Thursday, November 05, 2009

Rus Güzeli Bir Seçki - Radikal Kitap


O zaman “Kimin çevirisinden okumak gerekir ustayı,” diye soruyorum sahaf Gürsel’e. “Nihal Yalaza Taluy,” diye tutturuyor. Beyoğlu’ndayım, erken üniversiteli, 1994’ün kışı. O kış nedense durmadan yağmur yağdı; derslere girmemiş, kantin camlarının arkasında demli çaylar içip Varlık Yayınları’ndan çok zor bulunan Taluy çevirisi Budala’yı yutarak bitirmiş, okumadığım zamanlarda bile ortada bırakarak solcu arkadaşlarıma hava atmış, Dostoyevski’yi bunca geç keşfedişime yanmıştım. 18 yaşındaydım.
Taluy, 1943’te bir yazısında klasik eserlerin çevirisinde ciddiyeti ele almış: “Çünkü onları okuyacak olanlar yalnız yolculuk esnasında trende ve vapurda vakit öldürmek veya bir şey okumuş olmak için alınan 25 kuruşluk kitap serilerinin dalgın ve müsamahakâr karii değil, dünya edebiyatını öğrenmek isteyenlerdir. Bunlar arasında bilhassa da genç nesil vardır. Onlara, her şeyin en iyisini, en temizini ve en doğrusunu vermek borcumuzdur.”
1974 doğumlu çevirmen Engin Toprak da, Özcan Erdoğan’ın yönettiği İkaros Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılan Çağdaş Rus Öyküsü Antolojisi’nde, eski insanların bu gönül borcu duygusunun izinden gitmiş. Yoksa neden önsözde “Bu mütevazı seçki bütün iddialardan uzak bir gönül işidir,” diye yazsın. Toprak’ı Varlık ve Ç.N.’deki çevirilerinden hatırlayanlar olacaktır.
18 yıldır Rus toplumu içinde yaşayan dostumuz Toprak, kitabın sunuş yazısında çeviriye dair çok önemli bir detaydan da bahsediyor, birebir alıntılamak istiyorum: “Bir kerecik olsun bir Rus düğününde doya doya oynamamış, bir kerecik olsun yaşadıklarına, üzüntülerine, kötü kaderine bir Rus ağzıyla okkalı bir küfür savurmamış bir çevirmen, sözcüklerin kuytusuna sığınmış aşkları, ihtirasları, hüznü, sevinci, iyi okuyabilir ve onlardan gerekli anlamları çıkarabilir mi?”
Çünkü edebiyat, tüm ilişkisini önce dil üzerinden kurar. Çevirmen kim olursa olsun, yazarla sizin aranıza giren ikinci kişidir. Kendi dilinizde bir eser okurken böyle bir çekince söz konusu değildir ama bilmediğiniz bir dil, bilmediğiniz bir kültüre çıkaracaktır sizi. Edebiyat, bağını nasıl dil yoluyla kuruyorsa dilin de ilk el attığı yer kültürdür. Şimdi, nasıl Kafka okurken Prag’a daha önce gitmediyseniz yepyeni bir şey gözünüzde canlanıyorsa; Prag’ı bilerek Kafka okumak, metne daha başka bir açıdan bakmanızı da sağlayabilir.
Bu mantık dizgesi üzerinden, bir metin, yazarının kendi orijinal dilinden ilk değil, başka bir çeviri üzerinden yeniden ve yeniden çevriliyorsa karşımıza daha uzak, daha soğuk bir şey çıkacaktır. Hele ki çevirmen anlattığı kültüre uzaksa.
Edebiyat biraz da kazı çalışması değil midir? Engin Toprak, Çağdaş Rus Öyküsü Antolojisi için yazar seçerken bunu düşünmüş olmalı ki benim tespit edebildiğim kadarıyla ya ilk kez çevrilen ya da daha önce çevrilmiş ama sonradan basımı yapılmamış yazarlar üzerinden kotarmış seçkisini.
Bunlardan birisi hiç tanımadığımız Karamzin. Okuma yazma bilmeyenlere evlenmeyi yasak eden I. Petro’nun 1700’lerde başlattığı büyük değişim hareketinden sonra Rus coğrafyasında Batılı anlamda ilk uzun öyküsü bir gazetede tefrika edilen, aynı zamanda tarihçiliğiyle bilinen bir sanatçı Karamzin. Tüm dünyanın Türk olduğunu düşünen çevrelerce Rus tarihini yazan Türk, Kara Mirzalardan gelen Karamzin olarak tanınıyor.
Bunun yanı sıra daha önce payitaht İstanbul’u da gezmeye gelmiş, gördüklerini de bazı eserlerine yansıtmış Bunin var. Bunin daha önce Taluy tarafından özenle Türkçe’ye çevrilmiş ancak sadece sahaf meraklılarının bulabileceği bir yazar olarak zamanla unutulmuştu. Seçkideki öyküsünü okursanız bunun aslında çok iyi bildiğiniz bir fıkra olduğunu hatırlarsınız. Bir metin, toprağından kopup geliyor ve başka dili konuşan bir halkın ağzında çokça bilinen bir fıkraya dönüşüyor. Kültür, insanla eğleniyor. Ayrıca Bunin, Nobel alan ilk Rus yazar.
Bulgakov var bir de. Kitaptaki hikâyesi, Aziz Nesin’in yazdıklarına nasıl da benziyor, ilginçtir. Stalin yüzünden çok sıkıntı çekmiş bir yazar Bulgakov. Yine Leskov, edebiyat tarihçisinin Çehov ile eşdeğer bulduğu ama nedense dünyaca tanınamamış bir yazar. Kahramanı Herasim’in ayak bastığı toprağın, Yunus’un ya da Hacı Bektaş-ı Veli’nin toprağıyla aynı olduğunu göreceksiniz. Bunların yanı sıra Rus edebiyatının büyük ustalarını, bir de yıllardır bu kültürün içinde yaşayan Engin Toprak’tan okumanın keyfine varacaksınız.
Bu kitabı okurken Shostakovich’in 2 no.lu valsi de bir yandan bir yerlerde çalmalı. Dostoyevski’nin şerefine de kadeh kaldırmayı ya da çayınızı yudumlamayı unutmayınız derim!

Taflan Dergisi - Söyleşi: Barış Ağır


Notos Öykü dergisinin Edebiyatımızda Geleceğin Ustaları soruşturmasında adınızın geçmiş olması nedeniyle, edebiyat dergilerimizde giderek artan “soruşturma” olgusuna bakış açını sormak istiyorum öncelikle. Ve “edebiyatımızda geleceğin ustaları”ndan biri olarak görülmenin sizde uyandırdığı hisleri…
Dergilerin çeşitli konular üzerinden yürüttüğü soruşturmalar, özenli ve kuşatıcı yapılmadıkça aynı isimlerin tekrar tekrar yineledikleri sözleri biriktiriyor. Hep aynı isimlerin yer aldığı değişik soruşturmalar, en nihayetinde aynı ‘tek’ tavra çıkıyor. Çeşitliliğin olmadığı süreçler ortamı, fikirleri kısırlaştırıyor. Aynılığın egemenliği sürdükçe dergilerin okunmayan sayfaları artmış oluyor kanımca. Bu da emek ziyanlığı.
Ama hep diyorum ya şiirleri, öyküleri sevdiğim zaman kesip saklıyorum hâlâ... Bu bağlamda kendimce işlerlik adını verdiğim bir şeye inanıyorum. Söz konusu soruşturmaların herhangi biri, onu okuyanların fikirlerinde değişim yaratıyor mu; buna bakıyorum öncelikle. Yoksa demin de dediğim gibi aynı kişilerin birbirini tatminine dönüşmüş soruşturmalar, o kişilerin dışındakilere de dokunamamış oluyor. İmza yetkisi her daim iyi değildir.
Ustalık meselesine gelince. Geleceğin ustalarından biri gibi ‘ciddi’ bir etiketi alıp kullanabilmek oldukça sakıncalı bir durum. Gelecek adına çıkıp söz almak her şeyin çabucak değiştiği bu ortamda çetin bir iş. Ben artık herhangi bir oyunda zar ya da pul olmayı hiç istemiyorum. Çünkü Asaf’ın dediği gibi düşünüyorum: ‘Öğrenemedim gitti / öğrenemedim gidecek / acaba oyunlar mı yalan / oyunlar mı gerçek...’ Yine de, içinde önemsediğim bir sürü ismin bulunduğu bir ortamda hatırlanmış olmak oldukça gönendirici. Aksini iddia etmek de saçmalık olur zaten. Kim biraz daha fazla sevilmek için yazdıklarını yayımlamıyor ki. Yoksa insan sadece yazar, yayımlamakla uğraşmaz, bunu düşünmez, öyle değil mi?

İlk kitabınız Kâh ve Rengi, sonraki şiirlerinizin ipucunu veren şiirler barındırmasına rağmen, daha kapalı ve zor okunan bir kitaptı. İlk kitabınızdan bugüne neler olup bitti de daha yalın ve lirik bir şiire yöneldiniz?
O ilk kitabın şiirleri nereden baksan on iki yıl önce yazıldı. Genç, yolun başında, deneyimsiz bir adamın dizginlenemez tutkuları, heyecanları, ben de buradayım deme isteği var hepsinde. Sonra zamanla (kırk yaşındaki biri için olmasa da yirmi yaşındaki biri için önemli değişimlerin geçirileceği hatırı sayılır bir zamandır 12 yıl) başka bir bene dönüşüyor insan. Bir tek ölülerin fikirleri değişmez.
İnsan başkalaşıyor, tutkuları, istekleri, yaşadıkları, küskünlükleri, sevinçleri... Hele de iyi niyetli biriyseniz. Şiirim yalınlaştı mı bilemem ama ‘o ilk kitaba göre’ daha yalınlaştığını söylemek mümkün. Üstelik kendi yükümü çoğalttım bunca zaman içinde. Daha çok karıştım. Büyüdükçe her şeyi artık bildiğini düşünen, malzemesini eksilten insanlardan korkarım. Belki o karmaşadan kaçmak için bunca lirik bir şiire yöneldim. Bir de tabii lirizmin en çok şairler tarafından alaşağı edilmeye çalışılması var. Ben hep yenilen takımı tutmuşumdur....
Gündelik yaşantımızdan öylesine çekildi ki lirizm, nostaljiyle karıştırılır oldu. O artık yaşamımızda olmadığı için daha çok töre cinayeti yaşanıyor bu ülkede, bundan dolayıdır ki kuyulardan insan kemikleri çıkıyor, bundan dolayı pembe kitap kapakları griye döndürülüyor, bundan dolayıdır ki kendileri gibi olmayan herkesi duygu böcüğü ilan ediyor insanlar... Bunlar sadece küçük sebepler ama varlıklarını inkâr etmek mümkün değil.

Kâh ve Rengi adından başlayarak, okuyucuyu dil oyunlarının içine çeken ilginç bir yapıya sahipti. Siz de böyle düşünüyor musunuz?
İlginç olduğu doğru galiba. Halen zaman zaman o kitaptan Mızıka’yı, Tango Dersleri’ni birilerinin elinde görüyorum. Bütün kitaplarım gibi onun da yaşanmışlıkları vardır. Bütün yaşanmışlıklar gibi yanlışlıkları... İnsan daha toyken her şeyi, herkesi, her ilişkiyi bitimsiz, ölümsüz sanıyor. Kendini daha büyük görüyor, daha iyi. Zamanla anlıyorsunuz ne olduğunuzu. İçinizi tartınca bulduğunuz sonuç, zamanla daha iyi bir sonuç oluyor. Zaman olmadan insan pek fazla bir şey yapamıyor.
Her şeyden öte, ömrü uzun bir kitap oldu diyebilirim. Bugün halen Kâh ve Rengi denildiğinde Onur Caymaz anımsanıyorsa bir ilk kitap olarak hakkını teslim etmek gerekir öyle değil mi?

Kâh ve Rengi’de eksiltili, tamamlanmamış bir dil kullandınız. Bu dili bağdaştırabileceğiniz bir zihin yapısı var mıydı? Gençliğin getirdiği çatışmacı zihin mesela…
Daha gençken her şeyi çözmüş, yolumu bulmuş olduğumu düşünüyordum ama o çatışmacı zihin yapısına zamanla kavuştum. O zamanlar en çok bilmiyorum diyenleri sevmezdim, şimdi en çok bilmiyorum diyebilenlerle ilişki kuruyorum. O kadar çok kişi her şeyi biliyor ki, önce bilmediğini itiraf edebilenleri önemsiyorum.
On sene önce birçok şeyle daha barışıktım. Herkes büyüdükçe evcilleşileceğini, uslanacağını düşünür; sanırım ben büyüdükçe daha barışmaz, daha rahatsız, daha huzursuz bir noktaya geldim.
Şiir dilimin eksiltili, tamamlanmamış oluşu kanımca sürüyor. Ama başka bir boyutta gezinerek. Yoksa bir tamlıktan şiir beklemek olası değildir. Bütünlük, bende daha çok romanı ya da öyküyü çağrıştırıyor...

Bak Hâlâ Çok Güzelsin ikinci kitabınız. Bu kitabın en temel duygusunun “vefa” olduğunu düşünüyorum. Eski şarkılara, kırık aşklara, üzülmüş perdelere, üstü örtülmüş anılara, parasızlık zamanlarına, sokaklara açılan pencerelere uzatılmış bir vefa mektubu gibi…
Vefayı seviyorum. Hem bir semt, hem de bir duygu olarak. Edebiyatın ticaretle ilgisi olmayan bir alışveriş olduğuna inanıyorum. Aldıklarınızı gün gelir vermek zorunda kalırsınız. Orada başlıyor vefa. Bunca unutulmuş yazarımızın olması da belki aldıklarını vermeyen, kendini ödemeyen, yıllar geçip de Cansever’in dediği gibi kendini açıklamayan diğer yazarlarımıza bağlıdır.
Biz Türkiye’de iyi yazarı hep konuşuruz da iyi yazar kavramının karşısına iyi okur koymayız hiç. O, deriz, çok iyi yazar ama çok okunmuyor. Çünkü okur ödemiyordur. Aldığını vermemiş ya da hiç almamıştır zavallı. Necatigil, Taşlı Yol şiirinde sanırım, öyle der: Ödedim, yine öderim. Bu anlamdaki vefaya çok bağlıyım. Gelenek benim için her zaman meraklı bir çocuğun karıştırdığı, malzemesi tükenmeyen bir sandık gibi. Yazmak biraz da aldığını vermek demek. Bir yazı yazdığında, üç tane Türkçe yazan yazar ismi anamayan bunca kişinin olmasını, sadece bizim geçmiş yüzyılımızın -onların fikrince- yetersiz aydınlarına bağlamak mümkün mü?

Yeni kitabınız Yaz Tarifesi bilindik izleklerinizi devam ettiren bir kitap. Çokça hüzün, çokça aşk, ama hep mutluluk. Ne dersiniz?
Ben Yaz Tarifesi’ni nedense diğer kitaplarımdan ayrı tutma taraftarıyım. Bir kere adında şapkalı a yok... Şaka bir yana Yaz Tarifesi üç şiir kitabım içinde, hamurunda yaşanmışlığı en çok bulundurandı. Çokça hüzün, çokça aşk mı bilemem; yine de hikâyesi sağlam bir ray üzerinde ilerleyen ama hikâyesiz; müziği kulağı rahatsız etmeyen, dipten dibe ilerleyen, kendi içinde tematik yapısı doğru çatılmış bir kitap olduğuna inanıyorum. Zamanla da attığım taşın, vurduğu yerden getirdiği sesi duydum zaten. İlk kitapta oyunlar, ikincisinde hüzünler, üçüncüsünde de anılar var dersem yanılmış olmam sanırım.

Yaz Tarifesi’nde hem yaşamsal hem de şair olarak olgunlaşmış bir adamla karşı karşıyayız diyebilir miyiz?
Vallahi şiir için öyle uzun zamandır herkes, her istediğini diyor ki biz de diyelim ne gam. Zaten şiir, hakkında bir şey denildiğinde şiir olmuyor ki. Şiir, insanların hatıralarına, geçmiş günlerine, aşklarına, acılarına, özlemlerine, yaşantılarına tanıklık ettiğinde, onları bulduğunda, onlarla buluşabildiğinde bir ‘şey’ oluyor. Yoksa yazılıp da dergi sayfalarında kalan şiirin –kesin ki dahiyane bir tarafı varsa dergi sayfalarında kalan da büyük şiir, bundan bahsetmiyoruz, dahiyanenin altını çiziyoruz sadece- kanımca bir işlevi olduğunu sanmıyorum. İyi de zaten işlevi olmalı mı diye soranlara diyecek bir şeyim yok. Onlar bol dipnotlu poetik metinler yazmaya devam etsinler. Bu metinler de önemlidir ayrı mesele ama şiir oralarda durmuyor. Bunca iletişim aracının olduğu uygarlık çağımızda bunca iletişimsizliğin sebebini neye bağlarsınız?

“Kendisiyle ne yapacağını bilemeyen” bir insanın şiiri yazıyorsunuz. Şairler böyle midir gerçekten?
Hayatıma şairleri mümkün olduğunca az sokmaya çalıştım; tanıdıklarımı da az görmeye. Bizlerin yaşantısında bir birey olma kültürü oluşamadığı için henüz bireyleşememişler tehlikeli, bireyleşmişler de fazla ‘tek’ olduğundan pek bulaşmadım. Herkes için tabii ki de geçerli değil bu. Kıyısında köşesinde duran bir sürü şair ağbi, arkadaş, dost var. Ama işte hayat uğraşısı, düzen, gündelik engelliyor bazı dostlukları.
Benim en sevdiğim şairler ya arada bir yazıştığım o güzel dostlar (Kemal Varol, Metin Güven, Hakan Savlı, Barış Ağır, Fatih Artvinli, Nihat Ziyalan ve adını unuttuğum daha birçok güzel insan), kırk yılda bir buluştuklarım ya da çoktan ölüp gitmiş, şiirleriyle yaşayanlar. Böylesi daha iyi.

Şiirinizde küçük insanların, bazen Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin sıradan yaşamlarına ince ayrıntılarla yer veriyorsunuz. Yaşamı abartısız, olduğu gibi şiirleştiriyorsunuz. Ne dersiniz?
Çünkü yaşamı olduğu gibi, abartısız, en saf haliyle seviyorum. Çünkü çoklu bir yaşama kültürüne; yaşamın insanlar tarafından insanca paylaşıldığı, sınırsız, dillerin, dinlerin ve cinsiyetlerin ayırmadığı bir insanlığa inanıyorum. Neyin yalan, neyin doğru olduğunu bilmiyorum, içimin ışığını takip etmek derdindeyim. Çünkü Kurtuluş’ta büyüdüm. Kaldı ki Kürt, Ermeni ve Rum diye ayırmak işime gelmiyor pek. Genetik bağa, kan bağına, milliyete, ırka bağlanmak itici.

Şiirlerinizin mekânı İstanbul diyebilir miyiz? İstanbul aşığı mısınız?
İstanbul aşığı olmak için Cihangir’de bir terasta, Bebek’te bir yalıda, Moda’da bahçe içinde müstakil bir evde oturmak, düzenli olarak çalışmamak, kafana göre yiyip içmek gerekiyor. Öteki türlü bu şehrin âşık olunacak pek bir yanı kalmadı. Klimasız metrosundan, itekleye itekleye götürülen metrobüsünden, acil servis benzeri iskelelerinden, kaba saba insanlarından. Hem aşk da bitimli değil midir?

Şiirleriniz oldukça görsel, sinematografik. Son zamanlarda sıkça tartışılan görsel şiirin ne olduğunu bir de size sorsak?
Görsel şiir için ne diyeyim. Fazla ciddiye alındığını düşünüyorum. Bir yenilikmiş gibi davranıldı. Google diye bir şey var, gidin bakın. Willard Bohn’dan bu yana gelişimini izlemeye çalıştım. Eğlenceli, zevkli, ilginç bir şey. Yeni çağın şiiri falan olsa dünyanın her yerinde öyle olurdu. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında bu şiirden bahseden kitap var. Tek gerçeğimiz gibi davrandık görsel şiire. Sanki her şeyimiz doğru da bir o yanlış diye düşündük. Kendi adımıza sevmediğimizi söylemek bile tonlarca sanal yazışmaya sebep oldu. Birbirini yiyen insanlar gördüm bu yüzden. Herkes istediği yoldan kafasındaki şiiri yazsın, çizsin; Türkiye’de kimin neyi yazdığından kimin haberi var ki!

Şiirinizin bundan sonraki macerası için bir ipucu var mı? Romanınız ve öykü kitaplarınızı da göz önünde bulundurarak söylemek isterim ki insanın zihnini kurcalayabilecek, uzunca şiirler yazabileceğiniz bir imkân sundunuz. Eliot’un Çorak Ülkesi, Ritsos’un İsmene’si gibi büyük şiirlere varabilecek çok geniş bir şiir dünyanız var. Şiirinizin yön değiştirmesi gerekiyor sanki.
Kendi adımı usta Ritsos’un yanına koymam hiç. Eliot gibi yenilikçi bir yol açmayı düşünmedim bile. O büyük buluşlar çağı geçti bana kalırsa. Ama büyüklüğün, yüceliğin zamanının geçtiğine inanmıyorum. Şiir benim için halen çok yüce olmasa ne diye gecemi gündüzümü heba edeyim. Yön değiştirmesi gerekliliğine gelince... Ne bileyim. Bunun gerekliliğini içiniz belirliyor. Rüzgâr nereye eserse demişimdir evvelden de. İnsanın savrukluğunu seviyorum.

Son zamanlarda çeşitli tartışmalardan dolayı adınız çokça gündeme geldi. Muhalif, politik bir alan mı açıyorsunuz kendinize?
Yoo, aslında herkesin yapması gerektiğini yapıyorum ama çok ortada yaptığımdan sıkıntı oluyor sanırım. Bunda biraz da sekiz dokuz aydır üzerinde çalıştığım 12 Eylül döneminde geçen romanın da etkisi var. O döneme dair okuduklarınız, ister istemez bir miktar politize olmanıza neden oluyor. Bunca apolitik bir ortamda da bu durum göze batabiliyor. Ama muhalif bir politik alan açmaya çalıştığım doğru. Yalnızca bilinçli bir çabam yok bunun için... Ne yapacağını başından beri planlayabilmiş stratejik bir insan olsam genel müdür gibi bir şey olurdum zaten öyle değil mi?

Farklı ideolojik kanallarda yer alan isimlerin aynı dergilerde görünmemesi gerektiği hep söylenegelmiş, ama görebildiğimiz kadarıyla uygulanamamış bir olgu. Siz de Zaman gazetesinin kitap ekinde yazdınız ve Üç Nokta dergisinde bunun bir hata olduğunu belirttiniz. Metinler üzerinden işleyen bir hareket alanı niçin farklılıkları kabul etmesin ki? Bunun ne gibi bir sakıncası olabilir? Üstelik elimizin altında Yasakmeyve, Merdivenşiir, Sonra Edebiyat, Üç Nokta gibi örnekler varken.
E hata oldu tabii, doğru söyleyene ne yaparlar bilirsin. Düşünsene Zaman Gazetesi geçenlerde bir haber yayımladı. Haberde Sivas Katliamı’ndan bahsediliyor, fakat haber öyle bir geçilmiş ki sanırsınız Sivas’ta, Madımak Oteli’nde elim bir kaza yaşanmış, sigortalardan doğan yangın yüzünden insanlarımız yanmış falan. Şimdi sen kendini koy olayın içine. Bu minvalde yayın yapabilen bir kurumda yazanlar, ucundan kıyısından o kurumdakilerle birlikte anılmaz mı? Evet, çok kültürlü bir yaşama her zaman evet, ama bu politik anlamda muarızlarımın olmayacağını mı göstermeli? Lacan yazısı yazmışsın, arkada Risale-i Nur ilanı var. Hoşuna gidiyorsa sana bir şey diyemeyeceğim. Her yayına yaşama hakkı tanımak tüm o yayınlarla bir arada görünmek demek de değildir herhalde...

Samimi cevaplarınız için teşekkür ederim Onur Caymaz. Son olarak neler söylemek istersiniz?
Ne söyleyeyim? Edebiyat yapmanın en zor olduğu ülkelerden birinde şu çılgın Türkler martavalının arasında yaşamaya, yazmaya çalışıyoruz. Gerisi boş laf değil mi? 70 milyonluk ülkede, Yaz Tarifesi 1000 adet basılıp, 7 ayda 700 tane satılınca çok sevindim ben. İyi mi?

Ğ Dergisi - Öykümüzün Son On Yılı Soruşturması


1. Geçtiğimiz on yılda en beğendiğiniz Türkçe yazılmış on öykü/öykü kitabı ve öykücünün ismini sıralayabilir misiniz?
İlk aklıma gelenlerden şöyle bir sıralama yapmak isterim: Tarık Dursun K-Dulevi / Muzaffer Buyrukçu-Ay Kokuyor / Mustafa Kutlu-Rüzgârlı Pazar / Murathan Mungan-Üç Aynalı Kırk Oda / Selim İleri-Fotoğrafı Sana Gönderiyorum / Cemil Kavukçu-Gemiler de Ağlarmış / Hürriyet Yaşar- Anlatmaya Biri Gerek / Derya Erkenci-Nişan Fotoğrafları / Ali Ayçil-Sur Kenti Hikâyeleri / Ahmet Büke-İzmir Postası'nın Adamları.



2. Bu on yılın öykü alanında çok kısa bir muhasebesini yapabilir misiniz?
Kanımca bu on yıl öyküye, çok dışardan bir söylemle bir miktar ‘yapaylık’ getirdi. Kahramansız belki de insansız, metin içinde oyunlar oynayan, kurguların sınırlarını zorlayan, kendince dili geliştirdiğini, değiştirdiğini iddia eden öyküler de okuduk bu süre içinde. Olmaz mı kahramansız, insansız öykü; olur da, işte biraz zor oluyor... Çağ atlayalım derken bir ayak topal kalıyor.
Zaman zaman iki insanın nasıl konuştuğunu öğrenmek için Orhan Kemal, Kemal Tahir kitaplarına bakarım. Bu adamlar söz konusu iki kişiyi öyle bir konuştururlar ki sanırsınız oradalardı, sanırsınız her şeyi görüp duydular. Yetenek başka bir şey, yenilik başka!
Bugün 40’ların, 50’lerin dünyası hakkında bir şeyler biliyorsak, bunu biraz da Sait Faik’in öykülerine borçlu değil miyiz? Peki, 2070 senesinde bizim öykülerimizi okuyanlar, bugünün yaşamalarına dair bir şey bulabilecek mi? Şu örnek mühim: Pastırmalı yumurtayı en son Murtaza’da okudum, o gün bu gün yapan yok mudur ki bu güzelim yemeği, öykülerde karşılaşmıyorum. Sanırsam lohusa şerbetine dair bir hikâyeyi de Selçuk Baran da gördüydüm, kimse çocuk doğur muyormu ki, öykücülerimizin çoğu, bizi yıllar öncesinin anlatılmış mesellerine, masallarına mahkum ediyor da, atıyorum, bir ramazan akşamı, bira içen eczacı kalfasıyla, motor ustasının hayatından mahrum ediyor... Hikâye hani hayattı?

Sunday, November 01, 2009

Olmasaydı Solumuz Böyle

Ahmet Kaya’nın o şarkısı ne güzeldi: “Göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor, olmasaydı sonumuz böyle.” Orta ikideydim. Küçük bir kasetçalarım vardı. Bugün bile ne zaman Ahmet Kaya dinlemek istesem kasetlerimin durduğu çekmeceye koşarım. Cd’lerin hatıraları birikmedi henüz, alıp verdiklerim çoğalmadı onlarla. Bir arkadaşım, söz konusu şarkının meşhur nakaratını değiştirip, kendilerine Türk Solu adını koyan ilginç gruba uyarlamış. Şarkıyı “olmasaydı solumuz böyle” diye söylüyor...
Türk Solu. Ne kadar da iddialı! Sanırsınız ki bu coğrafyada sol adına geçirilen tüm yaşanmışlığa sahip. İyi de Türk Solu deyince, bir de Fransız solu var demek, diye düşünüyor insan... Öyle ya, Türk solu varsa neden olmasın; Ermeni solu da var, hatta Kürt solu da... Demek kendi içimizde otuz yıldır yaptığımız tartışmaları bitiremediğimiz gibi bir de Türk olmayan diğer “sol”larla kimi sıkıntılar yaşayacağız. Belki de aslında her Türk asker değil de solcu doğuyor fakat sonradan orduyu göreve çağırmaya başlıyor…

Evet, Türk Solu farklı, şakacı bir ekip, grupla aynı adı taşıyan ilginç bir dergileri var. Misal, bu derginin Haziran 2003 tarihli 33. sayısında arkadaşlar orduyu göreve çağırmış. Nasıl bir görevse o! Başlık şöyle: “Korkmayın ordu var!” Darbe bekleyen bu “idealist” arkadaşlar solcuysa ben kesin başka bir şeyim.
Bu ilerici kimseler 2005’te, Kürt yiyeceğidir diye lahmacun boykotu yapmıştı (lahmacun Arapça, ‘lahm’ et, ‘acin’ de yoğrulmuş demek). Üzerine pudra şekeri dökülerek yenen nefis böreğe de ‘sözde kürt böreği’ desinler bence. Kitap fuarlarında stand açar bunlar; Atatürk, Deniz Gezmiş, Che Guevera resimleriyle bezerler her yeri, beyaz gömlek üzerine kırmızı kravat takınca milli olurlar. “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var” diye parlak bir sloganda da imzaları vardır. Şuna ne demeli: “Türk oğlu Türk kızı Türklüğünü koru.” Kırk karanlıklarını anımsatır bir söz dizimi değil mi? “Vatandaş Türkçe Konuş” gibi. Vatandaş çocuğunu daha ilkokulda İngilizce kursuna yazdırıyor ama haberleri var mı acaba?
Bu canlar Atatürkçü, milliyetçi ve solcularmış. Buyurun buradan yakın şimdi. Ne yandan bakarsan bak çelişki! Eh, diyalektik insanlar tabii... Soralım: Atatürk solcu mudur? Bir vahim soru daha: Solcu, milliyetçi olabilir mi?
Türk Solu dergisine ilişkin bir fotoğraf çok meşhurdur: Deniz Gezmiş aslan gibi; bir yatakta bağdaş kurmuş oturuyor, üzerinde gömleği, bıyıklı; bu dergiyi okuyordu. Hani ölürken Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği diye haykıran bizim Deniz. Bunlar da geçen gün Taksim’de bir eylem yaptı ama şöyle bağırdılar: “Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da, dağdan indireni de... Hepsini asacağız.”
Bırakın Deniz’in söylediği kardeşliği falan, herkesi asıyorlar! Bunların kaçının abisi ya da babası Doğu’ya öğretmen ya da doktor çıktığı halde gitmedi acaba? Asacaklarmış. Üstelik herkesi... Çıkanı, çıkartanı, indireni. Bir grubu atlamışlar yalnız: Esas tepki inenlere değil miydi, inenler ne olacak? Onlar hakkındaki fikirleri ne? Kırk katır mı, kırk satır mı?
Yoldaşlar için bu konuya da çözüm buldum: Dönenleri Powerpoint denen sunum hazırlama programında ‘de’leri, ‘ki’leri bile doğru yazılamamış, soru eklerinden bihaber berbat bir metin eşliğinde Ata’ya şikâyet edip eşe dosta “mail forward” yapsınlar. Mustafa Kemal Atatürk benim de çok saygı duyduğum bir lider. Fakat son zamanlarda dolaşan nefret ve cahillik kokan bu tip e-postalar rahatsızlık verici. Ata’ya Şikâyet de bu tip sunumlardan biri… Neyin korunmak istendiği bile belli değil. Bir de en tepeye Türk değilsen okuma falan da yazmıyorlar mı; tam birlik ve beraberlik! Ne mutlu okudum diyene!
Bu tip e-postalara bir örnek de Pkk renkleri üzerine işeyen adam ve altında yazan ‘Fuck Pkk’ sloganı. Dikkat isterim yalnız, Türkçe tepki vermekten bile aciz bu sözde vatan kurtaran Şabanlar, düzme eylemini İngilizce yazıyor.
Geçelim. Türk Solu’nun yaptığı asmalı eylem sırasında oralardaydım. Bayraklarını görmesem, Alperenler yine coşmuş da barışmak için İlber Hoca’yı bekliyorlar sanacaktım. Arkadaşlar ellerinde darağacı resimleri, asacağız diye bağırıyor. İyi de neden kimse bunca yoksulluğun, adaletsizliğin, işsizliğin olduğu bir ülkede solun bu kadar zayıf olmasının sebebini düşünmez!
Şarkıyla başladık, şarkıyla bitirelim, Türk Solu ekibi için Goebbels söylüyor: “Nazi Kalbimde Bir Yaradır...”

Sunday, October 18, 2009

İnanmama Hakkı

Ne kadar vesikalık fotoğraf varsa yakıyorum; çünkü vesikalık fotoğraflar devleti anımsatıyor. Güvenmiyorum onlara. Eski bir beni, zaman içinde sürükleyip getirerek bugüne bırakıyorlar. Hem sadece beni olsa iyi, başkalarını da. Unuttuklarımızı, hatırlamak istemediklerimizi anımsatıyorlar. Hem Proust ne diyordu: ‘İnsanları onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için unuturuz.’ Öldüğümü söylüyorlar bana defalarca, üstelik tam da bugün, 18 Ekim 2009, 33 yaşıma girmişken...

İkametgâh kâğıdı isteyebilecek kurumlardan kaçıyorum. Oturduğum yeri ispatlamak için, beni hiç tanımayan, umrunda bile olmadığım birinin, benden para alarak adresimi onaylaması saçma! Noterler sıkıcı, bankalar korkunç, BEDAŞ sırf üç beş milyon açma kapama parası almak için son ödeme azıcık gecikse gelip mühürlüyor şalteri!
Seçimlere inanmıyorum. Seçilenin, seçilmeyenden farkı yok ki. Sağcılarla solcuların çoğu aynı. Bu yüzden oy pusulalarına ‘Yalan Siyasete Hayır!’ yazıp ilgisiz bir yere basıyorum mührü. Var olan partilerin beni temsil edeceğine inanmıyorum; matah bir şey olduğumdan değil, onlar kötüler. 33 yaşıma bastığım gün, artık devlet tarafından unutulmak, kayıt dışı olmak istiyorum. Geçici vergi neden hiç geçmiyor?

Televizyonda sırıtan bir sürü takım elbiseliden, onların bıyıklarından, gömlek yakalarından, yalan içtenliklerinden, bir gün mutlaka boşluktan yankıyıp geri dönecek seslerini daha da metalikleştirip dalga dalga tüm uzaya yayan, bir kısmının kanlı ellerindeki o mikrofonlardan, Timuçin Esen’i yerlerde sürükleten magazin çetesinden, onların çeteye dönüşmüş gazetelerinden utanıyorum.

Hayatımda tek bir politikacının, Kürt meselesinden dem vurduğu için işinden olan akademisyen Özgür Sevgi Göral kadar samimiyetle konuştuğunu duysaydım... 657’ye bağlı memur olmadığı halde Göral’a ceza veriliyor. Çünkü kurumlar insan tekinden bir şey anlamıyor. Çünkü insanı özgürleştirmez kurumlar. Adı üzerinde ‘kurum’, yangını, isi çağrıştırıyor.

Çocukları, insanları harcıyor kurumlar...

İşte daha dün Diyarbakır’da, renkli yemenilerin, soğuk suların, serin ayvanların, yoksulluğun, güvercinin, kışın, akrebin, taşın, şiirin toprağında. Daha dün, ufacık bir çocuk... Vurulup da ölmeyeydi 6. sınıfa geçecekti. Tüzüklerle olmuyor çünkü bu işler! Genelgeler şiir değildir, roman değildir yasalar.

Lice’nin Şenlik köyünün Paşaçiya mezrasında. Hayvanlar için yaprak toplayacaktı; kim olduğu önemli değil, ırkı, dini, dili... Anne bana makarna yap dediydi kapıdan çıkarken. Ben 33, o 12. Benim sayım ilerleyecek, durdu onunki. Bir şekilde öldü, nasıl öldüğünden öte, ölmüş olması beni ilgilendiriyor. Büyükler yaşarken çocukların ölmesi zoruma gidiyor. Annesi parçalarını eteklerine topladı. Artık daha kırgın, daha asi olmak istiyorum. Benim kardeşim olaydı ölen; ne yapardım diyorum. Bir yerde doğmuş olmak, bu senin seçimin olmadığı halde, suç mu?

Nefret bir haktır. Dava gizli mi sürdürülecek açık mı, füze mi, toprağımızı neresinden sıksan altından fışkıran mühimmatlardan biri mi, bana ne! Karşılıklı bilmem ne ilkesine dayalı protokoller, uluslararası anlaşmalar acıyı sağaltmıyor ince beyler! Tutanaklarınız, evrakınız, bunamış evrak dolaplarınız, o çocuğun evindeki masada kalakalmış Türkçe defterinden değerli değil.

Kendilerine uymayan her şeye Sorosçu etiketi yapıştıranlara inanmama hakkım yok mu mesela? Devlet, tüm vatandaşları gibi bana da hizmet etmek için var. Bu hizmeti beğenmeme hakkımı kullanıyorum. Hrant’ı öldürenlerin içerdeki koşullarını düşünüyorum, üçüncü ameliyatının çıkışında ayakları kelepçelenen mahkûmlar bana ağır geliyor.

Biri cevap versin: Ceylan Diyarbakır’da, Münevver İstanbul’da olduğu için mi şanlı basınımız ‘öteki’ni bunca görmezden geldi? O bizim ötekimizdi değil mi? Bizden saymıyorduk onu? Oysa on yıl önce askerdim oralarda; dağlar gerinerek uyanırdı, ses verirdi ayvanlar, ayran köpüklü olurdu, hüzünlüydü çarşılar.
33 yıllık ömrüm, bana bu ülkede en ucuz şeyin insan hayatı olduğunu öğretti. Açılımlara, partilere, yandaşlığa, ana akıma, bölücülüğe, maskelere inanmıyorum artık. Eskiden biraz umudum vardı; doğum günümde o da yok... Yaşlanmak, ölümleri öğrenmekmiş en fazla. Bugün, bana bir hayli dokunuyor. Hiçbir şeyinize inanmıyorum artık.
İnanmama hakkım yok mu, onu kullanıyorum!

Tüm Birgün Yazıları...

NİKE VE SOLCULAR İÇİN KIYAFET YÖNETMELİĞİ
GëZUAR
Merak
Bir Açık Aşk Mektubu
Neşet Ertaş Sana Extra Large
PAPAZI DÖVMEK VE ELVEDA SARKİS USTA!
ŞİİR İŞE YARAR MI SEYFİ?
VERCEEEM...
camille claudel ve güler zere
sivas ve pembe kapaklı kitaplar!
hayatlıktan hayata: ince iş!
ergenekoncu Nikola Tesla!
hitler'e çay! misafiri var...
korsanım biçim biçim
darbesever
neden canım ailem?
gey olmaktan konuşmak
muhallebici, hayat ve şiir
kılavuzu güntan olanın!
yazmak ateş etmek demektir
bir şiiri sevmemek ve şiirimizde bok
hümeyra; geçmişim, birkaç resim ve cam kırıkları
destanımızda yalnız kimlerin maceraları vardır?
itü, ay ti yu olmasın
sağlığın gaspı ve edebiyatçı köşe yazarları
kirli seçim bayrakları ve fikri sönmez
16 mart 1978 için 7 ah...
kadın
oy oy türkiye, nedir bu güzellikler?
sol
elit faşizmi, iki masa ve yaşlı bir teyze
bir şiir kitabının küçücük macerası
fatma aliye, paranın üzeri ve saint exupéry’i de islamcı mıydı?
nâzım hikmet’ten, hikmetof’a giderken yavuz bülent bakiler’e açık mektup
‘sahne senin istanbul’, hadi bakalım... sahne sermayenin!
çocuk kanına razı olmak ve filistin için bir taş
yüksel ey türk genci, sen bir yönetici adayısın!
özür dilediğim ermeniler ve 2008 için son birkaç sözcük">
nargilemin marpucu gümüştendir gümüşten, heves’ten bir şair ve biz...
yine bu yıl ada sensiz, içime hiç sinmedi ve bir çarşamba günü
edip cansever'e açık mektup...
mustafa'ya, kemal'e ve atatürk'e italyan geçmek, yakın tarihe fransız kalmak...
'terör örgütü mensubu'nun günlüğü, hüseyin barack ardıç ve elazığ valisi
ilk yitirdiğimiz gençliğimizdir... seksenler: son mutlu kuşak
frankfurt kitap fuarı notları, harita mevzusu ve küçük iskender...
bir tavrın yazarı, sabahattin ali...
frankfurt, eski kitap kokuları ve sevdiğim kitap adları gibi...
“o deli, kara çocuk” ahmet kaya; “mümkünse farzedin yaşamamıştır…

aslı'nın gelincikleri, büyümek ve sevdalı bir pazar yazısı...
unutmak, hatırlamak, sevgili erdal eren ve gence kalem kıranlar
orhan kemal 94 yaşında ya da bir ikbal kahvesi vardı
masumiyet müzesi’nden olvido’ya, nerdesin ey şair!
tiyatrodaki hayalet...
dest-i izdivacınıza talibim efendim ve flash tv...
çok gülünçsün azrail, muzaffer buyrukçu ölür mü?
hırsızıma açık mektup, sevgili sabahlarım ve bir hikâye
metalika dinleyen laik ateistler, sevgili hırsızım ve sabahlarım güpgüzel...
karıncaezmez şevki, futbol ve diğerleri
günümüzden bir şovalye: reyman eray
rakı, şerbet, üniversite kantinleri, muro ve attila ilhan
demir, kömür ve şeker ve faşizm

Wednesday, October 14, 2009

Ceylan Onkol için bir bildiri...

Memleketimizin sınırları içerisinde, doğuda, güneşin oradan doğuyor dediğimiz, kadim kültürünü kutsadığımız coğrafyada... Renkli yemenilerin, soğuk suların, serin ayvanların, yoksulluğun, güvercinin, kışın, akrebin, kumun, taşın, çarşıların, baharatın, şiirin toprağında, bizim çocuklarımızdan biri...

Vurulup da ölmeyeydi 6. sınıfa geçecekti.

Diyarbakır’ın Lice İlçesi Şenlik Köyü Paşaçiya Mezrası'nda. Hayvanlar için yaprak toplayacaktı, kapıdan çıkarken anne bana makarna yap dediydi... Böyle basit, hayatın içinde küçücük bir an; karnından vuruldu, çocuk bedeni ağaç dallarına dağıldı. Artık yok. Annesi evladının parçalarını eteklerinde topladı. Biz kendimizi onun anası, babası, abisi, ablası yerine koyuyoruz...

Kim öldü, neden öldürüldü, ne, neresine isabet etti de bu küçük çocuk aramızdan ayrıldı; terörist miydi, değil miydi, dava gizli mi sürdürülecek açık mı, füze mi, mühimmat mı? Sizin protokolleriniz anaların yüreğindeki acıyı sağaltmıyor ince beyler. Sizin tutanaklarınız, evrakınız, yangında ilk kurtarılacak evrak dolaplarınız, o çocuğun evdeki masada unuttuğu kırık Türkçe defterden değerli olamaz.

Soros’unuz, provakasyonunuz, asimetrik saldırılarınız, karakollarınız, havan toplarınız sizin olsun... Biz bu ülkenin yazar çizeri, halkımızın, dilimizin, kardeş dillerimizin, yaşama haklarımızın vicdanıyız. Ayak diriyoruz, inat ediyoruz! Bu çocuğu öldüren şeyin ne olduğunun bulunmasını istiyoruz.

Bu ülkenin halen bir parçacık onurlu gazetecileri varsa onlara sesleniyoruz. Ceylan'a, İstanbul'un göbeğinde hunharca katledilen Münevver'e gösterilen ilginin onda birini olsun göstermek bu kadar zor mu? Meslek etiğinizi kör ve dilsiz bir sağırlığa dönüşüren nedir? Birçok şeyin çok pahalı olduğu bu ülkede en ucuz şeyin bir insanın hayatı olmasından rahatsızlık duyuyoruz. Açılımlarınız, partileriniz, boyalarınız, yandaşlığınız, ana akımınız, bölücünüz, maskeleriniz bizi ilgilendirmiyor. Şimdi ne olacak? Ses ediyoruz, soru soruyoruz!

Halkımıza sesleniyoruz! Bu çocuğun, bir fotoğrafçıda ilk kez çektirdiği çok da belli olan o vesikalık resminde kocaman açtığı; dünyaya anlamaz bir tavırla şaşkın şaşkın baktığı kara gözlerinin, varsa bir huzurunuz, orada hiç mi değeri yok!

Gizlilik değil açıklık;
Açıklama değil fail;
Iyilik değil adalet bekliyoruz!

Türkiyeli Yazarlar
A. Hicri İzgören, A. Ömer Erdoğan, Adnan Özyalçıner, Ahmet Çınar (Gediz Edebiyat Dergisi), Ali Mert, Aydın Şimşek, Borges Defteri Grubu, Cenk Gündoğdu, Derya Erkenci, Ece Erkmen, Emel İrtem, Emrah Pelvanoğlu, Ercan Y. Yılmaz, Eren Aysan, Fergun Özelli, Fesih Vural, Fuat Çiftçi, Hamdi Özyurt, Hasan Kıyafet, Halide Yıldırım, Hasan Öztoprak, Hayrettin Geçkin, Hayri K. Yetik, Hidayet Karakuş, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Avni Cinozoğlu, Janet Barış, Karşı Yayınları, Kenan Yücel, Koray Feyiz, M. Sadık Kırımlı, Mahir Karayazı, Mehmet Sarsmaz, Mehmet Soylu, Metin Cengiz, Mustafa Ergin Kılıç, Neşe Yaşın, Neval Eyüboğlu, Nihat Ziyalan, Nilay Özer, Onur Caymaz, Oresay Özgür Doğan, Özcan Erdoğan (Ikaros Yayınları), Selami Karabulut, Sennur Sezer, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Suna Güler, Süreyya Aylin Antmen, Şehmus Ay, Şenay Varlıoğlu Akdamar (Artshop Yayınları), Şükrü Erbaş, Ufuk Özgül, Vahdettin Yılmaz ve Yaprak Ünvar.

Monday, October 12, 2009

Modern!

Sunday, October 11, 2009

Çift t ile, Attila İlhan

O zaman yanımdaki arkadaşım şöyle bir koluyla dürttü, seninki ölmüş ağbi, dedi. Kim ulan, dedim; kim benimki?
Cümlesindeki ölüm sözünü ciddiye almamıştım.

Şu senin yaşlı bir şair vardı ya, dedi.
Hangisinden bahsediyordu acaba, çünkü benim bir sürü yaşlı şairim vardı, çoğu da ölüydü zaten; hem onun anladığı gibi ölmezdi ki şairler.

Amaaan, dedi; şu şapkalı var ya, hani böyle yan yan takıyor, çantalı...
Bu kadar biliyordu Attila İlhan'ı; zaten muhtemelen adını da tek t ile, Atilla İlhan diye yazardı. Bilmezdi ki rahmetlinin en kızdığı şeydir.

Benim ilk tanıdığım, belki de tanıdığım en doğru dürüst şairdi; her şeyden konuşulabilecek kadar engin tek adamdı neredeyse.
Tabii o zaman bunca çok insan da tanımıyordum, usta çırak arasında hep bir rekabet durumu oluyor, onun gibi derya deniz çok adam varmış.

Fakat şimdi, aradan handiyse (o hep handiyse der, nerdeyse demezdi) 15 sene geçtikten, başka kitaplara, yazarlara daldıktan sonra bile, şiirlerini, romanlarını, yazılarını, o bir hayli 'artistik' tavrını, tarzını özlüyorum. Az şey değil, o bizim son ‘memleket’ şairimizdi. Hani böyle Nazım gibi, Yahya Kemal gibi, herkesin şiirlerini bildiği; ya da okusa sevebildiği...

Ekşi Sözlük’te biri Süleyman Demirel hayatta demiş; Necmettin Erbakan hayatta, Deniz Baykal hayatta, Tayyip Erdoğan, Mesut Yılmaz hayatta, Tansu Çiller, Aydın Doğan hayatta; Attila İlhan yok ama...

Ne olur bugün onun en baba şiirlerinden biriyle başlasa:


BÖYLE BİR SEVMEK

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

Türk edebiyatının koca kaptanı, değerli ustam, son yolculuğuna çıkalı 4 yıl olmuş...

Ceylan...


Bu kız, Ceylan, gözümüzün önünde öldü; bir aile yıkıldı belki, harcandı. Nasıl öldü, kimdi o silahın başındaki? Tamam bunlar belli ki bilin(e)miyor, bulunmuyor.

Ama bu çocuğun hayatı, İstanbul'un göbeğinde başı kesilen Münevver'den daha mı 'önem'sizdi peki?
Üstelik geçen süreç çoklarının ne denli yavşak, iki yüzlü olduğunu belli etti. Bir kere daha anladık ki en büyük geçim kaynağımız riya bizim.
Bir metin yayımlasak.

Hiç değilse bir metin.

Hepimizin katılacağı, ama imza için ortak bir ad bularak. Bu ölüme bunca duyarsız kalan medyayı, devleti, savcıyı birilerine; kime olursa ama şikayet eden, dava eden, veryansın eden, bağıran, acı çeken, acıtan... Ama susmayan, duyarsız kalmayan; o kız, bizim kendi kızımız olsaydı ne yapacaksak aynen onu yapan...

Yaprak toplamaya giderken az sonra yiyeceği makarnanın hayalini kuran bir çocuğun ölümüne benim içim dayanmıyor.


Bunca zor mu bu işler.

Tuesday, September 29, 2009

23 Eylül Arnavutluk'taki Seminerde Sunduğum Bildiridir

Çocukluğumun gittikçe benden uzaklaşan o puslu sonbahar günlerinden anımsadığım bir cümle var; ailecek evde, oturma odasındayız, televizyon açık, dışarıda yağmur yağıyor, bir yanda çay kokusu, meyve tabağında elma, spiker hava durumunu bildirmektedir: “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası…

Neydi bu? Ben tam da eylülün sonundaki o birkaç günlük düşsel yazı düşünmekte, son kalan o güneşli günlerden bir umut beklemekteyken, spikerin ağzından çıkan “Balkanlar” kelimesi soğukla birleşir, sonra hızla havalar daha erken kararmaya başlar, okullar açılır, kış gelirdi.

Kış zaten, hep böyle aniden gelmiştir. Kış demek, anneannemin gelip bizde kalması, babaannemle karşılıklı koltuklara geçip kahvelerini içerek, başka bir dilde, başka seslerle, harflerle yaptığı uzun sohbetti. Bir şeyler konuşurlardı. Arnavutçaymış, öyle derdi annem: “Biz Arnavutuz; baban da annen de Arnavut senin…” Ama ben sadece Türkçe biliyor, o dilin seslerine, o dilin türküsüne bağlanıyordum.

İlk Rum arkadaşımı tanıdığım zaman, insanların neden başka başka dilleri olduğunu çok düşündüm. Ne o benim gibi konuşabiliyordu, ne ben onun gibi. Dildeki bu ayrım, aramıza koyduğu uzaklık nedeniyle o zaman hoşuma gitmemişti. Sanki bir ömür kadar uzaktı herkes birbirine. Dilin kültür demek olduğunu ve çokkültürlü bir yaşamın önemini sonraları kavradım. Bir yerli olmaktan öte, kendi yerinden doğup dünyaya akan bir ırmak olmak daha önemliydi. Evimizde Arnavut böreği, petula, Elbasan tava pişer; alttaki Ermeni komşularımız topik, pilaki, vişne likörü yapar, dini bayramlarında paskalya çöreğinin kokusu onların katından bütün apartmanımıza yayılırdı. Beraberdik. Bizi ne ayırabilirdi ki?

Balkanlara dönelim… Türkçe’de sarp ve ormanlık sıradağ anlamına geliyor Balkan. Dünya dillerinde de aynı biçimde kullanılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni doğuran ve altı yüz yılı aşkın bir süre yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nda da kullanılırmış. Kimileri Rumeli diyor Balkan’a Türkçe’de. Kelimenin anlamına takıldım çünkü bugün burada bizi birleştiren şey, kelimelerden yapılarak hayatı en iyi açıklayan büyülü iş: Edebiyat… Ve bizler birbirinden uzak, ayrı ayrı yerlerde olsak da kardeş hayatlar yaşıyoruz şu yaşlı dünyanın yorgun toprağı üzerinde.

İşte henüz bu sabah vardığım, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğim öteki ülkem Arnavutluk’ta, burada, orta yerde Ethem Bey Camiisi; orada, İstanbul’da, Osmanlıca’daki ilk Fransızca-Türkçe ve Osmanlıca sözlüğü düzenleyen, ilk romanı yazan, Arnavut alfabesinin modern biçiminin ilk taslağını oluşturan ve ağbisi Arnavut özgürlük hareketinde büyük rol oynamış Beratlı üstat Şemsettin Sami... Şimdi bu akşam, bu gökyüzünün altında nasıl da yakınız birbirimize.

Orada, bizim, adını Türk kahvesi diye koyup, dünyanın en şiirsel işlerinden biri olarak içiminden kalan izlerine bakarak hayatı, kaderi yorumladığımız Türk kahvesi; burada, az ötede Bosna’mda, Osmanlı usulü közde, mangalda pişen, kulpsuz ince bir fincanda, lokumla sunulan Boşnak kahvesi. Çok şiirsel geliyor bana bu karşılaşma sevgili dostlar. Her şeyi söylemek mümkün, zaten şiir de bir karşılaşmadan başka nedir ki…

Yunanistan sınırına bakan, Edirne diye bir şehrimiz var Türkiye’de. Bir kapısı Yunanistan’a bakar. Benim çok sevdiğim Haris Alexiou’nun sesine benzeyen Meriç nehri birleştirir iki ülkeyi. Aramızda bir nehir, deniz, evlerin çatıları da olsa yok ki birbirimizden farkımız.
Küçük bir şehirdir Edirne. Geceleri tek başıma Saraçlar Caddesi’ne çıkardım orada yaşarken. Bir iki pastane, ışıkları yağmura vuran bir iki kapalı mağaza, boş sokaklar… Geceleri adı Balkan Lokantası olan bir dükkâna girer, çorba içerdim. Sadece çorbaya yeterdi param. Balkan Lokantası. Bal’ı ve kan’ı ilk o zaman düşünmüştüm. Balkan bu iki karşıt anlamlı kelimeden oluşuyordu işte. Türkçe, bir oyun oynuyordu. Yeryüzü uygarlığının en yaşlı, “bal” kadar tatlı bölgelerinden biriydi Balkanlar, üstelik en çok “kan” dökülen yer de burasıydı. Kıta Avrupa’sında bu kadar kana doymuş toprak yoktu belki de?

Kelimelerden gidiyoruz, ben inanıyorum kelimelerin büyüsüne. Misal, şu güneydoğu kelimesi. Balkanlar güneydoğusu Avrupa’nın. Nasıl ki Türkiye’nin güneydoğusu Ortadoğu, asırlardır kadim kültürlerin beşiğidir ve kaynar kazan gibi kaynamaktadır, Balkanlar da genç ömrünü böyle yaşadı kanımca. Avrupa’nın güneydoğusu. Aynı bizim Ortadoğu gibi yıllarca, sanki bir yalan değilmişçesine, bin türlü milliyetçiliğin, savaşın, kışkırtmanın pençesinden kurtulmadı. Burada da orada da oynanan oyun hep aynıydı oysa. Vurup durmuş, ezip geçmişti insan kardeşler birbirini. Sanki toprak, sanki ırk, bir yalan değilmiş gibi.

Avrupa ise az ötemizdeki yaşlı bir bilge. Mozart’ını büyütmüş yetiştirmiş, aydınlanmasını tamamlamış, yüzlerce devrimin, savaşın içinden çıkmış, bir kültür, bir değer birikimi oluşturmuş artık; Marx’ın sakallarından Nietzsche’nin migrenine upuzun bir yol yürümüş, değiştireceği bir şey kalmamış, yorgun, rahat, sıkıntısız. Biz genç çocuklarsa şimdi büyüyor, özgürlükle tanışıyor, yavaş yavaş yürüyoruz bu dünyanın üzerine. Dedim ya, hepimiz biriz aslında. Aynı beşiğin çocuklarıyız, kız alıp kız vermiş, dinlerimizi dillerimizi karıştırmışız birbirimize, hemşerim Homeros’tan, arkadaşım Vergilius’tan bir ses, bir nefes taşımız hayata…

Bugün burada Avrupalı dostlarımız yanında pek çok Balkan yazar bir aradayız. Kıyısında Avrupa’nın, biz, tarihin yeni çocukları, bir gün sınırsız olacağını hayal ettiğimiz dünyanın şairleri, yazarları. Ben isterdim ki aramızda daha örgütlü bir bağ kurulsun, dünyaya, hayata karşı söyleyecek ortak sözler bulalım birlikte. Bütün sözler yazıldı belki, yazmak çok eski bir iş ama hepsi henüz, herkes tarafından yazılmadı, diyor Karl Valentin. Neden olmasın, ortak bir kültürün çocuklarıyız, başımızdan geçen savaşlar, kıyımlar, yazdıklarımızdan, söylediklerimizden daha değerli olabilir mi?

Bakın, generaller hiç hatırlanmaz ama şiirler, türküler, hikâyelerimiz yıllara asırlara kalır. Onların yıldızları omuzlarındadır, bizimkiler gökyüzünde… Ortak bir Yazarlar Birliği kurabilmiş olsaydık keşke hep birlikte. Balkan Yazarlar Birliği. Bunun bu topraklarda kültürün işlevselliğini artıracağına oldukça inanıyorum. Güzel ülkelerde yaşıyoruz; yazar evleri kurabilseydik. Ülkeler, toprak parçalarından başka şeyler değildir, politik anlaşmalardan daha değerlidir birbirimize anlatacak hikâyelerimiz. Güzel yerlerimiz var, denizi, havası, toprağı bereketli, altın gibi. Buralarda birliğimizin kurabileceği yazar evlerimiz olsa, ortaklaşa etkinlikler düzenleyip, yazı yazmak istediğimizde birbirlerimizin evlerine, ülkelerine konuk gidebilsek. Birliğimizin çıkardığı bir dergiyle sesimizi duyurabilsek, o yaşlı, bilgeye Avrupa’ya hatta başka ve uzak ülkelere.

Bir hayal mi bilmiyorum sevgili dostlar. Ama yerelin tanınıp bilinmesinde evrensele giden yolun, biraz da bu tür etkinliklerin büyüyerek çoğalması ve yukarda söylediğim şekilde ilerlemesiyle kat edileceğini düşünüyor, hepinizi dostlukla selamlıyorum. Yeniden merhaba!