti böyle bir şey,” demiştin. içimden parça parça bir şey yitirdim. akıp gitti. kanım donuk. mutfak duvarına yaslandım, sonsuz ağladım. allahtan başka bir şey isteseydin keşke.
otobüsün arka camından görünen filmin en güzel sahnesiydi bu. nurgül’ü, türkân şoray oynayacaktı. benim için talip olmadı hiçbir oyuncu. eski fotoğraf çerçeveleri istediler, ben kabul etmedim, buzdolabında hastaneye giderken bıraktığım bir şişe gazoz vardı, iyice soğumuş, o istedi, yüz çevirdim, kalemlik vardı masanın üzerinde, iki yunus balığı, bir küçük albüm, tütsü yakmak için ahşap bir şey. hepsine hayır, hepsine hayır.
-hava toprak kokuyordu kapağı bulduğumda, yorgundum, herkes bana bakıyordu, biraz sonra taşları yerine koyacaktı serdar.-
eski dilde bağırsaklar.
bunu bir türlü çözememişsin. baktım, hiçbir harfi çıkmamış. sağdan denemişsin, o maddede “riyaziye” yazıyor “matematik” demek, ma’sını bulmuşşsun bir de sondaki k’yı. çevredeki diğer sorulara bakmışsın. “labada” yazıyor bir yerde. ancak orası verebilir aradığın cevabın bir harfini. “efelek” olacak cevap ama onu da bulamamışsın. cevap yok. cevap verememişsin.
serdar bir şoför. eskiden otobüs şoförüymüş. şimdi bir şirkette özel şoför. hâlâ gördüğü otobüslerin peşine takılıyor arabayla. “en çok tıss tıss eden seslerini dinlemeyi seviyorum,” diyor. tokat’tan gelmiş. hacıhüsrev’deki bekar evlerinde kalmış bir zaman. kırklık ampüllerin ışığında bit içinde yerden sigara toplayan adamlardan biriymiş. bir battaniyeyi yatak edip yatmış kendine. sonra şehirlerarası yollarda muavinlik. uykusuzluğu tanımış. yolların sonsuz olduğunu öğrenmiş.
mermercinin birinin yanına çırak girmiş, usta olmuş. mezarlara mermer yapmaya başlamış. ama önce bir süre mezarlıklarda çalışmış. ölü gömmüş, tabut taşımış, toprağı kazmış. rakıyı çok sevmiş. en çok çiroz salatası ile sevmiş. sonra taşçılık. “hüvelbaki” yazmayı öğrenmiş taşlara. doğum ölüm tarihleri arasında hayat hikâyeleri düşünmüş.
askere giderken bayağı zengin olmuş ölümden kazandığı parayla. hiç sahtekârlık yapmadan hem de. askerdeyken, abisine emanet ettiği dükkânda, bir ödeme için milyon yazamadığını düşünüp üç sıfır daha ekleyerek milyar yazan abisinin yaptığı hata, asker dönüşü onu beş parasız kılmış da bir büyük şirketin müdürünün yanında özel şoför olmuş. ölümden kazanılamayan helal para…
talat bulut oynasın serdar’ı. bıyıklarını kesmesin. eski bir kot mont giysin üzerine. saçlarını ıslatsın hep. en bıçkın, en delikanlı, en içli haliyle oynasın. adı serdal olsun da filmdekiler ona hep serdar desin. serdar bir kızı çok sevmiş olsun, aileler yüzünden ayrılmış olsunlar onunla.
ah eski dilde kayıplar… hatıralar çok eski bir dilde…
-bir rakı kapağı. şişli’de bahar. bir meyhane. sensiz saadet neymiş şarkısı çalıyormuş içeride.-
boru sesi : ti
askere gidecektim. her şey yeşildi. gözlerin gibiydi. gözlerin gibi uzak içli bir yeşil. kaç kere yazdım kim bilir. kaç kere söyledim yaşamadığını. iyi yaşayamadığını. ameliyat çıkışında doktor, “hiç beklemediğimiz gibi oldu,” demişti. ameliyathanenin altındaki kafetaryadaydık. kız kardeşin, ben ve bir de rasim (macit koper) oturuyorduk.
kimsenin birbirini sevmediği bir şeydi hayat. tavanda köşede küçük bir televizyonda sesi kısılmış bir türk filmi oynuyordu, belki de bu yazdığım, kim bilir. yerin altında ameliyathanenin kenarında bir kafetarya. ayran içiyoruz. herkes ameliyattan çıkıyor. ameliyathaneye giriyor. bu hastane ülkemizin en büyük ssk hastanelerinden biriymiş. alt katlar bütün bütün ameliyathane.
kızkardeşin içeride ne olursa gelip bize de söylemesi için ameliyathanede çalışan hastabakıcıya para vermek istiyor. yanında bozukluk yok. macit’e söylüyor. bakarım diyor macit. ortalık yerde hastabakıcının gücüne gitmesin diye düşünmüş olacak. sonra adamı bir köşeye çekip sigara parası diye sıkıştıracak ceketinin cebine ama kızkardeşin eğilip kulağıma macit’in dedikosunu yapıyor bana. “biz herkesten başkayız anacım,” diyor. kimsenin kimseyi sevmediği bir şeydi işte hayat.
hastabakıcı dün gibi gözlerimin önünde, hatırlıyorum; çipil gözleri vardı, karadenizli bir burnu. başındaki lastiği çıkarıp yanımıza gelmişti. ameliyat başlayalı yarım saat olmuştu daha. uzun boylu çok zayıf beyaz saçlı bir adam. bembeyaz saçlı bir adam, ölüm meleği gibi bir şey. yanımıza bir sır verir gibi yaklaşmıştı. “hastanın durumu hiç beklediğimiz gibi çıkmadı abla,” demişti kızkardeşine.
ilyas salman’ı gördüm televizyondaki filmde. bir kitap fuarıydı yanına gittiğimi hatırladım. imza günüydü. ağzı votka kokuyordu. portakal suyu - votka. şiir kitabını imzalıyordu. ilyas salman’ın bir şiir kitabı olabileceğini hiç düşünmemiştim.
hastabakıcı son gelişindeyse, “mecburen boru taktık abla,” demişti. boru takmışlar. neden. kimse bana bir şey söylemiyordu. “boru takmışlar,” diyorlardı. bağırsaklarına boru takmışlar. bir kaç ay sonra midesinden yemek yiyemeyecekmiş. yazarken şimdi belki duyar diye içim titriyor. bir süre sonra tümör bütün mideyi saracakmış. sapsarı duvar dipleri anımsıyorum düşlerimden.
ilyas salman’ın sesini duyuyordum da anlayamıyordum türküsünü. ağzından buharlar çıkıyordu. geceydi. soğuktu. “soğuktu ve yağmur çiseliyordu” diye bir film ismi nedense. otobüsün arka camından her yer su içinde. diplerdeki evleri sel basmış. çağrışım seli. değişik mamalar varmış, pirzola yediğinde alacağın vitamini onlardan da alabilecekmişsin. kocaman bir şırıngayla o borudan bağırsağına verecekmişiz. o zaman sindirmiş gibi olacakmışsın. neden?
duvar dipleri yine. iki ayağımın üzerinde yere çöküp askerde olduğu gibi, geceleri yıldızlara bakarak, seni, türkân’ı, hümeyra’yı hayatımızı düşünürek... askere giderken olduğu gibi, beni havaalanında bıraktıktan sonra eve gidip odanın kapısını kilitleyerek koca adam hüngür hüngür ağlamışsın ya, ben de duvar diplerine çöküp, keskin ilaç ve çamaşır suyu kokusu duymuştum, aralık tuvalet kapılarından yaz rüzgârına karışmış hasta sidiği ve antibiyotik ve serum ve gözyaşlarım benim...
-“şeytan diyor ki anasını satiyim yak mangalı koy bir şişe de rakı”, demiştin…-
havai fişek: may.
may çıkmış sadece. maytap olacaktı besbelli ama bulamamışsın cevabını. o koyamadığın bir şişe rakı, o yakamadığın mangal için pişmanım. yaz boyunca her gün biraz daha eriyordun. nisandan temmuza dek. hümeyra ile karşılıklı yataklarda yatıyordunuz. kusmaya da başlamıştın. içinde kimsenin durduramadığı sinsi bir telaş.
tümörden bir büyük parça dağılıp parçalanıyor. dağılan parçalar kan damarlarına yapışıp kanını emerek büyüyüp, kocaman parçalar oluyorlar. sonra o kocaman parçalar, tekrar parçalanıp küçük parçalar haline dönüşüyor kan damarlarına yapışıp tekrar kanını emiyor. büyüyüp daha çok parça oluyorlar. ve daha çok ve daha da çok ve ilanihaye.
“tanı : uzak metastaz. cg 103 tümör bölgesinde inoperaktif mide ca.”
“tedavi : yok.”
oturduğumuz mahallenin yan tarafında büyük bir eğlence tesisin arka bahçesi var. zengin düğünlerinin yapıldığı bir yer. tarabya’da bir lokal. o aç halinle geceyarıları, sızmış gibi uyurken, patlatılan havai fişeklerden korkuyla uyanışın. yüzünün karanlıktaki bembeyaz hali. uzak metastaz.
ilk şiir kitabımda “ya yıldızlar, korkmaz mı havai fişeklerden,” diye bir dizem vardı. sana yazdığım bir şiirin adı da “uzun paltolu bir yıldız”. garip değil mi ?
“mide ca.” bu yazının yazdığı kağıdı sana hiç göstermedik. mide cancer. mide kanseri. bir zengin düğününde eğlenirken, gülerken onlar, papyonlar, kravatlar, binbir değişik tuvalet modeli, açık büfe yemekler –sen hiçbir şey yiyemiyordun-, sınırsız içki, havada uçuşan dolarlar, kim kiminle, kimin kıyafeti en güzeli şekerimler, şirket evlilikleri, finans müdürleri, borsa haberleri, at yarışı zenginleri, tüm mankenlerin oynamak istediği entel yönetmen filmleri... havai fişeklerin sesinden korkarak uyanıyordun işte
biz belki ölürsün diye korkuyor, gece koridordan geçip üstünü örtmeye gelirken, yüzüne vuran eski ayışığında ölüp ölmediğini anlamak için sana bakıyorduk. havai fişekler patlamadan önce ciuvvvv diye ince bir ses çıkarıyor yükseliyor ve hemen sonra patlıyordu. binlerce ışık seli dağılıyordu havaya, dönerek patlayanı, yeşil ışık çıkaranı, birdenbire dağılıp patlayanı, bir sürü çeşidi vardı ve hepsi çok görkemliydi. allah bin türlü belasını versindi hepsinin.
korkuyorduk. uzak metastaz. korkuyorduk. kanını emen parçalar büyüyordu...
bulmaca bitti. çözebileceğin kadarını çözmüştün. senaryo tamam. film bitti. şarkı, gülüş bitti.
bir cumartesi sabahı telefon çaldı. hümeyra tekrar çağırdı bizi. gittik. sanayi mahallesi durağının orada, askeriyenin karşısında bir hastane bulduk. suzan avcı ağlıyordu: annen (suzan avcı oynasın ölmediyse.) ambulansın içine koyduk seni. için tıkanmıştı. acı çekiyordun. acı çekiyordun diye bir kez daha tekrar etmek yazarken. neyi çoğaltacaksam böyle.
“terminal evre” diyecekti doktorlar. aklımda otobüs terminalleri... türkân’a kaçıp giderken otobüs terminallerinde, “paran var mı?” diye soruşun. “kızın yanında parasız olmaz oğlum,” deyişin. “şu saçlarını tarasaydın ya biraz, ayakkabılarını da boyatmamışsın, erkek adam temiz olur...” sonra gülüşlerin. nedense yine “oğlum,” deyişin. oğlum, bir nehrin denize ulaşması gibi bir kelime.
hayatı yazmak istiyordum. ölümü yazıyordum. akşamları işten dönerken metronun camlarında yüzüme bakıyordum. başka bir adam vardı yüzümde. büyüyordum. büyüyordum ben. sakallarım, saçlarım. şiirlerim.
yollarda doğalgaz çukurları. ambulansın içinde, başucunda duruyordum. kızkardeşin ve hümeyra önde şoförün yanındaydı. eski şofördün bilmez miyim? “ne biçim kullanıyor bu herifler arabayı,” demiştin. borunun vücuduna bağlı olduğu yer yara olmuştu bir de üstelik. araba her çukura girişte, senin yaran, benim içim acıyordu.
suzan avcı, “altına bir hasır koyun gömerken,” diyordu. ölürse. hasır. ölüm.
ölüm, bir anı, uzak bir sızı gibi yokluyordu beni. bazen ürperir ya insan. bir arkadaşım herkesin öteki tarafta bir ağacı olduğunu, oradan bir yaprak düştüğü zaman ürperdiğimizi söylemişti. öyle zamansız ürpermelerin sebebi ölüme yaklaşmakmış demek... son yaprak düşünce ölürmüş insan. masal güzelliğindeki ifadelerin içinde biz son yaprağı bekliyorduk.
bulmaca bitti. dükkânın kapısı kapandı. kalfan kötü bir kağıda, kötü bir yazıyla bir şeyler karalamış (ilyas salman oynasın): “usta öldü. cenaze namazı şişli camii’nde, öğlen namazını müteakip.”
eski dilde bağırsaklar.
bilen varsa söylesin. her bulmacada değişik çıktı. bir oyun bu değil mi? artık nefes boruna kadar metastaz yapmıştı tümör. talat bulut ve ben seni gömebileceğimiz bir yer ayarlamaya gittik. devlet dairelerinin bitmez tükenmez sarı merdivenleri...
tam da o günler. türkân şoray ile galata mevlevihanesi’ne gezmeye gitmiştik. tavanda çok güzel şekiller vardı. iki yana açılan kapıyı çekip sema alanına girmek istedim. ellerimi narince gökyüzüne bırakıp dönecektim. kafesli pencerelerden mevlevi dedelerinin mezarları, arapça yazılar. işte o arapça yazılardan bir tane daha; tabutunun üstüne sarılan yeşil örtüde yazıyordu. anlamını sordum. “ölümü her canlı tadacak yazıyor,” dedi hoca. sami hazinses hocayı oynasın ölmediyse, lütfen.
oksijen bağlıyorlardı hep ağzına. kardiyovasküler diye bir söz uçuşuyordu kulaklarımda. “kriz gelecek gidecek,” diyordu doktor. “artık ne kadar dayanır onu allah bilir.” koridordaki sarı duvarların dibine çöküp ağlıyorduk. biz her yerde ikimizdik türkân’la ve kızarmış gözlerimizden bir yaz geçiyordu.
son akşamına yaklaşıyorduk. pencereden, üstgeçitin altındaki bir büfe gözüküyordu. “camı açın azıcık çocuklar,” dedin bize. türkân, “su ister misin baba?” diye sordu. on gündür boğazından sadece su geçebiliyordu. sadece su. “ver bir bardak kızım,” dedin. durdun. ezan okundu. “iyileşeceğim inşallah,” dedin ezan okunurken. ellerini zar zor kaldırıp dua ettin. “amin,” deyip ellerini yüzüne sürdükten sonra, serumsuz elini, midenin üzerinde dolaştırmaya başladın. ne yapmak istemiştin. bir büyü mü? ellerin hayatın adaletsiz olduğunu bilirdi. yolda bir adam iştahla soda içiyordu, yeşil bir şişeden. bana döndün. hemen arkanda duruyordum. “gel,” dedin. “söyle usta,” diye fırladım. “bir soda alsana bana, canım çok istedi.” bu bana söylediğin son cümle miydi ?
fırladım dışarı. ağlayarak. koşuyordum. aldım. getirdim. hümeyra içirdi sana sodayı. birden türkân, “iyileş de şöyle bir deniz kenarına götür yine beni olur mu baba,” dedi. “ah be kızım,” dedin zar zor konuşarak. “nerelere gidecektik, ama olmadı.” ağlasam mı?
ölmüştün işte baba. seni yıkarlarken gördüm en son ben. sen beni görmedin değil mi? iki zayıf adam, ellerinde sabunlu bezler, taş kesilmiş bedenini yana çevirmişler, sırtını ovuyorlardı. o adamları başka yede görsem mutlaka hikâyelerini yazmak isterdim. oysa yüzlerini bile anımsamıyorum şimdi. sıcaktı buhar vardı içeride. bitmez tükenmez bir çağrı mermer duvarlardan. ölünce insan neyi yitiriyor...
talat dua okuyordu. yüzünde sabunlar vardı baba. sol gözün açıktı. irice bir yeşil. gözün yanmaz mıydı sabundan? bir an önce oraya da su tutsunlar istedim. o göz beni göremeyecek miydi bir daha. hayatın hiç bitmeyen dirimini... sonra göğsünü ovmak için yine sırtüstü yatırdılar. bacakların incecikti. bacakların yerine iki tahta parçası bağlamışlardı sanki.
ama sen sol gözün dumanlar içinde bana baktın. bakmadın mı?
son hamam, son banyo, son su. bakışıyorduk bence. (adamların ellerinde seni yıkamaları için tuttukları süngerler sarı–lacivertti.) yüzünde yırtılmış krepon kâğıtları. bakışırken bakışırken, gözüm beline doğru kaydı da... hastanede bağırsağına bağlı o boruyu kesmemişlerdi. hâlâ oradaydı.
boru sesi : tiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
incecik bir ses kulaklarımda, ama gümbür gümbür. “onu çıkarmayacak mısınız,” diye zorla sorup işaret etmeye çalıştım boruyu. koca bir bina yıkılıyor içimde. “çekeriz abi biz onu,” dediler. “sağolun,” dedim dışarı çıktım. o adamlardan biri boruyu yumruğuna sarıp, tek bir hareketle...
son yazılar geçmeye başlasındı artık. selvi ağaçları dışarıda. servi demek istiyorum. kefenlendin tabuta koyduk. namazın kılındı. çelenk getirenlerin listesini tutmuş bir adam benden para istedi. tüm paramı verdim. kağıdı cüzdanıma koydum. kâğıtta “merhum tülay caymaz beyefendi...” gibi bir şeyler yazıyordu. bir adam, sana çelenk gönderenlerin adını yazmış, çizgili bir dosya kağıdına. o kâğıtları, okul kantininden gidip alırdım ben, sınavdan bir tenefüs önce. çocuktum. mor ve kalın çizgileri olurdu o dosya kâğıtlarının ve yazamazdım doğru dürüst.
sonra ayakkabılarım çamur oldu. onu hatırlıyorum. mezara indik. talat, uğur (küçük oğlun, kardeşim, o kendini oynar, yakışıklıdır) ve ben. kimse oynamak istemedi beni, ne kırılan fincanlar, ne ilk şiir defterim, ne haydarpaşa vapur iskelesindeki saat, ne güz kestanecileri… kefenlenmiş seni tutup koyduk serdiğimiz hasırın üstüne.
taşları kapattı talat. kapatırken elini sıkıştırdı. arabada, her şey bittikten sonra eve dönerken, ben yıkama odasından çıkınca, senin açık olan sol gözünü kapattığını anlattı. açılmış ama. bir daha kapamış. bir daha açılmış. bir daha kapamış. yine açılmış. ağlayacakmış. tutmuş kendini. bir büyük açarım demiş içinden. onur’u da ararım. bir büyük açarız. anca öyle ağlarız ustanın hayata böyle gözleri açık gidişine.
sen öldün ya baba, seni kim oynasın ölenlerden. sadri abi oynasın mı, hani “ben sana mecburum” filminde, yok yere hapis yatan, bir kere bir filmin sonunda mahkemede, hakimin karşısında ağlayan, selamına yemyeşil güldüğün turist ömer oynasın mı? sadri alışık oynasın mı?
kalabalıktı mezarın başı. adamın biri kürekle toprak atmaya başladı. havai fişekler patlıyordu beynimde.işte tam da orada, o anda, mezara toprak atan adamın küreğinin ucuna birden bir rakı şişesinin kapağı çarptı. çın diye çınladı ortalık. çanakkalenin bir ilçesi: çın. halbuki çan olacak. yanlış çözmüşsün. mezar yerini bize satan adamın elinde kayısı pestili vardı. durup durup onu yiyordu mezarın tapusunu bize devrederken. “severdi rahmetli,” demiştim.
düşler, dumanlar içinde kayısı pestilinin sarısına yakın çekim iyice, hastanenin sarı duvarlarına, balkondaki masanın sarı örtüsüne, son yediğin hamburgerin sarı kağıdına, sarı yüzüne...
sarı bir şeylerin üstüne, siyah bir yazı düşmeden önce çekilecek sahnedir:
talat bulut ve ben arabadayız. seni uğurladık, eve dönüyoruz. tam da sadri alışık’ın sevdiği eski bir dodge. portakal rengi bir kamyon. bir düş rengiyiz hepimiz. eve dönüyoruz. sadri alışık ölmüş. torpido gözünde bir beyaz zarf. içinde bir defin kağıdı: “hasta sabah saat 6:50 sularında exodus olmuştur.” en allta imza yerinde son yazıyor olsun.
sabahlar en sevdiğim vakitleriydi dünyanın.
yine ortancalar altı camının,
dışarıda sükûnu yaz akşamının,
bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.
kapı çalınacak, babam gelecek...
ziya osman saba (geçen zaman, bir oda bir saat sesi,1942)
-bir tane rakı kapağı bulmuştum.-
bayramlarda yolların iki yanını birleştiren şenlik süsü: tak toprağın üzerinde bir rakı şişesinin kapağı.
tekel’in. sararmış, kim bilir kim atmış. duvarın arkasındaki arnavut kaldırımlı mahallelerden birinden atıldı belki. bir akşamüstü sevgilisiden ayrılmış birisi ya da işi bırakmış öylesine bir adam, hafif kostak, cebinde tarağı. hayatı bırakmış, vazgeçmiş, terkedilmiş, terketmiş... parasız ve yalnız biri de olabilir ama ne olursa kim olursa olsun bir şişe rakı almış, hesaba yazdırmış, suyla karıştırmıştı bakkalda. içe içe karıştığı sokaklar, iç içe.
-güz sarısı bir rakı kapağı.-
eski mısır’da bir tanrı: ra kağıdın üzerine koyduğunda yuvarlaklar çizersin o kapakla. dükkânın önündeki çardakta yarım bırakılmış bir bulmaca vardı. dağılır gidersin. düşünceler toplanmaz, ellerinin arasından dumanlar akar gider. kötü bir hoparlörden dinliyor gibi olursun en sevdiğin şarkıları.
arnavut kaldırımlı sokaklardan çağrışımlara bıraktım kendimi. deliler gibi. sanki gözlerimin içinden kameraya alıyorum seyrettiklerimi. bir pazar sabahı feci bir yağmur yağıyormuş mesela. kireçburnu’ndan ortaköy’e giden bir otobüsün arka camından izliyoruz. eski bir türk filmi olsun bu. birazdan nice saça ayna olmuş arka camdan başlangıç yazıları geçecek. yönetmen. senarist. baş oyuncular.
türkan şoray’la oynamak istiyorum ben bu hikâyeyi.
hikâye mi? toparlayamıyorum.
-sarıydı kapak. sarısı içine kaçmış bir dünya… -
bizmutun simgesi:bi rengi koyuydu kapağın. içi artık kahverengiye dönmüştü. anasonun toprağa karışırken yaydığı hüzünlü bir kokusu vardı. denizi gören meyhanelerde rakıdan sonra soda içilirdi. telefon defterinde parmaklarının izleri vardı. dükkândaki masasında bulduğum kâğıtlarda son yazdığı yazılar: “2 meksefe, 1 paket buji. karbüratör temizlendi.”
italik yazmış, silinmiş gitgide. kâğıtların üzerinde siyah siyah lekeler. elleri değmiş, yarım yamalak, gömlek kolları kirliymiş, kazağı benzin kokuyormuş, dükkânın önünde bir kurt köpeği varmış; geceleri dükkânı bekleyen. dodge marka bir de kamyon sonra. siyah beyaz resimlerde şimdi rengi bilinmeyen. o zamanlar resimler siyah beyaz çıkarmış. kar yağıyormuş sokaklara. sokaklarda kar bir prenses, bir peri kızı, bir lacivert günlük gibi geziyormuş mesela. mesela, masala bir de kahraman lazımmış da ben doğmuşum. gözlüğü duruyormuş masanın üzerinde, bulmaca çözmek, günün sözünü okumak, gazetenin vardiği cep telefonunu alabilmek için kupon toplamak.
-tekirdağ rakısı.-
sol üst köşede resmi olan aktris: türkân şoray karpuz iyi olur tekirdağ’da. eylül ayında palamut çıkar. hem de böyle kocaman palamutlar. kızartarak yenilir, buğulaması da olur. buğulamasına basacaksın soğanla maydanozu. bir de defne yaprağıyla domates. dışarıda pencerenin önünde sonbaharın çılgın sokakları. mavi yeşil denizi güzün. köşebaşlarında nişantaşı’nda şişli’de kasımpatı satan çiçekçiler. ayna gibi ıslak gıcır gıcır görünümler. bir de okumuştum bir yerde: vapurdumanı diye bir çiçek varmış. her ayrılıkta şimdi uğultulu bir lodosun içinde öten vapur düdükleri, rüzgârda uçuşan bir kırmızı atkı.
palamutun yanında en iyi kırmızı soğan giderdi. gittiğimiz lokantalarda garsonların limonla taranmış kalıp gibi saçları olurdu. iyilikle dolu geçen günler işte. dostlarımızla sevdiklerimizle birlikte. her şeyin bir peri masalı olduğu maziler. biz görmedik ama belki bir yerlerde vardı.
mesela faik diye bir kahveci balat’ta, arada giderdin. sonra kayboldu gitti. dükkanında bir zaman çalışmış kemal diye bir tamirci çırağı, çoğu kereler kızıp kulağını çektiğin, onulmaz acılar çektiğinde babası gibi karşına alıp öğüt verdiğin ama kızmayı hiç ihmal etmediğin. ev sahibimiz hacı amcanın kızı vardı, erzurum’dan gelmişlerdi, hamit diye bir aynacıya tutulmuştu kız, kötü yola düştü falan diye dedikodular çıktı mahallede. sonra hapisteyken ziyaretine gidip leylak götürdüğümüz bir akraba, ayçöreğiyle meşhur lezzet pastanesi’nin sahibi dikran usta, minibüsü bozulduğunda hep sana getiren şoför ilyas.
sislerin ardında kalmış, kuzguncuk meyhanelerinde, balık ağlarıyla süslenmiş bir geçmiş.
sevdiğin yerler vardı. gidemedik. sevdiğin yemekler... yiyemedin.
otobüsün arka camından yazılar geçiyor. türkân şoray. hümeyra. film başlamak üzere.
-bir rakı kapağı diyorum sadece.-
eski dilde ben : ene makamlı sesler duyuyorum. kalabalığız. sokaklar, bulvarlar, hayat. büyük bir kalabalık içinden geçiyorduk. içimden büyük bir kalabalık geçiyordu. sen evdeydin. zayıflamıştın, sessizdin. geçmiş gün işte, masada şişeler, biz bağırıştıkça sallanıp duruyordu. tartışıyorduk. sayfaların arasında yorgun ellerinin gezindiği telefon defterindeki parmak izlerinden anlaşılıyor.
evden kaçmıştım ben. bulunabileceğim yerlerin telefonlarının üzerinde hep lekeler. lekeler. siyah, yağlı, parmaklarının çizgileri görünecek neredeyse. belki de benim gözümde derinleşip büyüyor her şey. yokluğa karışacağız. dirim-kadıköy, ali ev-tiyatrocu, tepum iş merkezi, murat-janet hanım.
bulmaca çözmeyi seviyordun, beni arayacaktın şimdi, bulacaktın da. eve çağıracaktın. serserini. kıvırcık saçlını. şairini. kadıköyü’nde eskiden kayalıkların olduğu yerde, kim bilir kimin doğum günü, hangi şairin ölüm günü kim bilir. elimde güzel marmara. kimin ihanete uğramışım anımsamıyorum. dalgalar çarptıkça tuz akıyor üzerime. sular akıyor. aralıksa üşüyorum. yanıyorum ağustossa.
derinleşen parmak izlerinde cami kubbeleri görüyorum. derinleşen izlerinde… derinleşen…
-küreğin ucunda bir rakı kapağı. çocukken masada dururdu, dilimi içine değdirir şekerli tadında kalırdım -
ünlü bir romancımız: selim ileri kim bilir hangi şarkı çalıyordu teypte. akıp gidiyordum çağrışımlarda. sel gibi. çok yağmurlu bir fikirtepe akşamı. zemin kattaki bir evin koyu perdeleri. yâr yatağında, elimde şiir kitapları, devrim yapmıştım. yâr yatağında demişim, pardon. yer yatağında. kaloriferin önünde, petekler sırtıma batarak, sıcak uçları… devrim yapmıştım. bir iktidar düşmüştü içimde, gözlerimin önünde bir kral devrilmişti sanki.
dükkânın kapısında kare kare camlar vardı. tatile gittiğimiz ssk kampının yemekhanesinin camlarına benziyordu. toplaşıp çocuklarla akşamları balık tuttuğumuz. kartal taraflarındaydı. şimdi üzerinden yol geçiyor. şimdi üzerinden bir sürü adım anılarımızın… oranın yemekhane fişlerinden biri kalmış cüzdanımda. haydarpaşa - adapazarı hattında işleyen trenlerin biletlerine benziyor. küçük bir mukavva parçası, 3.5 * 1.5 ebatlarında, açık yeşil, biletçinin gelip damga vurduğu. arada bir o eski trenlere binen sucular, damga pulcular. aldığınız şeyin yanında tarak verirler, damla sakızı verirler.
artistler kahvesinden figüranlar da bulmak lazım. yadigâr ejder öldü. erenköyü’nden geçerken ilkyaz. suadiye’den geçerken kış. dükkânın kapısında kare kare camlar vardı. uzun selvi ağaçları. düşündüklerimi toparlayamıyorum. selvi yerine servi demek istiyorum nedense, alnının yazısı yerine anlının yazısı. sesleri alan : erkan esenboğa.
-rakı kapağı, açılıp bir köşesine konur masanın, ilk kadeh doldurulur, her şey böyle daha iyidir. kapağı yeniden kapatmak unutulur, öpüşülür, konuşulur…-
tekel’in eski adı: reji
küçük bir araba. sarı renkli. volkswagen bile daha büyük. “bizim oturma odasına bile sığar,” bu araba demiştin. gülüşünde gece kokan pencereler vardı, içeri yağmur dolan, kayıp akşamlarımız, hüzzam şarkılarımız vardı gülüşünde.
oysa son görüşümde yırtık, yorgun geriye doğru savrulmuş bir ifade, otel odalarının yalnızlığı, tarihi hamamların olduğu sokaklar, karanlık bayram akşamları, kar akşamları, sadece akşamlar.
küçük bir araba yine. markası topolino. yugoslavya’da tarlaları süren çifçilerin arazide bir uçtan bir uca gitmek için kullandıkları dört ileri bir geri vitesli, bire takmadan duramayan, küçük bir kelebek ya da kedi yavrusu gibi bir şey. üniversite sınavına gideceğimiz sabah ne çok üzülmüştü o küçük sarı araba, arka tarafındaki koltukların tamirde oluşuna da, demirlerin üzerinde oturtmuştu bizi.
üzülmüştün mutlak. iyi şeyler olmasını isterdin. iyi şeyler yapabilmek. bil ki yaptıkların yetmedi. bil ki yapacakların vardı. olmadı. bil ki olamadı.
-üzerinde küçük böcekler geziniyordu, sonsuz bir sarıydı kapak. yüzünün rengi ayakların sarıydı.-
bir kitap adı : canşenliği
boğaz köprüsü’nden avrupa’ya geçerken mi yoksa asya’ya geçerken mi para verilir bir türlü öğrenememiştim. üst geçitlerin altından geçerken sanki birdenbire yıkılacakmışçasına bir tedirginlik duyuyordum. geceleri uyurken birdenbire bir korku, sanki deprem olacak da tonlarca beton...
nasıl anlatmalı sanki şuracıkta bir yangın çıkacağına, taşların altında kalınacağına, gemilerin batacağına, arabaların kaza yapacağına dair bir korku. sevgililerin ayrılacağına, piyangoların çıkmayacağına, ışıkların söneceğine, asansörde kalınacağına, çukura düşüleceğine, köpek ısıracağına... müjdesiz, çiçeksiz bir telgraf beklentisi.
pembe, odanın rengidir, sarı ise koridorların. yatak çarşafları beyaz gibi. lekesiz. yan tarafta bir doğumhane var. yeni doğmuş çocuk ağlamaları. saçları ıpıslak, pespembe yüzleri. tırnaklarının var olduğunu görmüştüm bir saatlik bir bebeğin. hem de uzundu. kazısın diye hayatı. yaşasın, büyüsün diye. ölenlerin de uzarmış tırnakları. niye?
üstgeçitten görünüyordu işte odan. sanayi mahallesi durağında. orda bir üst geçit var. gidin bakın. bir tarafı askeriyedir. o tarafa doğru değil diğer tarafa. diğer tarafta mavili beyazlı bir bina. içinin pembesi görünen küçük odalar. sağ köşede sondan bir önceki odaya bakacaksınız. beyaz tül perdeli. ağaç dalları arasından akşam olacak. hemen üstgeçitin yanında bir sokak lambası. sokak lambaları içinizi yakar.
pembe beyaz, hasırlı meyhane diye bir yer bulmuştuk, oranın masa örtülerinin rengiydi. senin için içmiştik, patlıcanlı domatesli bir şey var ya ondan, peynir, kavun, rakı. sen içemiyorsun diye. fotoğraf makinesinin objektifinden nurgül’ü gördüm, arkasında caddenin ışıkları vardı, tellere asılı mor çiçekler. üstgeçitin oradan görünen odanın penceresinden bakın, siz de göreceksiniz. bir nurgül vardı o odada. bir saadet vardı. onları göreceksiniz. bir resim gibi kalmışlardır orada.
bir de sen vardın. kuruyan ağzını siliyordu saadet ıslak pamuklarla. -saadet’i kim oynasın? en iyisi hümeyra.- alnın terliydi. nefesin zorlanıyordu. sadece kemiklerin görünecekti bir zaman sonra. üstüne üstlük ciğerlerini üşütmüştün. öyle söylemiştik sana. artık birkaç gün sonra eve döneceğiz demiştik. fenerbahçe’nin maçını izleyecektin. kalkıp kendi başına traş olmak istemiştin. üç aydır aç yaşıyor olmaktan bir şey yapacak halin yoktu ama hayata tutunan ellerin vardı işte. ellerin; bayram sabahları öpüp başıma koyardım, temiz mendiller koyardı cebime, harçlık verirdi, kulağımı çekerdi. ellerin hayatın adaletsiz olduğunu bilirdi.
giderken allahaısmarladık mı denilir güle güle mi ? hâlâ karıştırıyorum.
-çok üzgün bir rakı kapağı.-
mezar, karayer: sin
hayatı yazmak istiyordum ben. hayat yazılan bir şey değil oysa biliyordum. ama istiyordum. israrcıydım. hayatı yazmak, her gün yaşanan şeyleri yazmaktı ama ben istiyordum. klasik derlerdi, klişe duyarlık derlerdi, postmodern değil derlerdi. biliyordum.
hastaydın işte itiraf etmeli. hastaydın ve yemek yemekte zorlanıyordun. içinde büyüyen bir şey… sinsi sinsi, içten içe, kırıcı. büyüyen bir şey. seni engelliyordu. yiyemiyordun. marketten alışveriş yapmıştık. hediye hamburger kuponları kazanmıştık. sana hamburger alacaktık
eve geldik. balkondaydın. serumunu çözmüşlerdi. günlerdir açtın çünkü. ancak kocaman bir şırınga ile bağırsaklarına bağlı borudan verdiğimiz mamalar... çökük yüzün. yeşil karası gözlerin. yeşil karası ne demek bilmiyorum. öyle geliyor içimden, öyle diyorum. yeşil karası. balkondaki büyük hasır sandalyede oturuyordun. hasır. balkon ıhlamur kokuyordu akşamdı. yavaş yavaş yaz bitimleri. yavaş yavaş ömür geçişleri. hamburgerin sarılı olduğu kağıdı gördün. senindi. senin içindi. kaç yılın diyeti belki. kaç asırın. kaç emeğin karşılığı şimdi öylesine bir hamburgerdi. kıyma, turşu, ketçap, mayonez, ekmek. yuvarlak bir şey avuç içi kadar.
avuç içi: aya.
sen hiç bir taneyle doymamı istemezdin benim oysa o bir taneyi bile zar zor bitirmiştin. gülümsedin, doğrulmuştun. “başka şey isteseydim allah’tan, olacakmış demek ki, nasıl da canım istemişti böyle bir şey,” demiştin. içimden parça parça bir şey yitirdim. akıp gitti. kanım donuk. mutfak duvarına yaslandım, sonsuz ağladım. allahtan başka bir şey isteseydin keşke.
otobüsün arka camından görünen filmin en güzel sahnesiydi bu. nurgül’ü, türkân şoray oynayacaktı. benim için talip olmadı hiçbir oyuncu. eski fotoğraf çerçeveleri istediler, ben kabul etmedim, buzdolabında hastaneye giderken bıraktığım bir şişe gazoz vardı, iyice soğumuş, o istedi, yüz çevirdim, kalemlik vardı masanın üzerinde, iki yunus balığı, bir küçük albüm, tütsü yakmak için ahşap bir şey. hepsine hayır, hepsine hayır.
-hava toprak kokuyordu kapağı bulduğumda, yorgundum, herkes bana bakıyordu, biraz sonra taşları yerine koyacaktı serdar.-
eski dilde bağırsaklar.
bunu bir türlü çözememişsin. baktım, hiçbir harfi çıkmamış. sağdan denemişsin, o maddede “riyaziye” yazıyor “matematik” demek, ma’sını bulmuşşsun bir de sondaki k’yı. çevredeki diğer sorulara bakmışsın. “labada” yazıyor bir yerde. ancak orası verebilir aradığın cevabın bir harfini. “efelek” olacak cevap ama onu da bulamamışsın. cevap yok. cevap verememişsin.
serdar bir şoför. eskiden otobüs şoförüymüş. şimdi bir şirkette özel şoför. hâlâ gördüğü otobüslerin peşine takılıyor arabayla. “en çok tıss tıss eden seslerini dinlemeyi seviyorum,” diyor. tokat’tan gelmiş. hacıhüsrev’deki bekar evlerinde kalmış bir zaman. kırklık ampüllerin ışığında bit içinde yerden sigara toplayan adamlardan biriymiş. bir battaniyeyi yatak edip yatmış kendine. sonra şehirlerarası yollarda muavinlik. uykusuzluğu tanımış. yolların sonsuz olduğunu öğrenmiş.
mermercinin birinin yanına çırak girmiş, usta olmuş. mezarlara mermer yapmaya başlamış. ama önce bir süre mezarlıklarda çalışmış. ölü gömmüş, tabut taşımış, toprağı kazmış. rakıyı çok sevmiş. en çok çiroz salatası ile sevmiş. sonra taşçılık. “hüvelbaki” yazmayı öğrenmiş taşlara. doğum ölüm tarihleri arasında hayat hikâyeleri düşünmüş.
askere giderken bayağı zengin olmuş ölümden kazandığı parayla. hiç sahtekârlık yapmadan hem de. askerdeyken, abisine emanet ettiği dükkânda, bir ödeme için milyon yazamadığını düşünüp üç sıfır daha ekleyerek milyar yazan abisinin yaptığı hata, asker dönüşü onu beş parasız kılmış da bir büyük şirketin müdürünün yanında özel şoför olmuş. ölümden kazanılamayan helal para…
talat bulut oynasın serdar’ı. bıyıklarını kesmesin. eski bir kot mont giysin üzerine. saçlarını ıslatsın hep. en bıçkın, en delikanlı, en içli haliyle oynasın. adı serdal olsun da filmdekiler ona hep serdar desin. serdar bir kızı çok sevmiş olsun, aileler yüzünden ayrılmış olsunlar onunla.
ah eski dilde kayıplar… hatıralar çok eski bir dilde…
-bir rakı kapağı. şişli’de bahar. bir meyhane. sensiz saadet neymiş şarkısı çalıyormuş içeride.-
boru sesi : ti
askere gidecektim. her şey yeşildi. gözlerin gibiydi. gözlerin gibi uzak içli bir yeşil. kaç kere yazdım kim bilir. kaç kere söyledim yaşamadığını. iyi yaşayamadığını. ameliyat çıkışında doktor, “hiç beklemediğimiz gibi oldu,” demişti. ameliyathanenin altındaki kafetaryadaydık. kız kardeşin, ben ve bir de rasim (macit koper) oturuyorduk.
kimsenin birbirini sevmediği bir şeydi hayat. tavanda köşede küçük bir televizyonda sesi kısılmış bir türk filmi oynuyordu, belki de bu yazdığım, kim bilir. yerin altında ameliyathanenin kenarında bir kafetarya. ayran içiyoruz. herkes ameliyattan çıkıyor. ameliyathaneye giriyor. bu hastane ülkemizin en büyük ssk hastanelerinden biriymiş. alt katlar bütün bütün ameliyathane.
kızkardeşin içeride ne olursa gelip bize de söylemesi için ameliyathanede çalışan hastabakıcıya para vermek istiyor. yanında bozukluk yok. macit’e söylüyor. bakarım diyor macit. ortalık yerde hastabakıcının gücüne gitmesin diye düşünmüş olacak. sonra adamı bir köşeye çekip sigara parası diye sıkıştıracak ceketinin cebine ama kızkardeşin eğilip kulağıma macit’in dedikosunu yapıyor bana. “biz herkesten başkayız anacım,” diyor. kimsenin kimseyi sevmediği bir şeydi işte hayat.
hastabakıcı dün gibi gözlerimin önünde, hatırlıyorum; çipil gözleri vardı, karadenizli bir burnu. başındaki lastiği çıkarıp yanımıza gelmişti. ameliyat başlayalı yarım saat olmuştu daha. uzun boylu çok zayıf beyaz saçlı bir adam. bembeyaz saçlı bir adam, ölüm meleği gibi bir şey. yanımıza bir sır verir gibi yaklaşmıştı. “hastanın durumu hiç beklediğimiz gibi çıkmadı abla,” demişti kızkardeşine.
ilyas salman’ı gördüm televizyondaki filmde. bir kitap fuarıydı yanına gittiğimi hatırladım. imza günüydü. ağzı votka kokuyordu. portakal suyu - votka. şiir kitabını imzalıyordu. ilyas salman’ın bir şiir kitabı olabileceğini hiç düşünmemiştim.
hastabakıcı son gelişindeyse, “mecburen boru taktık abla,” demişti. boru takmışlar. neden. kimse bana bir şey söylemiyordu. “boru takmışlar,” diyorlardı. bağırsaklarına boru takmışlar. bir kaç ay sonra midesinden yemek yiyemeyecekmiş. yazarken şimdi belki duyar diye içim titriyor. bir süre sonra tümör bütün mideyi saracakmış. sapsarı duvar dipleri anımsıyorum düşlerimden.
ilyas salman’ın sesini duyuyordum da anlayamıyordum türküsünü. ağzından buharlar çıkıyordu. geceydi. soğuktu. “soğuktu ve yağmur çiseliyordu” diye bir film ismi nedense. otobüsün arka camından her yer su içinde. diplerdeki evleri sel basmış. çağrışım seli. değişik mamalar varmış, pirzola yediğinde alacağın vitamini onlardan da alabilecekmişsin. kocaman bir şırıngayla o borudan bağırsağına verecekmişiz. o zaman sindirmiş gibi olacakmışsın. neden?
duvar dipleri yine. iki ayağımın üzerinde yere çöküp askerde olduğu gibi, geceleri yıldızlara bakarak, seni, türkân’ı, hümeyra’yı hayatımızı düşünürek... askere giderken olduğu gibi, beni havaalanında bıraktıktan sonra eve gidip odanın kapısını kilitleyerek koca adam hüngür hüngür ağlamışsın ya, ben de duvar diplerine çöküp, keskin ilaç ve çamaşır suyu kokusu duymuştum, aralık tuvalet kapılarından yaz rüzgârına karışmış hasta sidiği ve antibiyotik ve serum ve gözyaşlarım benim...
-“şeytan diyor ki anasını satiyim yak mangalı koy bir şişe de rakı”, demiştin…-
havai fişek: may.
may çıkmış sadece. maytap olacaktı besbelli ama bulamamışsın cevabını. o koyamadığın bir şişe rakı, o yakamadığın mangal için pişmanım. yaz boyunca her gün biraz daha eriyordun. nisandan temmuza dek. hümeyra ile karşılıklı yataklarda yatıyordunuz. kusmaya da başlamıştın. içinde kimsenin durduramadığı sinsi bir telaş.
tümörden bir büyük parça dağılıp parçalanıyor. dağılan parçalar kan damarlarına yapışıp kanını emerek büyüyüp, kocaman parçalar oluyorlar. sonra o kocaman parçalar, tekrar parçalanıp küçük parçalar haline dönüşüyor kan damarlarına yapışıp tekrar kanını emiyor. büyüyüp daha çok parça oluyorlar. ve daha çok ve daha da çok ve ilanihaye.
“tanı : uzak metastaz. cg 103 tümör bölgesinde inoperaktif mide ca.”
“tedavi : yok.”
oturduğumuz mahallenin yan tarafında büyük bir eğlence tesisin arka bahçesi var. zengin düğünlerinin yapıldığı bir yer. tarabya’da bir lokal. o aç halinle geceyarıları, sızmış gibi uyurken, patlatılan havai fişeklerden korkuyla uyanışın. yüzünün karanlıktaki bembeyaz hali. uzak metastaz.
ilk şiir kitabımda “ya yıldızlar, korkmaz mı havai fişeklerden,” diye bir dizem vardı. sana yazdığım bir şiirin adı da “uzun paltolu bir yıldız”. garip değil mi ?
“mide ca.” bu yazının yazdığı kağıdı sana hiç göstermedik. mide cancer. mide kanseri. bir zengin düğününde eğlenirken, gülerken onlar, papyonlar, kravatlar, binbir değişik tuvalet modeli, açık büfe yemekler –sen hiçbir şey yiyemiyordun-, sınırsız içki, havada uçuşan dolarlar, kim kiminle, kimin kıyafeti en güzeli şekerimler, şirket evlilikleri, finans müdürleri, borsa haberleri, at yarışı zenginleri, tüm mankenlerin oynamak istediği entel yönetmen filmleri... havai fişeklerin sesinden korkarak uyanıyordun işte
biz belki ölürsün diye korkuyor, gece koridordan geçip üstünü örtmeye gelirken, yüzüne vuran eski ayışığında ölüp ölmediğini anlamak için sana bakıyorduk. havai fişekler patlamadan önce ciuvvvv diye ince bir ses çıkarıyor yükseliyor ve hemen sonra patlıyordu. binlerce ışık seli dağılıyordu havaya, dönerek patlayanı, yeşil ışık çıkaranı, birdenbire dağılıp patlayanı, bir sürü çeşidi vardı ve hepsi çok görkemliydi. allah bin türlü belasını versindi hepsinin.
korkuyorduk. uzak metastaz. korkuyorduk. kanını emen parçalar büyüyordu...
bulmaca bitti. çözebileceğin kadarını çözmüştün. senaryo tamam. film bitti. şarkı, gülüş bitti.
bir cumartesi sabahı telefon çaldı. hümeyra tekrar çağırdı bizi. gittik. sanayi mahallesi durağının orada, askeriyenin karşısında bir hastane bulduk. suzan avcı ağlıyordu: annen (suzan avcı oynasın ölmediyse.) ambulansın içine koyduk seni. için tıkanmıştı. acı çekiyordun. acı çekiyordun diye bir kez daha tekrar etmek yazarken. neyi çoğaltacaksam böyle.
“terminal evre” diyecekti doktorlar. aklımda otobüs terminalleri... türkân’a kaçıp giderken otobüs terminallerinde, “paran var mı?” diye soruşun. “kızın yanında parasız olmaz oğlum,” deyişin. “şu saçlarını tarasaydın ya biraz, ayakkabılarını da boyatmamışsın, erkek adam temiz olur...” sonra gülüşlerin. nedense yine “oğlum,” deyişin. oğlum, bir nehrin denize ulaşması gibi bir kelime.
hayatı yazmak istiyordum. ölümü yazıyordum. akşamları işten dönerken metronun camlarında yüzüme bakıyordum. başka bir adam vardı yüzümde. büyüyordum. büyüyordum ben. sakallarım, saçlarım. şiirlerim.
yollarda doğalgaz çukurları. ambulansın içinde, başucunda duruyordum. kızkardeşin ve hümeyra önde şoförün yanındaydı. eski şofördün bilmez miyim? “ne biçim kullanıyor bu herifler arabayı,” demiştin. borunun vücuduna bağlı olduğu yer yara olmuştu bir de üstelik. araba her çukura girişte, senin yaran, benim içim acıyordu.
suzan avcı, “altına bir hasır koyun gömerken,” diyordu. ölürse. hasır. ölüm.
ölüm, bir anı, uzak bir sızı gibi yokluyordu beni. bazen ürperir ya insan. bir arkadaşım herkesin öteki tarafta bir ağacı olduğunu, oradan bir yaprak düştüğü zaman ürperdiğimizi söylemişti. öyle zamansız ürpermelerin sebebi ölüme yaklaşmakmış demek... son yaprak düşünce ölürmüş insan. masal güzelliğindeki ifadelerin içinde biz son yaprağı bekliyorduk.
bulmaca bitti. dükkânın kapısı kapandı. kalfan kötü bir kağıda, kötü bir yazıyla bir şeyler karalamış (ilyas salman oynasın): “usta öldü. cenaze namazı şişli camii’nde, öğlen namazını müteakip.”
eski dilde bağırsaklar.
bilen varsa söylesin. her bulmacada değişik çıktı. bir oyun bu değil mi? artık nefes boruna kadar metastaz yapmıştı tümör. talat bulut ve ben seni gömebileceğimiz bir yer ayarlamaya gittik. devlet dairelerinin bitmez tükenmez sarı merdivenleri...
tam da o günler. türkân şoray ile galata mevlevihanesi’ne gezmeye gitmiştik. tavanda çok güzel şekiller vardı. iki yana açılan kapıyı çekip sema alanına girmek istedim. ellerimi narince gökyüzüne bırakıp dönecektim. kafesli pencerelerden mevlevi dedelerinin mezarları, arapça yazılar. işte o arapça yazılardan bir tane daha; tabutunun üstüne sarılan yeşil örtüde yazıyordu. anlamını sordum. “ölümü her canlı tadacak yazıyor,” dedi hoca. sami hazinses hocayı oynasın ölmediyse, lütfen.
oksijen bağlıyorlardı hep ağzına. kardiyovasküler diye bir söz uçuşuyordu kulaklarımda. “kriz gelecek gidecek,” diyordu doktor. “artık ne kadar dayanır onu allah bilir.” koridordaki sarı duvarların dibine çöküp ağlıyorduk. biz her yerde ikimizdik türkân’la ve kızarmış gözlerimizden bir yaz geçiyordu.
son akşamına yaklaşıyorduk. pencereden, üstgeçitin altındaki bir büfe gözüküyordu. “camı açın azıcık çocuklar,” dedin bize. türkân, “su ister misin baba?” diye sordu. on gündür boğazından sadece su geçebiliyordu. sadece su. “ver bir bardak kızım,” dedin. durdun. ezan okundu. “iyileşeceğim inşallah,” dedin ezan okunurken. ellerini zar zor kaldırıp dua ettin. “amin,” deyip ellerini yüzüne sürdükten sonra, serumsuz elini, midenin üzerinde dolaştırmaya başladın. ne yapmak istemiştin. bir büyü mü? ellerin hayatın adaletsiz olduğunu bilirdi. yolda bir adam iştahla soda içiyordu, yeşil bir şişeden. bana döndün. hemen arkanda duruyordum. “gel,” dedin. “söyle usta,” diye fırladım. “bir soda alsana bana, canım çok istedi.” bu bana söylediğin son cümle miydi ?
fırladım dışarı. ağlayarak. koşuyordum. aldım. getirdim. hümeyra içirdi sana sodayı. birden türkân, “iyileş de şöyle bir deniz kenarına götür yine beni olur mu baba,” dedi. “ah be kızım,” dedin zar zor konuşarak. “nerelere gidecektik, ama olmadı.” ağlasam mı?
ölmüştün işte baba. seni yıkarlarken gördüm en son ben. sen beni görmedin değil mi? iki zayıf adam, ellerinde sabunlu bezler, taş kesilmiş bedenini yana çevirmişler, sırtını ovuyorlardı. o adamları başka yede görsem mutlaka hikâyelerini yazmak isterdim. oysa yüzlerini bile anımsamıyorum şimdi. sıcaktı buhar vardı içeride. bitmez tükenmez bir çağrı mermer duvarlardan. ölünce insan neyi yitiriyor...
talat dua okuyordu. yüzünde sabunlar vardı baba. sol gözün açıktı. irice bir yeşil. gözün yanmaz mıydı sabundan? bir an önce oraya da su tutsunlar istedim. o göz beni göremeyecek miydi bir daha. hayatın hiç bitmeyen dirimini... sonra göğsünü ovmak için yine sırtüstü yatırdılar. bacakların incecikti. bacakların yerine iki tahta parçası bağlamışlardı sanki.
ama sen sol gözün dumanlar içinde bana baktın. bakmadın mı?
son hamam, son banyo, son su. bakışıyorduk bence. (adamların ellerinde seni yıkamaları için tuttukları süngerler sarı–lacivertti.) yüzünde yırtılmış krepon kâğıtları. bakışırken bakışırken, gözüm beline doğru kaydı da... hastanede bağırsağına bağlı o boruyu kesmemişlerdi. hâlâ oradaydı.
boru sesi : tiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
incecik bir ses kulaklarımda, ama gümbür gümbür. “onu çıkarmayacak mısınız,” diye zorla sorup işaret etmeye çalıştım boruyu. koca bir bina yıkılıyor içimde. “çekeriz abi biz onu,” dediler. “sağolun,” dedim dışarı çıktım. o adamlardan biri boruyu yumruğuna sarıp, tek bir hareketle...
son yazılar geçmeye başlasındı artık. selvi ağaçları dışarıda. servi demek istiyorum. kefenlendin tabuta koyduk. namazın kılındı. çelenk getirenlerin listesini tutmuş bir adam benden para istedi. tüm paramı verdim. kağıdı cüzdanıma koydum. kâğıtta “merhum tülay caymaz beyefendi...” gibi bir şeyler yazıyordu. bir adam, sana çelenk gönderenlerin adını yazmış, çizgili bir dosya kağıdına. o kâğıtları, okul kantininden gidip alırdım ben, sınavdan bir tenefüs önce. çocuktum. mor ve kalın çizgileri olurdu o dosya kâğıtlarının ve yazamazdım doğru dürüst.
sonra ayakkabılarım çamur oldu. onu hatırlıyorum. mezara indik. talat, uğur (küçük oğlun, kardeşim, o kendini oynar, yakışıklıdır) ve ben. kimse oynamak istemedi beni, ne kırılan fincanlar, ne ilk şiir defterim, ne haydarpaşa vapur iskelesindeki saat, ne güz kestanecileri… kefenlenmiş seni tutup koyduk serdiğimiz hasırın üstüne.
taşları kapattı talat. kapatırken elini sıkıştırdı. arabada, her şey bittikten sonra eve dönerken, ben yıkama odasından çıkınca, senin açık olan sol gözünü kapattığını anlattı. açılmış ama. bir daha kapamış. bir daha açılmış. bir daha kapamış. yine açılmış. ağlayacakmış. tutmuş kendini. bir büyük açarım demiş içinden. onur’u da ararım. bir büyük açarız. anca öyle ağlarız ustanın hayata böyle gözleri açık gidişine.
sen öldün ya baba, seni kim oynasın ölenlerden. sadri abi oynasın mı, hani “ben sana mecburum” filminde, yok yere hapis yatan, bir kere bir filmin sonunda mahkemede, hakimin karşısında ağlayan, selamına yemyeşil güldüğün turist ömer oynasın mı? sadri alışık oynasın mı?
kalabalıktı mezarın başı. adamın biri kürekle toprak atmaya başladı. havai fişekler patlıyordu beynimde.işte tam da orada, o anda, mezara toprak atan adamın küreğinin ucuna birden bir rakı şişesinin kapağı çarptı. çın diye çınladı ortalık. çanakkalenin bir ilçesi: çın. halbuki çan olacak. yanlış çözmüşsün. mezar yerini bize satan adamın elinde kayısı pestili vardı. durup durup onu yiyordu mezarın tapusunu bize devrederken. “severdi rahmetli,” demiştim.
düşler, dumanlar içinde kayısı pestilinin sarısına yakın çekim iyice, hastanenin sarı duvarlarına, balkondaki masanın sarı örtüsüne, son yediğin hamburgerin sarı kağıdına, sarı yüzüne...
sarı bir şeylerin üstüne, siyah bir yazı düşmeden önce çekilecek sahnedir:
talat bulut ve ben arabadayız. seni uğurladık, eve dönüyoruz. tam da sadri alışık’ın sevdiği eski bir dodge. portakal rengi bir kamyon. bir düş rengiyiz hepimiz. eve dönüyoruz. sadri alışık ölmüş. torpido gözünde bir beyaz zarf. içinde bir defin kağıdı: “hasta sabah saat 6:50 sularında exodus olmuştur.” en allta imza yerinde son yazıyor olsun.
sabahlar en sevdiğim vakitleriydi dünyanın.


1 Comments:
At 2:17 AM,
Anonymous said…
çok. ağlamak. bir başka öykü bu. nokta (.)
bu yorumu okuyup lütfen siliniz.
Post a Comment
<< Home