Notos Öykü dergisinin Edebiyatımızda Geleceğin Ustaları soruşturmasında adınızın geçmiş olması nedeniyle, edebiyat dergilerimizde giderek artan “soruşturma” olgusuna bakış açını sormak istiyorum öncelikle. Ve “edebiyatımızda geleceğin ustaları”ndan biri olarak görülmenin sizde uyandırdığı hisleri…Dergilerin çeşitli konular üzerinden yürüttüğü soruşturmalar, özenli ve kuşatıcı yapılmadıkça aynı isimlerin tekrar tekrar yineledikleri sözleri biriktiriyor. Hep aynı isimlerin yer aldığı değişik soruşturmalar, en nihayetinde aynı ‘tek’ tavra çıkıyor. Çeşitliliğin olmadığı süreçler ortamı, fikirleri kısırlaştırıyor. Aynılığın egemenliği sürdükçe dergilerin okunmayan sayfaları artmış oluyor kanımca. Bu da emek ziyanlığı.
Ama hep diyorum ya şiirleri, öyküleri sevdiğim zaman kesip saklıyorum hâlâ... Bu bağlamda kendimce işlerlik adını verdiğim bir şeye inanıyorum. Söz konusu soruşturmaların herhangi biri, onu okuyanların fikirlerinde değişim yaratıyor mu; buna bakıyorum öncelikle. Yoksa demin de dediğim gibi aynı kişilerin birbirini tatminine dönüşmüş soruşturmalar, o kişilerin dışındakilere de dokunamamış oluyor. İmza yetkisi her daim iyi değildir.
Ustalık meselesine gelince. Geleceğin ustalarından biri gibi ‘ciddi’ bir etiketi alıp kullanabilmek oldukça sakıncalı bir durum. Gelecek adına çıkıp söz almak her şeyin çabucak değiştiği bu ortamda çetin bir iş. Ben artık herhangi bir oyunda zar ya da pul olmayı hiç istemiyorum. Çünkü Asaf’ın dediği gibi düşünüyorum: ‘Öğrenemedim gitti / öğrenemedim gidecek / acaba oyunlar mı yalan / oyunlar mı gerçek...’ Yine de, içinde önemsediğim bir sürü ismin bulunduğu bir ortamda hatırlanmış olmak oldukça gönendirici. Aksini iddia etmek de saçmalık olur zaten. Kim biraz daha fazla sevilmek için yazdıklarını yayımlamıyor ki. Yoksa insan sadece yazar, yayımlamakla uğraşmaz, bunu düşünmez, öyle değil mi?
İlk kitabınız Kâh ve Rengi, sonraki şiirlerinizin ipucunu veren şiirler barındırmasına rağmen, daha kapalı ve zor okunan bir kitaptı. İlk kitabınızdan bugüne neler olup bitti de daha yalın ve lirik bir şiire yöneldiniz? O ilk kitabın şiirleri nereden baksan on iki yıl önce yazıldı. Genç, yolun başında, deneyimsiz bir adamın dizginlenemez tutkuları, heyecanları, ben de buradayım deme isteği var hepsinde. Sonra zamanla (kırk yaşındaki biri için olmasa da yirmi yaşındaki biri için önemli değişimlerin geçirileceği hatırı sayılır bir zamandır 12 yıl) başka bir bene dönüşüyor insan. Bir tek ölülerin fikirleri değişmez.
İnsan başkalaşıyor, tutkuları, istekleri, yaşadıkları, küskünlükleri, sevinçleri... Hele de iyi niyetli biriyseniz. Şiirim yalınlaştı mı bilemem ama ‘o ilk kitaba göre’ daha yalınlaştığını söylemek mümkün. Üstelik kendi yükümü çoğalttım bunca zaman içinde. Daha çok karıştım. Büyüdükçe her şeyi artık bildiğini düşünen, malzemesini eksilten insanlardan korkarım. Belki o karmaşadan kaçmak için bunca lirik bir şiire yöneldim. Bir de tabii lirizmin en çok şairler tarafından alaşağı edilmeye çalışılması var. Ben hep yenilen takımı tutmuşumdur....
Gündelik yaşantımızdan öylesine çekildi ki lirizm, nostaljiyle karıştırılır oldu. O artık yaşamımızda olmadığı için daha çok töre cinayeti yaşanıyor bu ülkede, bundan dolayıdır ki kuyulardan insan kemikleri çıkıyor, bundan dolayı pembe kitap kapakları griye döndürülüyor, bundan dolayıdır ki kendileri gibi olmayan herkesi duygu böcüğü ilan ediyor insanlar... Bunlar sadece küçük sebepler ama varlıklarını inkâr etmek mümkün değil.
Kâh ve Rengi adından başlayarak, okuyucuyu dil oyunlarının içine çeken ilginç bir yapıya sahipti. Siz de böyle düşünüyor musunuz? İlginç olduğu doğru galiba. Halen zaman zaman o kitaptan Mızıka’yı, Tango Dersleri’ni birilerinin elinde görüyorum. Bütün kitaplarım gibi onun da yaşanmışlıkları vardır. Bütün yaşanmışlıklar gibi yanlışlıkları... İnsan daha toyken her şeyi, herkesi, her ilişkiyi bitimsiz, ölümsüz sanıyor. Kendini daha büyük görüyor, daha iyi. Zamanla anlıyorsunuz ne olduğunuzu. İçinizi tartınca bulduğunuz sonuç, zamanla daha iyi bir sonuç oluyor. Zaman olmadan insan pek fazla bir şey yapamıyor.
Her şeyden öte, ömrü uzun bir kitap oldu diyebilirim. Bugün halen Kâh ve Rengi denildiğinde Onur Caymaz anımsanıyorsa bir ilk kitap olarak hakkını teslim etmek gerekir öyle değil mi?
Kâh ve Rengi’de eksiltili, tamamlanmamış bir dil kullandınız. Bu dili bağdaştırabileceğiniz bir zihin yapısı var mıydı? Gençliğin getirdiği çatışmacı zihin mesela…Daha gençken her şeyi çözmüş, yolumu bulmuş olduğumu düşünüyordum ama o çatışmacı zihin yapısına zamanla kavuştum. O zamanlar en çok bilmiyorum diyenleri sevmezdim, şimdi en çok bilmiyorum diyebilenlerle ilişki kuruyorum. O kadar çok kişi her şeyi biliyor ki, önce bilmediğini itiraf edebilenleri önemsiyorum.
On sene önce birçok şeyle daha barışıktım. Herkes büyüdükçe evcilleşileceğini, uslanacağını düşünür; sanırım ben büyüdükçe daha barışmaz, daha rahatsız, daha huzursuz bir noktaya geldim.
Şiir dilimin eksiltili, tamamlanmamış oluşu kanımca sürüyor. Ama başka bir boyutta gezinerek. Yoksa bir tamlıktan şiir beklemek olası değildir. Bütünlük, bende daha çok romanı ya da öyküyü çağrıştırıyor...
Bak Hâlâ Çok Güzelsin ikinci kitabınız. Bu kitabın en temel duygusunun “vefa” olduğunu düşünüyorum. Eski şarkılara, kırık aşklara, üzülmüş perdelere, üstü örtülmüş anılara, parasızlık zamanlarına, sokaklara açılan pencerelere uzatılmış bir vefa mektubu gibi…Vefayı seviyorum. Hem bir semt, hem de bir duygu olarak. Edebiyatın ticaretle ilgisi olmayan bir alışveriş olduğuna inanıyorum. Aldıklarınızı gün gelir vermek zorunda kalırsınız. Orada başlıyor vefa. Bunca unutulmuş yazarımızın olması da belki aldıklarını vermeyen, kendini ödemeyen, yıllar geçip de Cansever’in dediği gibi kendini açıklamayan diğer yazarlarımıza bağlıdır.
Biz Türkiye’de iyi yazarı hep konuşuruz da iyi yazar kavramının karşısına iyi okur koymayız hiç. O, deriz, çok iyi yazar ama çok okunmuyor. Çünkü okur ödemiyordur. Aldığını vermemiş ya da hiç almamıştır zavallı. Necatigil, Taşlı Yol şiirinde sanırım, öyle der: Ödedim, yine öderim. Bu anlamdaki vefaya çok bağlıyım. Gelenek benim için her zaman meraklı bir çocuğun karıştırdığı, malzemesi tükenmeyen bir sandık gibi. Yazmak biraz da aldığını vermek demek. Bir yazı yazdığında, üç tane Türkçe yazan yazar ismi anamayan bunca kişinin olmasını, sadece bizim geçmiş yüzyılımızın -onların fikrince- yetersiz aydınlarına bağlamak mümkün mü?
Yeni kitabınız Yaz Tarifesi bilindik izleklerinizi devam ettiren bir kitap. Çokça hüzün, çokça aşk, ama hep mutluluk. Ne dersiniz? Ben Yaz Tarifesi’ni nedense diğer kitaplarımdan ayrı tutma taraftarıyım. Bir kere adında şapkalı a yok... Şaka bir yana Yaz Tarifesi üç şiir kitabım içinde, hamurunda yaşanmışlığı en çok bulundurandı. Çokça hüzün, çokça aşk mı bilemem; yine de hikâyesi sağlam bir ray üzerinde ilerleyen ama hikâyesiz; müziği kulağı rahatsız etmeyen, dipten dibe ilerleyen, kendi içinde tematik yapısı doğru çatılmış bir kitap olduğuna inanıyorum. Zamanla da attığım taşın, vurduğu yerden getirdiği sesi duydum zaten. İlk kitapta oyunlar, ikincisinde hüzünler, üçüncüsünde de anılar var dersem yanılmış olmam sanırım.
Yaz Tarifesi’nde hem yaşamsal hem de şair olarak olgunlaşmış bir adamla karşı karşıyayız diyebilir miyiz? Vallahi şiir için öyle uzun zamandır herkes, her istediğini diyor ki biz de diyelim ne gam. Zaten şiir, hakkında bir şey denildiğinde şiir olmuyor ki. Şiir, insanların hatıralarına, geçmiş günlerine, aşklarına, acılarına, özlemlerine, yaşantılarına tanıklık ettiğinde, onları bulduğunda, onlarla buluşabildiğinde bir ‘şey’ oluyor. Yoksa yazılıp da dergi sayfalarında kalan şiirin –kesin ki dahiyane bir tarafı varsa dergi sayfalarında kalan da büyük şiir, bundan bahsetmiyoruz, dahiyanenin altını çiziyoruz sadece- kanımca bir işlevi olduğunu sanmıyorum. İyi de zaten işlevi olmalı mı diye soranlara diyecek bir şeyim yok. Onlar bol dipnotlu poetik metinler yazmaya devam etsinler. Bu metinler de önemlidir ayrı mesele ama şiir oralarda durmuyor. Bunca iletişim aracının olduğu uygarlık çağımızda bunca iletişimsizliğin sebebini neye bağlarsınız?
“Kendisiyle ne yapacağını bilemeyen” bir insanın şiiri yazıyorsunuz. Şairler böyle midir gerçekten?Hayatıma şairleri mümkün olduğunca az sokmaya çalıştım; tanıdıklarımı da az görmeye. Bizlerin yaşantısında bir birey olma kültürü oluşamadığı için henüz bireyleşememişler tehlikeli, bireyleşmişler de fazla ‘tek’ olduğundan pek bulaşmadım. Herkes için tabii ki de geçerli değil bu. Kıyısında köşesinde duran bir sürü şair ağbi, arkadaş, dost var. Ama işte hayat uğraşısı, düzen, gündelik engelliyor bazı dostlukları.
Benim en sevdiğim şairler ya arada bir yazıştığım o güzel dostlar (Kemal Varol, Metin Güven, Hakan Savlı, Barış Ağır, Fatih Artvinli, Nihat Ziyalan ve adını unuttuğum daha birçok güzel insan), kırk yılda bir buluştuklarım ya da çoktan ölüp gitmiş, şiirleriyle yaşayanlar. Böylesi daha iyi.
Şiirinizde küçük insanların, bazen Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin sıradan yaşamlarına ince ayrıntılarla yer veriyorsunuz. Yaşamı abartısız, olduğu gibi şiirleştiriyorsunuz. Ne dersiniz? Çünkü yaşamı olduğu gibi, abartısız, en saf haliyle seviyorum. Çünkü çoklu bir yaşama kültürüne; yaşamın insanlar tarafından insanca paylaşıldığı, sınırsız, dillerin, dinlerin ve cinsiyetlerin ayırmadığı bir insanlığa inanıyorum. Neyin yalan, neyin doğru olduğunu bilmiyorum, içimin ışığını takip etmek derdindeyim. Çünkü Kurtuluş’ta büyüdüm. Kaldı ki Kürt, Ermeni ve Rum diye ayırmak işime gelmiyor pek. Genetik bağa, kan bağına, milliyete, ırka bağlanmak itici.
Şiirlerinizin mekânı İstanbul diyebilir miyiz? İstanbul aşığı mısınız? İstanbul aşığı olmak için Cihangir’de bir terasta, Bebek’te bir yalıda, Moda’da bahçe içinde müstakil bir evde oturmak, düzenli olarak çalışmamak, kafana göre yiyip içmek gerekiyor. Öteki türlü bu şehrin âşık olunacak pek bir yanı kalmadı. Klimasız metrosundan, itekleye itekleye götürülen metrobüsünden, acil servis benzeri iskelelerinden, kaba saba insanlarından. Hem aşk da bitimli değil midir?
Şiirleriniz oldukça görsel, sinematografik. Son zamanlarda sıkça tartışılan görsel şiirin ne olduğunu bir de size sorsak? Görsel şiir için ne diyeyim. Fazla ciddiye alındığını düşünüyorum. Bir yenilikmiş gibi davranıldı. Google diye bir şey var, gidin bakın. Willard Bohn’dan bu yana gelişimini izlemeye çalıştım. Eğlenceli, zevkli, ilginç bir şey. Yeni çağın şiiri falan olsa dünyanın her yerinde öyle olurdu. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında bu şiirden bahseden kitap var. Tek gerçeğimiz gibi davrandık görsel şiire. Sanki her şeyimiz doğru da bir o yanlış diye düşündük. Kendi adımıza sevmediğimizi söylemek bile tonlarca sanal yazışmaya sebep oldu. Birbirini yiyen insanlar gördüm bu yüzden. Herkes istediği yoldan kafasındaki şiiri yazsın, çizsin; Türkiye’de kimin neyi yazdığından kimin haberi var ki!
Şiirinizin bundan sonraki macerası için bir ipucu var mı? Romanınız ve öykü kitaplarınızı da göz önünde bulundurarak söylemek isterim ki insanın zihnini kurcalayabilecek, uzunca şiirler yazabileceğiniz bir imkân sundunuz. Eliot’un Çorak Ülkesi, Ritsos’un İsmene’si gibi büyük şiirlere varabilecek çok geniş bir şiir dünyanız var. Şiirinizin yön değiştirmesi gerekiyor sanki. Kendi adımı usta Ritsos’un yanına koymam hiç. Eliot gibi yenilikçi bir yol açmayı düşünmedim bile. O büyük buluşlar çağı geçti bana kalırsa. Ama büyüklüğün, yüceliğin zamanının geçtiğine inanmıyorum. Şiir benim için halen çok yüce olmasa ne diye gecemi gündüzümü heba edeyim. Yön değiştirmesi gerekliliğine gelince... Ne bileyim. Bunun gerekliliğini içiniz belirliyor. Rüzgâr nereye eserse demişimdir evvelden de. İnsanın savrukluğunu seviyorum.
Son zamanlarda çeşitli tartışmalardan dolayı adınız çokça gündeme geldi. Muhalif, politik bir alan mı açıyorsunuz kendinize? Yoo, aslında herkesin yapması gerektiğini yapıyorum ama çok ortada yaptığımdan sıkıntı oluyor sanırım. Bunda biraz da sekiz dokuz aydır üzerinde çalıştığım 12 Eylül döneminde geçen romanın da etkisi var. O döneme dair okuduklarınız, ister istemez bir miktar politize olmanıza neden oluyor. Bunca apolitik bir ortamda da bu durum göze batabiliyor. Ama muhalif bir politik alan açmaya çalıştığım doğru. Yalnızca bilinçli bir çabam yok bunun için... Ne yapacağını başından beri planlayabilmiş stratejik bir insan olsam genel müdür gibi bir şey olurdum zaten öyle değil mi?
Farklı ideolojik kanallarda yer alan isimlerin aynı dergilerde görünmemesi gerektiği hep söylenegelmiş, ama görebildiğimiz kadarıyla uygulanamamış bir olgu. Siz de Zaman gazetesinin kitap ekinde yazdınız ve Üç Nokta dergisinde bunun bir hata olduğunu belirttiniz. Metinler üzerinden işleyen bir hareket alanı niçin farklılıkları kabul etmesin ki? Bunun ne gibi bir sakıncası olabilir? Üstelik elimizin altında Yasakmeyve, Merdivenşiir, Sonra Edebiyat, Üç Nokta gibi örnekler varken.E hata oldu tabii, doğru söyleyene ne yaparlar bilirsin. Düşünsene Zaman Gazetesi geçenlerde bir haber yayımladı. Haberde Sivas Katliamı’ndan bahsediliyor, fakat haber öyle bir geçilmiş ki sanırsınız Sivas’ta, Madımak Oteli’nde elim bir kaza yaşanmış, sigortalardan doğan yangın yüzünden insanlarımız yanmış falan. Şimdi sen kendini koy olayın içine. Bu minvalde yayın yapabilen bir kurumda yazanlar, ucundan kıyısından o kurumdakilerle birlikte anılmaz mı? Evet, çok kültürlü bir yaşama her zaman evet, ama bu politik anlamda muarızlarımın olmayacağını mı göstermeli? Lacan yazısı yazmışsın, arkada Risale-i Nur ilanı var. Hoşuna gidiyorsa sana bir şey diyemeyeceğim. Her yayına yaşama hakkı tanımak tüm o yayınlarla bir arada görünmek demek de değildir herhalde...
Samimi cevaplarınız için teşekkür ederim Onur Caymaz. Son olarak neler söylemek istersiniz? Ne söyleyeyim? Edebiyat yapmanın en zor olduğu ülkelerden birinde şu çılgın Türkler martavalının arasında yaşamaya, yazmaya çalışıyoruz. Gerisi boş laf değil mi? 70 milyonluk ülkede, Yaz Tarifesi 1000 adet basılıp, 7 ayda 700 tane satılınca çok sevindim ben. İyi mi?